Hayvanlar 2022’de; yıllardır yaşadıkları sokaklardan toplatıldı, istismara uğradılar, işkenceyle öldürüldüler; fakat hayvanlara eziyet edenler ve yaşam haklarını ellerinden alanlar da hak savunucuları sayesinde yargılandı ve yargılanmaya devam ediyorlar.
“Hatırlayabildiğim kadarıyla muktedirlere karşı isyanımın kaynağı hayvanlara yapılan işkenceler karşısında duyduğum dehşetti. Hayvanların intikam almasını, köpeğin onu acımasızca döven insanı ısırabilmesini, kamçı altında kan döken atın ona zulmeden adamı üzerinden atabilmesini dilerdim.”
Paris Komünü’nün simgelerinden anarşist Louise Michel.*
Hayvanlar değişmez bir genetik programlamaya göre hareket ediyor olsaydı, bir türün tüm örneklerinin aynı durumlarda aynı tepkileri vermesi gerekirdi; belirli bir miktar hormon salgılanır, sonra da bunlara tekabül eden içgüdüsel davranışlar tetiklenirdi. Ama evcilleştirilen hayvanlarda durum böyle değil.
Cesur ya da korkak köpekler, “saldırgan” ya da çok uysal kediler, ürkek veya vurdumduymaz kargalar var.
Peter Wohlleben’in de “Hayvanların Gizli Yaşamı“nda ısrarla vurguladığı gibi her hayvanın karakterinin nasıl geliştiği, genetik mirası kadar içinde bulunduğu çevrenin etkisine, esasen deneyimlerine doğrudan bağlı. Yani hiçbir hayvan doğuştan “saldırgan” ya da “tehlikeli” değil.
Bu bilgileri burada sabitleyerek Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddet vakalarını ve bir yılda hayvan hakları aktivistleri sayesinde elde edilen kazanımlara gelin birlikte mercek tutalım.
Ocak: Toplatılan hayvanlar
Sokakta yaşayan hayvanlar, 2022 yılının hemen başında, ocak ayında belediyeler aracılığıyla şiddet ve işkenceyle bakımevlerine götürülmek üzere alıkonuldu.
“Sokak hayvanlarının yeri barınaklardır” çıkışıyla hayvanların sokakta işkencelerle toplanmasına ve ölüme terk edilmesine neden olan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın genelgesiyle tescillendikten sonra hayvanlar, özellikle de köpekler sokaklardan toplanmaya başladı.
“Amerikan Pitbull Terrier, Dogo Argentino, Fila Brasilerio, Japanese Tosa, American Staffordshire Terrier ve American Bully cinsi köpeklerle ilgili olarak, 7/24 denetim. Bu cins hayvanlardan sahipsiz olanlara ilgili birimler ve kolluk kuvvetleriyle iş birliği içinde el konulup belediyeler tarafından “hayvan bakım evine götürülerek rehabilite edilecek ve bakım evlerinde tutulacak”.
Sokakta yaşayan hayvanların bakım emeğinden en çok sorumlu olan belediyeler, bu süreçte hiçbir yaptırımla karşılaşmadı. Hayvanların akıbeti başlangıçta belirsizdi; fakat sonrasında birer birer bakımevlerindeki hayvanların ölüm haberleri gelmeye başladı. Köpeklerden bazıları, toplama esnasında kalp krizi geçirdi.
Hayvan hakları savunucuları, hayvanların sorgusuz sualsiz sokaklardan toplatılmalarına karşı Türkiye’nin çeşitli kentlerinde sokağa çıktı.
Hayvanları Koruma Kanunu’nun, hayvan deneyleri ile ilgili maddesi hayvan hakları savunucuları cephesinde büyük bir hayal kırıklığı yaşanmasına neden oldu.
Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik taslağında da sokaktaki ve bakımevlerindeki hayvanların denek olarak laboratuvarlara gönderilmesinin yasaklanmadığı belirtildi. Yani yeni taslakla sokakta yaşayan hayvanların denek olarak laboratuvarda kullanılmasının önü açıldı.
2022’nin son aylarında (16 Kasım’da) bir köpeğin işkenceyle öldürülmesiyle gündeme gelen Konya barınağında da denek olarak kullanılan pek çok köpeğe denk gelindi.
Tarım ve Orman Bakanlığı, bu yönetmelik ile Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kuruluna da (HADMEK) müdahale etti ve 21 kişiden oluşan kurul üyelerinin sayısını 15’e düşürdü. Çıkarılan üyeler arasında Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) de vardı.
13 Şubat’ta ise İsviçre’deki iki genel referandumdan birinde hayvanlı deneylerin yasaklanması reddedildi. Basel kantonunda ise primatlara yaşam, bedensel ve zihinsel bütünlük hakkı tanınması reddedildi.
Mart: Savaş mağduru hayvanlar
Rusya’nın 24 Şubat’ta Ukrayna’yı işgali ile başlayan savaş nedeniyle yaralanan ya da yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan Ukraynalılar’ın bazıları, birlikte yaşadıkları hayvanları da geride bırakmak zorunda kaldı.
Savaşın yıkımını hissedenler sadece evcilleştirilen hayvanlar olmadı. Ukrayna’daki “hayvanat bahçeleri” ve terk edilen evler, akıbeti bilinmeyen hayvanlarla dolup taştı.
Hayvanlar bombardıman nedeniyle korku, açlık ve soğukla mücadele etmek zorunda kaldı.
Aslan Rura, Ukrayna’da geride kalan hayvanlardan biri.
Türkiye’de ise mart ayında Batı Karadeniz kıyılarında tırtak türü (delphinus delphis) yunusların ölümlerinde olağan dışı bir artış gözlemlendi. Yunuslar, balıkçı ağlarına takılarak boğularak hayatlarını kaybetti.
Şubat ayının son haftası başlayan süreç, Karaya Vuran Deniz Memelileri İletişim Ağı’na gelen ihbarlar ve medyaya yansıyan kayıtlar ile 80 yunusu aştı.
Nisan: Satılan hayvanlar
7 Nisan’da Resmî Gazete’de “Ev ve Süs Hayvanlarının Üretim, Satış, Barınma ve Eğitim Yerleri Hakkında Yönetmelik”le birlikte hayvanların satışlarına katalogdan devam edilmesine yönelik karar yayımlandı.
Karara göre hayvanların petshop‘larda sergilenmesi yasaklandı; ancak satışlarının sürdürülmesinde bir beis görülmedi.
Nisan ayında yaşanan bir diğer önemli gelişme ise sokakta yaşayan hayvanları öldürme çağrısı yapanlarla ilgiliydi. Bu isimlerden biri şarkıcı Yıldız Tilbe’ydi. Tilbe, 12 Mart’ta sosyal medya hesabından “Saldıran köpek gruplarına bulundukları bölgenin halkı zehirli et versin,” dedi.
Aralarında sanatçıların da bulunduğu 26 kişi ve 11 kurum, sokakta yaşayan hayvanları öldürme çağrısından sonra şarkıcı Yıldız Tilbe’den şikâyetçi oldu. Tilbe, ifade vermek üzere 18 Nisan’da Çağlayan Adliyesi’ne gitti ve sadece insanlara zarar veren köpeklerin ortadan kaldırılmasını söylediğini iddia etti.
Mayıs: Özgürce havlayanlar
“Köpek havlaması” şikâyetiyle açılan davada 16 Mayıs’ta emsal karar çıktı.
Köpek havlaması şikâyetiyle 10 yıl önce açılan ve köpeğin tahliyesinin istendiği dava İstanbul Anadolu 12’nci Sulh Hukuk Mahkemesi’nce 2014’te reddedildi.
Yargıtay 18’inci Hukuk Dairesi üzerinden kararı temyiz eden komşunun talebi üzerine bir üst mahkeme kararı bozdu.
İstanbul Silivri’de köpeğe şiddet uygulayan bir kişiyi uyardığı için silahla ağır bir şekilde yaralanan Görkem Bilal’in firari şüphelisi hakkında hayvan hakları savunucusu 18 dernek, 18 Mayıs’ta Silivri Adliyesi’ne gelerek suç duyurusu yaptı:
“Toplumda bu ve benzeri eylemlerin cesaretlendirilmesi korkunç sonuçlar doğuruyor. Bizler, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi olarak Görkem’in adalet arayışında yanında olmak üzere tüm adli süreç boyunca bu davada Görkem’in avukatları olarak onu temsil edeceğiz.”
Haziran: Depresyona giren hayvanlar
22 Haziran’da hayvan hakları alanında çalışan 44 örgüt, hem kendilerinin hem de sokakta yaşayan köpeklerin hedef gösterilmesine ve hızla yayılan şiddet dalgasına dair bir açıklama yaptı:
“Sadece köpeklere yiyecek verdiği için saldırıya uğrayan ve öldürülen insanlar ve vahşice katledilen masum köpeklerin sesi olun. Bu nefretin durdurulması için lütfen bize yardımcı olun.”
Hayvan hakları aktivistlerinin bu çağrısı, 10 Haziran’da İzmir, Bayraklı’da hayvanları besledikleri için üç kişinin öldürülmesi (Yahya Köşek, Meryem Köşek ve Funda Güçlü) ve sokakta yaşayan hayvanları hedef gösteren Havrita uygulamasının yaygınlaşmasını da kapsadı.
24 Haziran’da bianet’e konuşan İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Gülsaniye Ekmekçi, sene başında toplatılan ve bakımevlerine “yasaklı ırk” oldukları gerekçesiyle yerleştirilen köpekler arasında intihar edenler olduğunu söyledi.
Temmuz ayında öne çıkan en önemli gelişme, hayvan hakları savunucularının hayvanlarla ilgili şiddet vakalarında hukuki süreci işlettiği ve bu alanda elde ettikleri kazanımlar oldu.
Temmuz ayında hayvanlar için koruma talep edildi, hayvanları koruyan yasalar yine ve yeniden hatırlatıldı.
Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde sokakta yaşayan hayvanların beslenmesinin İlçe Hıfzıssıhha Kurul Kararı ile 2 Nisan 2021’de yasaklanmasının sonuçları, açlıktan kemikleri görünen köpeklerin fotoğraflarıyla birlikte Türkiye Hayvanları Koruma Vakfı (HAYKURDER) Başkanı Erman Paçalı tarafından 25 Temmuz’da duyuruldu.
bianet’e konuşan İnebolu Belediyesi çağrı merkezinden bir yetkili haberin “asparagas” olduğunu söyleyerek, sokaktaki hayvanları düzenli olarak beslediklerini iddia etti.
Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci, 2022’de çıkan 2 bin 43 yangında, 12 bin 384 hektar büyüklüğünde ormanlık alanın kaybedildiğini söyledi. Yaşam alanları ormanlar olan; ancak orman yangınlarında hayatını kaybeden hayvanlara dair ise resmî bir açıklama yayımlandı.
Hayvan hakları savunucuları ise change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatarak “Yangınlar sırasında yaban hayvanlarının güvenli alanlara ulaştırılması ve yangından etkilenen hayvanlar için arama kurtarma ve ilk müdahale merkezlerinin kurulması yüzlerce yaban hayvanının hayatını kurtarabilir,” dedi.
17 Ağustos’ta Sivas’ın Gemerek ilçesinde yaşayan Aydın Koçyiğit, buzağısını arabasının arkasına alarak yaptığı araba turuyla sosyal medyada viral oldu.
Koçyiğit, buzağı ile yaptığı geziyi şöyle anlattı:
“Hayvanlarımız strese, bunalıma girdi. Onları da gezdirmek zorunda kalıyoruz. Sızır Şelalesi’ne götürdüm, Çat Yaylası’na götürdüm. Gezdirdim. Şimdi stres attı biraz. Morali gene de bozuk da, idare edecek yavrum. Benim canım bu, canım. Hayvan sevgisi böyle bir şey işte.”
22 Ağustos’a gelindiğinde ise hayvan hakları savunucularının en önemli mücadelelerinden biri sonuç verdi ve sokakta yaşayan köpeklerin yer bilgilerinin girilmesi ve paylaşılması için kurulan ve hayvanların yaşam haklarını tehdit eden “Havrita” uygulamasına, Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından erişim engeli getirildi.
13 Eylül’de Bursa Barosu Hayvan Hakları Komisyonu’nun, İnegöl ve Bilecik’te iki kızıl geyiğin 14 biner TL karşılığında avlanmasına izin veren ihalenin iptali için Bursa Bölge İdare Mahkemesinde açtığı dava kabul edildi.
Nesilleri tehlike altında olduğu için 1937’den bu yana Türkiye’de kızıl geyiklerin yıl boyunca avlanması yasak.
Pakistan’da haziran ayından itibaren etkili olan muson yağmurlarının bilançosu 14 Eylül’de açıklandı. Pakistan Ulusal Afet Yönetim Ajansı (NDMA) verilerine göre 750 bin 223 çiftlik hayvanı sel nedeniyle hayatını kaybetti.
Ekim: Toplu taşımada hayvanlar
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) 4 Ekim Dünya Hayvanlar Günü’ne denk gelen yeni bir uygulamayı hayata geçirdi. Yeni uygulamaya göre toplu taşıma araçlarında evcil hayvanlarla seyahat edebilmek artık serbest.
İBB’ye bağlı metro, otobüs ve vapurlarda; rehber ve 5 kilodan hafif köpekler ile kediler gün boyu seyahat edebilecek.
5 kilodan ağır köpekler ise 07.00-10.00 ve 16.00-20.00 saatleri dışında kafessiz olarak yolculuk yapılabilecek. Köpeklere ağızlık ve tasma takılması, kedilerin ise özel çantalarda taşınması yeterli. Evcil kuş türleri ise kafeslerinde taşınmak şartıyla günün her saatinde seyahat edebilecek.
Nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan Anadolu leoparı, 10 Ekim’de Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yerleştirilen fotokapan aracılığıyla görüntülendi.
1974’te Ankara’nın Beypazarı ilçesinde öldürülen Anadolu leoparının bu türe ait son üye olduğu ve neslinin tükendiği düşünülüyordu.
Anadolu leoparı Türkiye’de ilk defa 25 Ağustos 2019’da yine fotokapana yansıyan görüntülerle fark edilmişti.
Kasım: Öldürülen hayvanlar
7 Kasım’da aralarında vakıf, dernek, platform, siyasi parti ve çalışma grupları da olan 51 örgüt, sosyal medyada hedef gösterilen sokakta yaşayan hayvanların yanında olduklarını belirten ve hayvanların düşmanlaştırılmasına neden olan “başıboş hayvan” tartışmalarına dair ortak bir deklarasyon metni yayımladı:
“Sokakta serbestçe yaşayan hayvanları temerküz kampı niteliğindeki yerlere hapsetmeyi amaçlayan gizli ya da açık girişimleri şimdiden ve tümden reddettiğimizi, ilkesel olarak bu ve benzeri her türlü hak ihlalinin karşısında konumlanarak mücadele edeceğimizi ayrıca belirtmek isteriz.”
16 Kasım’da Konya Büyükşehir Belediyesi bünyesinde faaliyet gösteren Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’nde gerçekleştiği öğrenilen ve görevlinin kürekle vurarak bir köpeği öldürdüğü görüntüler, 24 Kasım’da sosyal medya üzerinden yayıldı.
Hayvan hakları savunucularının ve baroların hayvan hakları merkezlerinin harekete geçtiği olaydan sonra tesis müdürü açığa alındı ve köpeğe eziyet ederek öldüren iki kişi tutuklandı.
12 Aralık’ta resmî olmayan sonuçları açıklanan bir çalışma Türkiye’de sadece güneybatı Anadolu’da sıkışmış ve yaklaşık 3 bin bireylik popülasyona sahip önemli bir yabani kedi türü olan karakulak popülasyonunun, orman yangınları nedeniyle tehlike altında olduğunu ortaya koydu.
Yaklaşık 15 kilogram ağırlığında olan, genellikle keklik ve tavşan gibi türlerle beslenen karakulaklar Türkiye’de özellikle Aydın, Denizli, Muğla, Antalya ve Burdur’da yayılış gösteriyor.
Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’nde, bir köpeğin öldürüldüğüne ilişkin görüntülerin 24 Kasım’da sosyal medyaya yanması üzerine başlatılan soruşturma kapsamında hazırlanan iddianame, 21 Aralık’ta 14’üncü Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında tutuklanan Murat Bacak ve Sefa Çakmak’ın “bir ev hayvanı veya evcil hayvanı kasten öldürme” suçundan 6 yıla kadar hapsi istendi.
25 Aralık’ta İstanbul Yenikapı’da bir araya gelen hayvan hakları savunucuları, barınaklardaki şartların iyileştirilmesi ve hayvan haklarına dikkat çekmek amacıyla “Büyük Hayvan Hakları Mitingi” düzenledi:
Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı şekilde var olma hakkına sahiptirler.
Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, öbür hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakkı vardır.
Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylemde bulunulamaz.
Mücadele
Hayvan hakları savunucuları kimi çevreler tarafından “solun yetimleri” olarak nitelendirilse de hayvanların hakları için mücadele eden pek çok sol hareket ve kurum/örgüt var.
Animal Liberation Front (Hayvan Kurtuluş Cephesi) bunlardan biri.1976’da radikal hayvan hakları eylemcisi Ronnie Lee’nin kurduğu aktivist grubun hedef ve ilkeleri şöyle:Hayvanları, deney laboratuvarları, sınai çiftlikler, kürk çiftlikleri gibi kötü muameleye maruz kaldıkları yerlerden kaçırıp acı çekmeden, doğal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yerlere yerleştirmek.Hayvanları sömürerek ve onlara kötü muamele ederek kâr elde eden kurumlara yönelik ekonomik sabotaj eylemleri gerçekleştirmek.Şiddet içermeyen eylemlerle ve özgürleştirme faaliyetleriyle, kapalı kapılar ardında hayvanlara yapılan işkenceleri ifşa etmek.İnsan ya da insan dışı, hiçbir hayvana zarar gelmemesi için gereken bütün önlemleri almak.
Türkiye’de Siyasi iktidar girdiği siyasi krizle ve Kapitalist sistem kendi tarihsel krizlerinde sürekli yarattığı ekolojik krizler sarmalı ile; giderek şiddetlendirdikleri müdahaleler, tarım alanlarını, yaşam alanlarını şirketlerin kullanımına sokarak, işçi sınıfının iş cinayetlerine mahkum edilmesi ile, emeğin sömürülmesi, geçimlik yaşamın yok edilişi, halkların yerlerinden zorla edilmesi, ekolojik geri dönüşümsüz, yıkımlarla bizlere, bu coğrafyada yaşayan halklara ve tüm canlılara dayatılıyor.
Neden Akkuyu’dayız:
1946dan bu yana Mersin’de, Akkuyu’da ve Sinop’ta halklar, Nükleer karşıtı platformlar, ekoloji örgütleri, meslek ve emek örgütleri ile birlikte siyasi iktidarı uyardı. Mersin Tabib Odası ve TTB Merkez Konseyi defalarca yaptığı açıklamalarında; nükleer santrallerin var olan zararlarının yanı sıra yangınlardan etkilenmesinin ne büyük tehlikeler doğurabileceğine işaret ettiler. Nükleer enerji üretimlerinin yüksek sera etkisi yaratan emisyon salınımı yaratan üretimler olduğuna işaret edildi. Nükleerin iklim krizine karşı çözüm değil, aksine tehdit olduğu vurgulandı. Yaşam nesiller boyu yok edilecek diye uyarıldı. Hiroşima’nın, Çernobil’in Fukişima’nın yaşanmışlıkları, hala yaşanmakta olan sonuçları hatırlatıldı.
Dinlemediler.
Nükleer Ölümdür ! dedik. Dünyanın her yerinde Nükleere dayalı etkilerin sonucunda halklar bu gerçeği yıllardır yaşamakta. Hiroşima’nın, Çernobil’in, Fukişima’nın sonuçlarına tanıklık ederek nükleerin ölümcül riski ile uyarılarımızı yaptık. Çernobil’de reaktör faciasının ardından etkisi yıllarca, binlerce km uzaklarda ülkemizde de, cevre ülkelerde de sürdü, faciadan sonra üç nesilde genetik bozunumlar, ölümler, sakat doğumlar yaşandı yaşanmaya devam ediyor dedik! dikkate almadılar, yaşamı, tüm canlıların sermayeye mahkum edilmesini, yok oluşlarını önemsemediler.
Hızla bu katliam stratejisini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Hızla ve zorbalıkla, esir kamplarında çalıştırı gibi işçileri ölüme sürükleyerek, yaşamı, geçimlik emeği yok ederek Akkuyu’da Nükleer endüstri üzerinden siyaset yapıyorlar. Bizler siyasi iktidarlar varlığını sürdürsün, şirketler sermayelerine, sermaye katsın, Rusya Avrupa Birliği, ABD Kapitalist ülkeler güçlerini büyütsün diye göz yummayacağız. Sistemin ortak saldırganlarına, onların yaşam suçlularına ortak olmayacağız, buna razı olmayacağız.
Tüm Dünya Halkları, yaşamın hukukunu kendisine rehber kılıp özgürlüğü hedefliyor. Kararlılıkla siyaseti dönüştürüyor. Bolivya’da, Şili’de ekoloji mücadelesi, halk dayanışması, kadınlar; Rojova’da İran’da sistemi dönüştürücü etkileri ile özgürlüğe yol alıyor.
Bizler Emek ve Meslek örgütleri, Sağlık örgütleri, sendikalar, ekoloji örgütleri olarak siyasi iktidarı, aynı egemen sistemi sürdüreceğini belirten siyasetçileri artık uyarmıyoruz.
Biliyoruz ki sermayeye dayalı üretimleri desteklemeye varlıklarını kapitalistleri destekleyerek sürdürmeye kararlılar. Biliyoruz ki Nükleer e dayalı sanayiyi güçlendirerek siyaset alanında başaramadıklarını halkları savaşlarla, nükleer tehditle baskı altında tutmaya güçlerine güç katmaya kararlılar.
Siyasi İktidar bir yandan yeşil ekonomiye yüzünü dönüp yeşil fonlardan yararlanarak, diğer yandan Nükleer üretimleri sürdürülebilir ilan eden Avrupa Birliği ile ortaklaşa Çernobil’de yaşanan suçu yeni üretimlere destek vererek (hipersonik füzeleri yerleştirerek, nükleer füzeleri depolayarak, radyoaktif atıkların ticaretini depolanmasını sürdürerek) Türkiye’ye yaşatmaya devam ediyorlar!
Türkiye topraklarında tarım alanları maden, enerji, inşaat şirketlerine sunularak yok edildiği, Polatlı da mera alanı vasıf değişikliği ile nükleer atık sahası olarak tahsis edildiği süreçte siyasi iktidarın temsilcileri Türkiyede sermaye birikimine sokacak daha çok alanlar, destekleyecekleri daha çok proje hazırlıkları olduğu paylaşımlarını kapitalist sistemlere yapmaya devam ediyor. Erdoğan Rusya devlet Başkanı Putin le yaptığı görüşmelerde Akkuyu Nükleer Santralını Türk Akımı Boru hattını ve Rusya’dan Buğday alımını Rusya’ya taviz olarak sunuyor. Enerji bakanlığı temsilcisi Sochi de yapılan 12. Nükleer zirvesinde Türkiyede 4-6 reaktör yetmez sayıyı 16-20’ye arttıracağının vaatlerini veriyor.
Sinop ta Nükleer santral yapmak için kararlar cıkarıyor, “olur” verip uluslararası görüşmelerde Rusya’da, Çin’de ve Kore’de planladıkları santralların pazarlığı yapılıyor. ABD Nükleer enerji danışmanı nükleer reaktör için Türkiye’de uygun alan olduğunu ve Türkiye’nin kendilerinden talebi doğrultusunda 35 adet modüler nükleer santralı (MNS) yollayabileceklerini duyurdu. Daha fazla Nükleer atık üretimi tacareti anlamına gelen MNS ile yapılmaya çalışılan diplomasi, meraların, doğal alanların nükleer atık depolama sahasına dönüşümü, nükleer atık üzerinden plütonyum elde etme süreçlerinin desteklemesi, uygulamaya sokulması, uluslararası Nükleer silahsızlanma anlaşmalarının hükümsüz kılınması anlamını taşıyor. Siyasi iktidar tarafından, tüm canlı sistemin yok oluşu pahasına Türkiye Halkları adına uluslararası tavizler veriliyor.
14 Eylül 2022 de Mersin Tabib Odası; Akkuyu Nükleer Santrali’ne 2,5-3 km. yakınına kadar ulaşan orman yangını sırasında yaptığı basın açıklamasında Nükleer santrallerin çözümlenememiş atık sorununa da değinerek, aşırı maliyetli işletme süreçlerinin yanı sıra tüm yakıt çevrimi bütününde değerlendirildiğinde (uranyum madenciliği-yakıt üretimi-yakıt sevkiyatı-tesis inşaatı-atık süreci), “Akkuyu Nükleer Santrali kapatılmalı ve nükleer santrallerden acilen vazgeçilmelidir.” uyarısını bir kez daha yaptı.
Bu bölgede Dünya halklarından binlerce kişi zincir oluşturarak iradesini ve kararını tüm Dünya siyasetçilerine ve egemenlere duyurdu.
NKP, bileşeni olan emek ve meslek örgütleri ve ekoloji bileşenleri ile birlikte nükleerin hiç bir üretimini ne Akkuyu’da ne Sinop’ta ne de başka alanlarda nükleere dayalı hiç bir uygulamayı kabul etmeyeceklerini açıkça belirtmekte, Nükleer yatırımlarına karşı hukuk mücadelesini, alanlarda direnişi yılmadan sürdürmekte!
Bizler Siyasi iktidarın çıkarttıkları yasalarla kapitalizmin uluslararası organizatörlerine (Birleşmiş Milletler’e, Avrupa Birliği’ne, Şirketlere, kapitalist ülkelere vb) verdikleri tavizleri açıkça görüyoruz. Bizler egemen siyasetin savunucularının açıkladığı enerji tutum belgesinde açıkça yazan gelecek dönemin siyasi stratejilerinin, kapitalist yeşil ekonominin devamlılığı olacağını biliyoruz! Nükleer sanayi sektörü sürecek, yenilenebilir üretimler çerçevesinde şirketler RES ler, NES ler, HES ler, JES ler, madenler, otoyollar, otobanlar, mega kentler, termik santrallar, doğal ortamların, tarım alanlarının, ormanların, su havzalarının, denizlerin, meraların üzerinde yayıla yayıla var olamaya devam edecek!
Yasa çıkararak kendilerini meşrulaştırmaları uluslararası alanlardan koparttıkları tavizlerle iktidarlarını sürdürme, çabaları ne siyasi iktidara ne de aynı yoldan yürüyen yürüyeceğini ilan eden muhalefetlerin iktidar olma çabalarına fayda etmeyecek!
Bugüne kadar alıştıkları siyaseti sürdürebileceklerine inananlar bilmeli;
Bizler emek ve meslek örgütleri, ekoloji örgütleri, kadınlar, işçiler, halklar olarak yaşamın özgürlüğünü sadece alanlarda korumakla kalmayacağız, saldırı altında olan her alanda direnmeye, yaşamı korumaya devam ederken özgürlüğü, eşitliği, barışı daha yalın ifade ile bugün yaşamımızı her alanda kıskaca alan egemen siyaseti tersine çevirecek yeni siyaseti öreceğiz. Özü ile söylemek gerekirse erkek egemen tekçi rejimin saldırılarına izin vermeyeceğiz, değiştireceğiz. Özgürleşeceğiz, yaşamı da özgürleştireceğiz.
Nükleer olmayacak, kirli pazarlıklarına, nükleer endüstriye eklemlenme çabalarına, Nükleer güç santralları yapmalarına izin vermeyeceğiz. Yaşam alanları sermayenin talanında paylaşımında olmayacak, halklar geçimlik yaşamlarından ve yerlerinden zorla edilemeyecek. Yoksullaşmayacağız. Doğal alanlar, doğal ve kültürel varlıklar yok edilemeyecek, işçiler güvencesiz çalışma koşullarına mahkum olmayacak.
Sözümüz olsun ne Akkuyu’da ne Sinop’ta ne herhangi bir şantiyelerde yaşam ölüme, işçiler güvencesizliğe, mahkum edilemeyecek. Tarlada, atölyede geçimlik yaşam gasp edilemeyecek. Halklar zorla yerinden edilemeyecek!
Bunlar bizlerin ortak sözü ve kararıdır.
Yaşamı özgürleştirmek isteyen, yarını umut eden tüm politik ekoloji, kent, meslek ve emek örgütlerine, halklara, işçilere, çiftçilere, zanaatçılara, gençlere, kadınlara, LGBTI+, insan hakları örgütlerine, hayvan hakları savunucularına, adalet arayanlara çağrımızdır; umudu büyütmeye, dayanışmaya, birlikte politik tutum almaya davet ediyoruz.
Artık söz de karar da bizim! Yeşile boyadıkları yalanları, bu yalanlarını meşrulaştırmaya çalıştıkları yasaları, ulusal ve uluslararası kararları umurumuzda değil! Yarını bugünden başlayarak özgürleştirme kararımız kesindir.
KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ!
Bizler, yaşamakta olduğumuz ekolojik (su, enerji, iklim değişikliği, gıda vb) krizler sarmalında, krizleri derinleştiren ve sürekli yeni sermaye stratejilerini yaşama, halklara dayatan sisteme karşı yaşamı korumaya, özgürleştirmeye kararlıyız.
Yaşamın üzerindeki kapitalizim stratejileri ile yürütülen yıkıcı sürece karşı birlikte sürdürdüğümüz ekoloji mücadelelerin, politik özne olma yolunda yürüyüşleri yaşama geçmekte. Dünya’nın pekçok yerinde olduğu gibi yaşadığımız topraklarda da ekoloji hareketleri siyaseti dönüştürecek ve ekolojik yaşamı örecek filizler vermekte. Yaşamın özgürleşmesine ilişkin umudun yükseldiği bu süreçte, Ekoloji hareketinin kolektif hafızasında biriktirdiği ilkeler, talepler ve mücadelenin politik iradesi ile; yaşamı yok eden, yeni liberal stratejilerle kendini sürdürmeye çalışan siyasi sistemi dönüştüreceğimize güveniyoruz. Bu amaçla, siyaseti dönüştürücek stratejileri tartışacağımız konferansta (21-22 Ocak 2022 tarihi), konferans öncesinde ve sonrasında, patriyarkal Kapitalist sistemin kendini yeniden ürettiği her alanda sözümüzü duyurmaya, politik tutum almaya, yaşamı yeniden ve birlikte örmeye devam edeceğiz.
Bu alanlardan birinde; 24- 25 Aralık 2022 tarihinde, Neden nükleer Santral yapılmamalı iradesi ile Basın Açıklaması ve Çalıştay yapmak için Mersin’de buluşuyoruz. Bu buluşmada Patriyarkal Kapitalist sistemin saldırı alanlarından sadece birisini, sistemin Nükleer enerji stratejilerini, Türkiye’de siyasi iktidarın nükleer üzerinden yürüttüğü politikaları, bu siyasi müdahalelerin sonuçlarını Akkuyu gerçekliğinde tartışacağız
Bu buluşma ekoloji hareketleri ile 3. Havalimanından Akkuyu sömürüsüne karşı işçilerin her şantiyede verdiği emek mücadelesinin ekoloji örgütlerinin, nükleer karşıtlarının, çiftçilerin, mevsimlik işçilerle, kadınların ekoloji örgütleri ile buluşması.
Mersin’de Akkuyu Nükleer Santral yapımı ile yıllardır yürütülen politik müdahalenin, planlanan, yaşama geçirilmeye çelışılan saldırının yarattığı etkileri ve bu saldırıya karşı ekoloji örgütleri, emek örgütleri, meslek örgütleri, nükleer karşıtları olarak sözümüzü, siyaseti dönüştürücü gücümüze, yaşamın yeniden örülmesi sürecine eklemleyeceğiz.
Siyasi iktidar bir yandan tarım vasfı değişikliği ile tarım alanları (Polatlı da mera alanı) nükleer atık sahası olarak tahsis edilirken, Erdoğan Rusya devlet Başkanı Putin le yaptığı görüşmelerde Akkuyu Nükleer Santralını Türk Akımı Boru hattını ve Rusya’dan Buğday alımını Rusya’ya taviz olarak sunarken, Enerji bakanlığı temsilcisi Rusya’da Sochi’de 12. Nükleer zirvesinde Türkiyede 4-6 reaktör yetmez sayıyı 16-20’ye arttıracağının vaatlerini verirken, diğer yandan Sinop ta Nükleer santral yapmak için kararlar ile çıkartıp, uluslararası görüşmelerde Rusya’yla, Çin’le, ABD ile, Kore’yle planladıkları santralların pazarlığı yapmakta. Bunlar sürerken ABD Nükleer enerji danışmanı nükleer reaktör için Türkiye de uygun alan olduğunu ve Türkiye’nin kendilerinden talebi doğrultusunda 35 adet moduler nükleer santralı (MNS) yollayabileceklerini duyurmakta. Daha fazla Nükleer atık üretimi tacareti anlamına gelen MNS’lar, meraların, doğal alanların nükleer atık depolama sahasına dönüşümü, nükleer atık üzerinden plütonyum elde etme süreçlerinin desteklemesi, uygulamaya sokulması, uluslararası Nükleer silahsızlanma anlaşmalarının hükümsüz kılınması anlamını taşıyor. Siyasi iktidar tarafından, tüm canlı sistemin yok oluşu pahasına Türkiye Halkları adına uluslararası tavizler verilmeye devam ediliyor.
Tarım alanlarının, doğal alanları (ormanlar, denizler, göller kıyılar, dağlar, ovalar) doğal ve kültürel varlıklar sermaye birikimine sokularak, maden, su, enerji, inşaat şirketlerinin kollektif kullanımı ile yaşamlar yok edilirken bu sürece; kapitalist sistemin, siyasi iktidar(lar)ın krizlerini yaşamın üzerinden çözümleme hamlelerine, stratejilerine, her krizde kendilerini yeniden üreterek var oluşlarına izin vermeyeceğiz.
Sistemin suçlarına ortak olmama, dayatılan siyaset alanı ve tarzını kabullenmeme kararlılığımızı Mersin’de bir kez daha duyuracağız. Yaşam alanlarından zorla edilmeye, yaşam alanlarının öznelliğinin, yaşamın geleneklerinin, birlikteliğin yıkılmasına, kırılmasına, kültürel ve inançsal değerlere saldırılara, türlerin yok oluşuna, bedel ödemeye razı olmayacağız, göz yummayacağız. Kapitalist sistemin saldırıları karşısında sadece savunan değil, ekolojik yaşamı bugünden yarına kurmanın akışında, politik söz ve karar kurma kararlılığımızı her çalışmamızda, Mersin’den sesimizi yükselterek yaptığımız gibi sürdüreceğiz.
Her alanda ve aşamada yanyana gelecek ekoloji hareketleri olarak sistemin saldırılarına karşı mücadeleyi yürüten Bizler yaşamı özgürleştirmek için özne olmanın sorumluluğunu üstleniyoruz.
Kadın özgürlüğünün, yaşamın özgürlüğünün, bütün tahakküm ilişkilerine karşı mücadelelerin ekoloji mücadelesiyle kesişimsel bağlarını kapitalist sistemin Nükleer müdahalesi özünde ekoloji hareketleri, bu hareketin içinden emek ve meslek örgütleri, nükleer karşıtları olarak birlikte tartışacağız.
Akkuyu Nükleer Gerçeği buluşmasında; Akkuyu’da neredeyse esir kamplarında gibi çalıştırılan işçilere, mevsimlik tarım işçilerine, her geçen gün geçimlik yaşamları ellerinden alınan çiftçilere, halklara sözümüzü, sesimizi iletebileceğimizden, sesimizin onların sesi ile güçleneceğinden eminiz.
Akkuyu Gerçeği: Neden Nükleer Santral Yapılmamalı?
AYVACIK İLÇESİ’NİN BÜYÜKHUSUN VE ÇEVRE KÖYLERİ HALKIN KATILIMI TOPLANTISINI YAPTIRMADI!
KÖYLÜLER, “HALKIN KATILIMI TOPLANTISI BİZİM İÇİN YOK HÜKMÜNDEDİR” DEDİ.
Çanakkale İli Ayvacık İlçesi Büyükhusun Köyü yakınlarında Bakrom A.Ş. tarafından Jeotermal Enerji amacıyla yapılmak istenen kaynak arama sondajı projesi için yeniden başlatılan ÇED süreci kapsamında 22 Aralık Perşembe günü, bugün Köy kahvehanesinde şirket tarafından “Halkın Katılımı Toplantısı” yapılmak istenildi.
Yöre halkı ve dernek üyelerimiz toplantı mekanı önünde toplandı ve ellerindeki dövizlerle projeye karşı olduklarını belirterek, “Daha önce “ÇED Gerekli Değildir” kararını açtığımız dava sonucu iptal ettirdiğimiz bu projenin yeniden karşımıza gelmesinden dolayı üzgün ve öfkeliyiz, yeni ÇED sürecini kabul etmiyoruz. Yapılmak istenen Halkın Katılımı Toplantısı bizim için yok hükmündedir. İçeri girmeyi reddediyoruz. Firmanın yalanlarını dinlemeyeceğiz.” dedi. Hiçbir vatandaş içeri girmedi. Vatandaşlar “Havama, Suyuma, Toprağıma Dokunma” diyerek slogan attı.
Şirket ve kamu görevlileri bir tutanak tutarak köyden ayrılmak zorunda kaldı. Tutanakta, “Vatandaşın bilgilenmek istememesi nedeniyle toplantı sonlandırılmıştır.” ifadesi yer aldı. Kahvehane önünde Büyükhusun Dayanışması Sözcüsü Cem Tüzün ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkan Yardımcısı Mehmet Akbulut tarafından açıklama yapıldı.
Sn. Tüzün yaptığı açıklamada “Biz burada tarım, hayvancılık ve turizm yapıyoruz. Biz şirketlerin para kazanmak amacıyla gelip havamızı, suyumuzu, topraklarımızı zehirlemesini istemiyoruz ve izin vermeyeceğiz. Bu sürecin hiçbir aşamasını onaylamıyoruz ve yer almayacağız. O nedenle de bizim için yok hükmünde olan bu toplantıya katılmadık. İki yıl önce köy halkı ile birlikte Aydın’a, Manisa’ya gittik, JES’lerin tarıma verdiği zararlarını gördük, havaya salınan hidrojen sülfürlere, metan gazlarına, kükürt oksitlere, toprağa ve sulara bırakılan zehirlere tanık olduk. Bölgemizin de aynı hale gelmesini istemiyoruz.” dedi. Sn. Akbulut, “Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği olarak Bölgemizin havasının, suyunun toprağının korunması için çalışıyoruz. Ayvacık Büyükhusun Köyü yakınlarında yapılmak istenen jeotermal kaynak arama projesi için iki yıl önce buradaydık, yine buradayız. Daha önce “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilen projeye karşı mücadele etmiş, 122 davacı ile birlikte açtığımız davayı da kazanmıştık. Ancak şirket, vazgeçmedi ve yeni ÇED süreci başlatarak yeniden karşımıza geldi. Bizler Ayvacık İlçesi Tuzla köyü yakınlarında halen çalışmakta olan dört adet Jeotermal Enerji Santralının bölgemize verdiği zararları biliyoruz. Assos Antik Kenti’ne, köylere, yaşam alanlarına bu kadar yakın bir yerde, tarım ve hayvancılık yapılan alanda, zeytinliklerin ortasında jeotermal enerji santralı için kaynak arama projesi istemiyoruz. Bu nedenle, yok hükmünde saydığımız bu projenin halkın katılımı toplantısına katılmayı da reddettik. Büyükhusun ve civar köylerle birlikte mücadelemize devam edeceğiz.” dedi.
Vatandaşlar daha sonra sakin bir şekilde dağıldı.
Hayvama, Suyuma, Toprağıma Dokunma. KAZDAĞI DOĞAL VE KÜLTÜREL VARLIKLARI KORUMA DERNEĞİ
Ne istiyoruz?
Ayvacık İlçemiz bir süredir jeotermal kaynak arama ve jeotermal enerji santralları (JES) projeleri ile gündemde. Tuzla yakınlarında halen çalışmakta olan dört adet JES var. Bu projelerin tarımsal üretime ve yeraltı ve yerüstü sularımıza verdiği zararları görmekteyiz. Bölgemizin tarımsal, turistik ve kültürel değerlerine zarar verecek yeni jeotermal enerji santralı istemiyoruz. Ayvacık İlçemizin bazı şirketlerin kar hırsı için gözden çıkarılmasına izin verilemez. Büyükhusun’da jeotermal enerji santralları kurulması durumunda;
Halkın birinci derecede geçim kaynağı olan tarımsal ürünlerimizin verimi ve kalitesi düşecek ve kuruyacak, hayvancılık olumsuz etkilenecek,
Jeotermal atık suları ile dere ve denizi kirlenecek ve canlı yaşam yok olacak,
Jeotermal santraldan salınan hidrojen sülfür, azot, karbondioksit gibi gazlar ile bölgemizin hava kalitesi bozulacak,
Bölgemizi çürük yumurta kokusu saracak,
Turizm olumsuz etkilenecektir. Aydın, Manisa, Salihli gibi Gediz Havzamızda jeotermal enerji projelerinin yarattığı olumsuz etkiler basına ve kamuoyuna yansımıştır. Zeytinlikleri, incirleri, üzüm bağları kurumuş, dereleri, ırmakları kirlenmiş, derelerde balıklar ölmüş, yeraltı ve yerüstü suları zehirlenmiş ve arsenik seviyeleri yükselmiştir. Bölgemizin de aynı duruma gelmesini istemiyoruz. • BÜYÜKHUSUN JEOTERMAL KAYNAK ARAMA PROJESİ ÇED SÜRECİ SONLANDIRILMALI, PROJE İPTAL EDİLMELİ, • YENİ ARAMA VE İŞLETME RUHSATLARI VERİLMEMELİ, • MEVCUT SANTRALLARIN ETKİLERİ TAKİP EDİLMELİ VE DENETLENMELİDİR.
KAZDAĞI DOĞAL VE KÜLTÜREL VARLIKLARI KORUMA DERNEĞİ [email protected]
BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 15. Taraflar Toplantısı (COP15) Kanada’nın Montreal kentinde gerçekleşti
Zirvede yapılan anlaşmada, 2030 yılına kadar küresel ısınma da 1,5 derece hedefi baz alınarak, kara ve denizlerin yüzde 30’u korunacak ve yine aynı tarihe kadar her yıl 30 milyar dolar finansman sağlanması üzerine anlaşıldığı duyuruldu. Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ni (CDB) onaylamayan ABD ve Vatikan hariç yaklaşık 200 ülke, Dünya’nın ekosistemlerinin yok edilmesini durdurmak için on yılda bir yapılan antlaşmayı imzalanırken, bazı Afrika ülkelerinin itirazları yok sayıldı. Diğer yandan karar en az 11 bin 284 hayvan türünün gözardı edilerek adeta soykırım kararı alındı.
COP 15’te darbe
Demokratik Kongo Cumhuriyeti, zirveye başkanlık yapan Çin’in sunduğu nihai antlaşmayı mevcut biyoçeşitlilik fonu (GEF) dışında yeni bir fon yaratılmadığı için bloke etti. Çin, Brezilya, Endonezya, Hindistan ve Meksika gibi GEF’ien büyük para alıcıları ve bazı Afrika devletleri nihai anlaşmanın bir parçası olarak daha fazla koruma bütçesi istedi. Ancak itirazlara rağmen Çin’in Çevre Bakanı ve COP15’te başkan olan Huang Runqiu, anlaşmanın kabul edildiğine işaret ederek genel kurul tarafından alkışlandı. Kamerun, Uganda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden müzakereciler, anlaşmanın imzalanmış olmasına isyan etti. Demokratik Kongo Cumhuriyeti anlaşmaya resmen itirazı görünmez kılınırken, Kamerun’un müzakereci üyesi bu durumu sahtekarlık olarak niteledi. Uganda ise bunun COP15’e karşı bir darbe olduğunu söyledi.
Yoksul ülkeler gözardı edildi
Alınan kararlar içinde, gelecek 10 senenin biyoçeşitlilik anlaşmasında yerli halklardan 18 kez bahsediliyor. Çeşitli bilimsel araştırmalar, yerli halkların insan nüfusunun yüzde 5’ini oluşturmasına karşılık Dünya’nın biyoçeşitliliğin yüzde 80’ini korumak zorunda olduğu ise zirvede gözardı edildi. Afrika ülkerinin itirazları da bu noktada ortaya çıkmakta. Dünyada yaşayan yüzde 80 biyoçeşitliliğe sahip ülkelerin alınan ‘fon’ kararında verilmesi öngörülen desteğin azlığı ve kararların yine zengin ülkeleri besleyen niteliği yoksul Afrika ülkerinin yaptığı itirazın temel noktası.
COP15 Biyoçeşitlilik Zirvesi ve soykırım
Dünyada biyoçeşitliliğin hızla yok olmasının temel nedeni kapitalizmin aşırı üretim ve tüketim dayatmaları olurken, bu dayatmalara bağlı olarak gelişen kuraklık, çölleşme, su kaynaklarının azalması sonucu biyoçeşitlilik büyük bir kayba uğramış durumda. Bu yok oluşlar her geçen yıl biyoçeşitlilik zirvesi iklim zirvelerinde olduğunu gibi sermaye çıkarlarını gözeten bir yol izlendiği görülüyor. 7 Aralık’ta başlayıp 19 Aralık’ta sona eren Biyoçeşitlilik Zirvesi’nden önce 650 bilim insanı ısı ve elektrik üretmek için orman biyoenerjisini kullanmasının acilen bırakılması gerektiği vurgulanırken, diğer yandan kapitalizmin bekası için maden ve karbon yakıtları nedeniyle büyük bir yok oluşa sürüklenen biyoçeşitliliğe yönelik soykırım görmezden gelinmeye devam edildi.
11284 tür hayvana soykırım
FAO verilerine göre dünya üzerindeki biyoçeşitliliğin yaklaşık yüzde 75’i yok edildi. Dünya Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) raporunda, 784 türün dünya üzerinden tamamen yok olduğu açıklandı. 16.119 hayvan türünün ise soyu tükenmek üzere. COP15 zirvesinde biyoçeşitliliğin yüzde 30’unun korunması için atılan imzalarla, biyoçeşitliliğin bir parçası olan sadece hayvan türlerinin 4835’i için koruma kararı alındığı 11284 tür içinse soykırım kararı verildiği ortaya çıkıyor.
‘Yerli soykırımı=Ekosid’
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, COP15 zirvesi öncesi Montreal’daki bir törende yaptığı konuşmada insanlığın “tuvalet gibi kullandığı doğaya karşı kitlesel imha silahına” dönüştüğü tepkisinde bulundu. Montreal’daki törende Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun konuşması ise yerli halkın temsilcilerinin yaptığı eylem nedeniyle kesintiye uğratılmıştı. Yerli eylemciler, “Yerli soykırımı=Ekosid” yazılı pankart açtı. Bu eylem, salondakilerin bir kısmının alkışları ile destek görürken bu itiraz toplantılarda ele alınmadı.
Savaşın ve talanın gölgesinde geçen bir yılı geride bırakırken, insan eliyle doğaya verilen zarara karşı hem Kurdistan hem de diğer kentler için ortak mücadele eden yaşam savunucuları, direnişin 2023’te de devam edeceğini vurguluyor.
Dünyada olduğu gibi Kurdistan ve Türkiye’de bu yılda devam eden sorunlardan biri de ekolojik yıkım oldu. Gıda ve su krizinin alarm vermesine ve canlı yaşamının neredeyse yok olmasına neden olan etkenlerin başında olan savaş koşullarında geçen 2022 yılı boyunca yaşam savunucuları direnişlerini, bulundukları her yerde sürdürdü.
Ege, Akdeniz ve diğer bölgelerde zeytinlikler, tarım ve ormanlık alanlarda meydana gelen yangınlar, maden ocakları ve inşaata açılmasına karşı mücadele sürerken, Kurdistan’da ise özel savaş stratejilerinin bir parçası olarak korucu ve askerler eşliğinde ağaç kıyımı neredeyse bütün yıl devam etti. Şirnex ve Colemêrg’de tonlarca meşe ağacı kesilerek tırlarla satılırken, “güvenlik önlemleri” gerekçe olarak öne sürüldü. Çıkarılan kararname ile zeytinlik alanlar ve ormanlar talana açılırken, direnişin rengi yine kadın oldu.
Yaşam alanlarının savunuculuğunda öncü olan kadınlar önümüzdeki süreçte de “yaşam” mücadelesinin öncüsü olacağının ipuçlarını veriyor.
Ekoloji Birliği Kadın Meclisi Sözcüsü Füsun Kayra, 2022’de doğa kıyımı ve buna karşı kadınlar öncülüğünde verilen direnişi değerlendirdi.
‘Görmezden gelen iktidarları tanımamak lazım’
AKP iktidarının yabancı ülkeler ve şirketlerle halka ve doğaya karşı işbirliği içinde olduklarını söyleyen Füsun, ülkenin her yerinde doğaya karşı bir savaşın verildiğini söyledi. Savaşın hem siyasi ve hem de alenen yürütüldüğünü kaydeden Füsun, “Gece yarısı çıkarılan kararnamelerle her şeyi istedikleri gibi yürütüyorlar. Doğa hakkı mücadelesi veriyoruz. Ama ne kadar geçerli oluyor bu? Mücadele alanı darlaşıyor. Ülkenin genelinde kendi halkına karşı savaşı var. Yandaş şirketlerle uluslararası şirketlerle işbirliği yapıyorlar, çünkü onların ortakları. Devletin kurumları da rant alıyor. Siyasi perspektif gereği bunu yapıyorlar. Bu iktidar gider başka iktidar gelirse bu talan devam eder mi diye kaygılarımız da var. Belki hukuk daha işler hale gelir, kazanımlarımız olur mu diye umudumuz var. Dünya yok oluşa giderken, bunu görmezden gelen hiçbir iktidarı tanımamak gerekir” dedi.
‘Kadın doğayı korumak istiyor’
Neolitik çağın öncesinde toplayıcı, toprakla ilişkili kültürünün süregeldiğini kaydeden Füsun, eril aklın ise yaşamı doğayla birlikte tanımlayan kadının aksine doğayı bir madde olarak gördüğüne işaret etti. Kadının bu empati kurma haline, doğa bilgisine en eski zamanlardan beri sahip olduğunu söyleyen Füsun, “Kadın doğadan alıyor ve doğayı korumak istiyor. Kendi kendine idame edeceği şeyi şehirde bulamayacak. Aslında erkeklerin de gidecek bir yerleri yok. Ama erkekler bir şekilde bu bağı kuramadıkları, bu empatiyi geliştiremedikleri için başka bir yerde bağı kurabileceklerini düşünüyorlar. Kadınlar buradan çıktıklarında var olamayacaklarını biliyor” ifadelerini kullandı.
‘Direnen kadın imgeleri büyütülmeli’
Ekoloji mücadelesini yereldeki kadınlardan öğrenmek gerektiğini vurgulayan Füsun, bu mücadelede farklı yaklaşımlar olsa da kendilerinin katkı sunan olarak var olduklarını sözlerine ekledi. Mezeköyde direnen Azime ninenin jandarmaya karşı duruşunu örnek veren Füsun, “Bu kadının siyasi alt yapısı yok ama bildiği bir şey var, o da toprağı her ne olursa olsun savunmak, bunu kimseye öğretemeyiz. Öğretilerek yapılacak bir şey değil. Olsaydı erkeklere de öğretilirdi. Bunun yaşamsal ağın parçası olmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu, imgeleri görünmez kılıyorlar, oysa bunları büyütmemiz, görünür kılmamız gerekiyor. Hem yerelde eril mekanizma var, hem de iktidarda aynı eril akıl baskılıyor. Belki bu desteği biz vermeliyiz” diye belirtti.
‘Selamlamak yetmiyor, direnişi büyütmeliyiz’
Doğası için direnenlerin birbirinden haberdar olması gerektiği üzerinde duran Füsun, hangi kadının hangi mücadele içinde olduğunu bilerek birlikte mücadele edilmesinin önemini vurguladı. Füsun, İran’da Jina EmînÎ’nin katledilmesiyle başlayan eylemlerde kadınların canları pahasına mücadele ettiğini söyledi. Füsun, “Keşke daha çok dayanışma gösterebilsek. O kadınlar için de sokaklarda olacağız. ‘Kadını ve doğayı katleden aynı’ sloganıyla sokaklarda olmaya devam edeceğiz. İran’daki kadınları selamlamak yetmiyor, o her şeyi göze alan kadınlar gibi sokaklara çıkmalıyız ve direnişi büyütmeliyiz” diye konuştu.
Yıl içinde ekolojik yıkım ve buna karşı direnişte öne çıkanlar ise şöyle;
Ocak
*Aydın’ın Germencik ilçesinde bulunan Dağyeni köyünde yapılan maden sondaj çalışmalarını köylüler protesto etti.
*Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı 10 köyü kapsayan alanda açılmak istenen mermer madenine karşı halk tepki gösterdi, Nikfer Mahallesi’nde yapılmak istenen bilgilendirme toplantısını yaptırmadı.
*Muğla’da Valiliğin web sitesinden Akyaka’ya “bir çevre yolu projesi düşünüldüğü” haberini öğrenen halk basın açıklaması gerçekleştirdi.
*İstanbul da ise 1999 yılından bu yana ‘1’inci Derece Sit Alanı” olarak koruma altında tutulan Validebağ Korusu’nun imara ve yapılaşmaya açılma çabasına karşı direniş devam etti.
Şubat
*Manisa’da Salihli Çevre Derneği’nin Meta Nikel Madencilik Şirketine Gördes Nikel-Kobalt Madeninin cevher zenginleştirme tesisi projesine karşı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan Çevre ve Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu karar verilmesinin ardından açtığı davada tesisin işletme ruhsatının dahi bulunmadığı ortaya çıktı.
*Uşak’ın Karacahisar köyünde yapılması planlanan Nikel Maden Ocağı ve Eleme Tesisi projesi için Ayrancı köyünde yapılması planlanan ÇED toplantısına halk engel oldu.
*Muğla’nın Milas ilçesi Tuzabat Mahallesi’nde özel bir şirket tarafından yapılması planlanan boksit madeni çıkarma ve kırma-eleme-yıkama tesisi kurma projesi için Muğla Valiliği tarafından verilen “ÇED gerekli değildir” kararına karşı açılan davayı halk kazandı.
Mart
*Muğla’nın Milas ilçesi İkizköy mevkiinde bulunan içinde zeytinlikleri de içeren 740 dönümlük Akbelen Ormanı’nda IC İÇTAŞ Enerji ve LİMAK Enerji ortaklığı ile kurulan Yeniköy- Kemerköy Termik santrallerine kömür çıkarılması için Tarım ve Orman Bakanlığı’nın olur kararına karşı açılan dava için keşif yapıldı. Yeni çıkarılan ve zeytinliklerin taşınmasını öngören maden yönetmeliğine dayanarak iş makineleri zeytinlik alana girdi, ancak Akbelen direnişçileri alandan işgalcilerin çıkarılmasını sağladı.
*Ordu Çevre Derneği (ORÇEV), Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin Altınordu ilçesinde Rıhtım ile Melet Irmağı arasındaki deniz dolgusu ve kıyı düzenleme projesinin yürütmesi durdurulmasına karşı çalışmaların devam etmesine yönelik ikinci kez suç duyurunda bulundu.
*Türkiye’nin ilk iklim davası ise Manisa’nın Gölmarmara ilçesinde bulunan kurumakta olan Marmara Gölü için kamu idarelerinin sorumlu olduğunun tespiti için açıldı.
Nisan
*Dilok’un Îslahiye ilçesinde Amanos Dağları’nın eteklerinde bulunan Altın Üzüm Mahalle sakinleri CTC adlı firmaya ait İslahiye Boksit Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi’nin doğaya verdiği zarara dikkat çekmek için yol kapatma eylemi yaptı, şirketin taleplerini karşılaması üzerine eylem sonlandırdı.
*İstanbul’da ise Kadıköy Kent Dayanışması, Büyükşehir Belediyesi tarafından Kadıköy’de bulunan Kuşdili Çayırı’nda yapılmak istenen otopark projesine karşı protesto eylemi gerçekleştirdi.
*Amed’in Sûr ilçesine bağlı Dicle Nehri’nde bilinmeyen bir nedenden kaynaklı binlerce balık öldü.
*Tamamı 90’lı yıllarda devletin zorla göçertme politikası sonucunda boşaltılan Wan’ın Şax ilçesine bağlı Ferxinis (Övecek), Xumar (Dalbastı), Şamanis (Kıyıcak), Govhedlan köylerinde yüzlerce ağaç “güvenlik” ve “karakol” inşa etme iddiasıyla kesildi. Haftalar süren ağaç kıyımı köylülerin tüm itirazlarına rağmen devam etti.
Mayıs
*İzmir’in Karaburun ilçesinin Parlak Mahallesi’nde, Öres Elektrik Üretim AŞ. Tarafından Kentsel Sit Statüsüyle koruma altındaki Sazak Köyü’ne bitişik, aynı zamanda mera vasfındaki alana kurulması planlanan Güneş Enerji Santrali (GES) için Parlak Mahallesi Köy Kahvesi önünde yapılması planlanan ÇED toplantısı yurttaşlar tarafından yaptırılmadı.
*Şirnex’te Cudi Dağı eteklerinde bulunan kömür ocaklarının kirli suyu köylülerin itirazına rağmen doğal kaynak suyu olarak bilinen ve Dicle Nehri’ne akan Nerdüş Deresi’ni kirletmeye devam etti.
*Askeri operasyon kapsamında Şirnex’in Besta, Gabar, Cudi ve Namaz Dağı bölgelerinde başlatılan ağaç kıyımı aralıksız devam etti.
*Qileban’ın Sêgirkê ve Hîlal beldelerinden Besta’ya sürülen korucular, Tîkera bölgesinde asker gözetiminde ağaç kesimini sürdürdü.
*Gabar Dağı’nın Basan ilçesi yamacına düşen bölgede yapılan ağaç kıyımının ise AKP’li Belediye Başkanı Bahattin Altuğ’un korucubaşı olan oğlu Mehmet Aktuğ ve MHP Güçlükonak İlçe yöneticisi Mehmet Emin İlhan’a ihale edildiği ortaya çıktı.
*Cudi’de ise Benavya ve Nêvava, Besta’da ise Rîsor, Şerevan, Qûrteka Pêşya, Têkera ve Keniya Mîr bölgelerde ağaç kıyımı sürdürüldü.
*Aynı şekilde Wan’da yüzlerce ağacın kesimine asker denetiminde devam edildi.
Haziran
*Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın başlamasından bu yana Türkiye kıyılarına yüzden fazla yunus vurdu.
*Aydın’ın Efeler ve İncirliova ilçeleri Kızılcaköy, Dereağzı ve Gerenkova Mahalleleri mevkiinde Güriş Grubu bünyesinde yer alan Gürmat Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılması planlanan Sarı Zeybek JES projesi ile ilgili ÇED Raporu’nun yeterli olmadığı kanaatine varıldı.
*Muğla’nın Bodrum ve Fethiye ilçelerinde ormanlık arazide yangın çıktı, Marmaris ilçesinde Bördübet mevkiindeki ormanlık alanda 21 Haziran’da kundaklama sonucu çıkarıldığı iddia edilen yangın 4 gün sonra kontrol altına alındı.
*Erzîngan’ın Îlîç ilçesi Çöpler köyünde, Türkiye ve Kanada ortaklığı ile işletilen ve 2010 yılından beri faaliyette olan Anagold altın madeni işletmesinin yığın liç sahasına ait boru hatlarında yaşanan arıza sonrası 20 ton siyanür Fırat Nehri’ne döküldü.
*Şirnex’e bağlı Girê Sor, Xêrga Girê Gozgê, Tenûra , Girê Gêsin, Çalpîjîna, Baskê Qulinga, Mêrgumar, Kaniyamîr, Bîratetûm, Bîrapêşû, Cinîwer, Berûzer, Rîsor, Navîyan, Çiyayê Cudî, Benavya, Girê Sîvê, Pişta Reşa, Çemê Mezin ve Kurta Xanî bölgelerinde ve köylerinde askerlerin gözetiminde ağaç kıyımı devam etti.
*Qileban’ın Sêgirkê belgesinde Hançer Timi’nin başında olduğu belirtilen Zübeyir Babat tarafından sürdürülen kıyım, doğa talanına döndü. Bölgede sadece bir günde kesilen ağaçlar, bin 500 tonu geçti. Kesilen ağaçlar, 50 TIR ile kent dışına gönderildi.
Temmuz
*Artvin’in Kemalpaşa ilçesinde heyelan meydana geldi.
*Kaz Dağı’nda, Çanakkale’ye bağlı Çan ilçesi Halilağa köyü yakınlarında Cengiz Holding tarafından işletilmek istenen bakır-altın madenine verilen “ÇED olumlu” kararının yürütmesi durduruldu.
*Muğla’nın Datça ilçesi Mesudiye Mahallesi’nin Kocadağ mevkiindeki ormanlık alanda 700 hektarlık alanda zarar meydana geldi.
*Manisa ve Hatay’da orman yangınlarında yüzlerce hektar ormanlık alan yandı.
*Konya’nın Kulu Gölü olarak bilinen Düden Gölü’nde 500 civarında ince gagalı ve karabaş martı hayatını kaybetti.
*Şirnex’in Cudi Dağı ve Besta bölgelerinde korucular tarafından asker gözetiminde “güvenlik” bahanesiyle yapılan ağaç katliamı Besta’nın Keniyamîr, Birateto, Birapeşo, Deyndarok, Cinîwer, Belûzer, Rîsor, Serêrû, Tîkera, Qûrteka Pêşya, Girêdeyincê, Şerevan, Xirtkbestê ve Navyan alanlarında devam etti.
Ağustos
*Şirnex’in Besta bölgesinde korucuların eliyle başlatılan ağaç kesimi devam etti, Ayrıca bölgede özel şirketlerin “maden arama” adı altında yaptıkları çalışmalar da devam etti.
*Colemêrg il merkezine bağlı Marinus köyünde askeri operasyon sonucu 12 Ağustos’ta çıkan yangın 15 gün sonra kendiliğinden söndü. Yangını söndürmek için bölgeye giden köylüler ise “güvenlik” gerekçesi ile köylerine geri gönderildi.
*Êlih’in Qûbîn ilçesine bağlı Kesiktaş köyü yakınlarında petrol atığından dolayı bataklığa dönen alanda bir sırtlan bulundu.
*İzmir’de Aliağa Emek ve Demokrasi Platformu, astbest yüklü savaş gemisi Nae Sao Paulo’nun Türkiye’ye getirilmek üzere yola çıkmasını protesto etti. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum Brezilya’dan yola çıkan ve Atlantik’te ilerleyen geminin şartlı notifikasyon onayının iptal edilmesine karar verildiğini duyurdu. O Gemi Gidecek Platformu ise bu bilgiyi yalanlandı.
*Koruma Kurulu kararına rağmen AKP’li Üsküdar Belediyesi ekipleri polis ve zabıta eşliğinde Validebağ Korusu’na girdi.
*Aydın’ın Köşk ilçesine bağlı Mezeköy’de, jeotermal kaynak arama sondaj çalışmasına 22 Temmuz’da başlatılan ve 10 günü aşkın süren direnişe jandarma müdahale ederek iş makinelerinin geçişine izin verdi, çalışma başlatıldı.
*Rize’nin İkizdere ilçesinde Cengiz İnşaat tarafından yapımına devam edilen taş ocağına karşı yöre halkının açtığı yürütmeyi durdurma davası reddedildi. Rize İdare Mahkemesi’ndeki davada taş ocağının bölgeye zarar vermediği iddia edildi.
Eylül
*Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Tevgera Jinên Azad (TJA), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi öncülüğünde Şirnex’te bulunan Cudi Dağı’nda devam eden talan ve yıkıma karşı, “Savaş Yıkımına ve Doğa Talanına Karşı Yürüyoruz” şiarı ile binlerin katılımıyla 17 Eylül’de Cudî’ye yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşe Kürdistan’ın yanı sıra Türkiye’den de çok sayıda kişi katıldı. Ağaç kıyımı ise devam etti.
*Muğla’nın Marmaris ilçesi İçmeler Mahallesi’nde Kızılbük mevkiinde Sinpaş GYO A.Ş. tarafından yapılması planlanan devre mülk ve otel inşaatı, ‘ÇED raporu gerekli değildir’ kararının Muğla 3.İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmesine rağmen sürdü.
*Mersin’in Gülnar ilçesinde, Manisa’nın Soma ilçesinde yüzlerce arazide yangın çıktı.
Ekim
*Şirnex’in Besta bölgesi ile Cudi ve Gabar dağlarında askerlerin gözetiminde korucular tarafından yapılan ağaç katliamı devam etti.
*Dersim’in Pilemûriye ve Xozat ilçelerinde askerler eşliğinde ormanlarda ağaç kıyımı devam etti.
*Wan’ın Erdîş ilçesine bağlı Zilan bölgesinde bulunan İncesu köyü civarında Koç Köprü Barajı’nın dibinde yer alan Zilan Çayı’nda yavru balıkların ölümü meydana geldi.
Kasım
*İzmir’in Seferihisar ilçesine bağlı Orhanlı Köyü sakinleri, yaşam alanlarına yapılmak istenen JES projelerine karşı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü ve kitle örgütleriyle birlikte açmış oldukları davaları kazandı.
*Yeniköy-Kemerköy Enerji Şirketinin kömür madeni için Muğla’nın Milas ilçesinde bulunan Akbelen Ormanlarını kesme talebine karşı açılan davada bilirkişi incelemesi raporu açıklandı. Raporda maden ocağının çevresel etkisinin ne olacağı belirtilmezken şirket yararına karar verildi.
Aralık
*Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi yayınlandı; zeytinlik alanların yok edilmesinin önü açıldı.
*İzmir’in Çeşme ilçesinde gerçekleştirilmek istenen Çeşme Yarımadası Projesi ile ilgili yürütmenin durdurulması kararı alındı.
*Muğla’nın Milas ilçesinde bulunan Akbelen Ormanına Yeniköy Kemerköy Termik Santrali tarafından yapılmak istenen kömür ocağı için verilen yürütmeyi durdurma kararı şirket lehine çıkan 3’üncü bilirkişi raporunun hemen ardından kaldırıldı.
*Zilan’da yapılmak istenen HES’e ilişkin Van İdare Mahkemesi, çevreye olumsuz etkilerinin önlenmesi ya da zararın en aza indirilmesi için tedbirlerin alınmadığı sonucuna vararak, projeyi iptal etti.
Klasik deyimle, “seçim sathı mailine girdik”. Rejim, seçimleri kazanmak için demokrasi dışı süreç planlaması beklenmedik bir sürpriz değil. Planın uygulamasında, rejimin görünür ve görünmez elleri faal olarak devrede. Seçim öncesi uygulamalardan biride, İBB Başkanı İmamoğlu’nun mahkûmiyet kararıdır. Dava konusu bile olmaması gereken sözlerden dolayı İBB Başkanı İmamoğlu’nun ceza alması ve siyasi yasak getirilmeye çalışılmasının, hukuki değil siyasi olduğu ve yargının bağımsız olmadığı açık. Rejimin sahipleri, İmamoğlu’nun aday olma olasılığını kapatarak, kendileri açısından siyasi mıntıka temizliği yapıyor. Amaç, muhalefeti de dizayn etmek, muhalefeti rejimin adayı Erdoğan’ın dişine göre, rahat yenebileceği aday seçeneklerine mahkûm bırakmak, muhalefetinde adayını “Belli etmek” belirlemektir. Amaç, rejimin adayı Erdoğan karşısında kazanma şansı yüksek olan iki kişiden biri olan İmamoğlu’nu seçim dışı bırakmaktır. Rejim, 2023 seçimlerinde kendi adayı olan Erdoğan’ın karşısında en zayıf adaylar olan Kılıçdaroğlu ve Akşener veya bir başka Ekmeleddin senaryosu icra ediliyor. Muhalefetin kendi içinde çekişmelerinden, kariyerizm heveslerinden yararlanarak muhalefetin başkan adayları seçeneklerini de iktidar kendine uygun şekilde tasarlıyor “Kararı Netleştiriyor”. Muhalefetin basiretsizliği, konsolide olamaması ve adayını belirleyememesinin yarattığı boşluktan iktidar rahatlıkla müdahil olup muhalefetin adayını da belirliyor, “Belli ediyor”.
SEÇİM SÜRECİ YSK TAKVİMİ DEĞİLDİR
Seçim süreci Yüksek Seçim Kurulunun resmi takvimine göre işlemiyor. Seçim süreci reel olarak aylar öncesinden başladı. İktidar, iktidar olmanın bütün olanaklarını sonuna kadar kullanarak seçim sürecine girmesi de bekleniyordu. Korkutma, sindirme, savaş, milliyetçilik ve dini duyguları ajite etme, ötekileştirme, yasaklama, provakatif söz ve pratikler vb demokrasi dışı uygulamalar iktidarların fıtratında vardır. İstanbul’un merkezinde, İstiklal caddesinde arka planı meçhul bırakılan patlama, Suriye ve Irak’a askeri operasyonlar, Yunanistan’la gerginliğin arttırılması vb olaylardan, rejimin adayı Erdoğan lehine seçime yönelik yararlanma, korku ve milliyetçi duyguları oy’a devşirme. Her türlü aracı mubah sayarak Kürt karşıtlığı, HDP karşıtlığı, Alevi karşıtlığı, Kadın karşıtlığı, LGBT+ karşıtlığını kanatarak oy devşirme, rejimin seçim sürecine içkindir. İnanç değil bir kültür olarak kabul ettikleri Alevi inancını, su ve elektrik parasına kültür bakanlığına bağlama, İnsanların kader planı olan cinsiyetini anayasa veya referandumla belirlemeye kalkan bilinç felci vb hamleler seçime ilişkin oy gruplarını Rejimin adayı Erdoğan’a angaje etme amaçlı olduğu açıktır.
KILIÇDAROĞLU VE AKŞENERE YOL AÇMA
Rejimin adayı Erdoğan ve takımı, rakip siyasi takımın forvetini spor ilkelerine aykırı şekilde oyun dışı bırakarak maç sonucunu maçtan önce garanti altına aldı. Rejimin planı işliyor, böylece Erdoğan’a bir dönem daha iktidar başkanlığı koltuğu, Akşener’e iktidarın yeni koltuk değnekliği koltuğu ve Kılıçdaroğlu’na da tekrar muhalefet başkanlığı tahsis edilen bir proje devrededir. Kılıçdaroğlu ve Akşener’in bu projeyi engellemek için hiçbir şey yapmadıkları ve bu projeye razı oldukları anlaşılıyor. Sistem Siyasetinin eski aktörleri olan “Erdoğan- Kılıçdaroğlu-Akşener” siyasi hortlak üçgeni, İmamoğlu ve Yavaş şahsında sonlarını görüyorlar. Konvansiyonel siyasi aktörler, yeni aktörlerin etkili, yetkili ve belirleyici olmalarını engelleyerek siyasi ömürlerini uzatma derdine düşmüşler.
NE YAPMALI?
“Erdoğan karşısında hangi adayın kazanma şansı vardır?” sorusunda bütün ciddi anketler İmamoğlu ve Yavaş isimlerinde birleştiği görünmektedir. “Artık Yeter” diyerek iktidar değişikliği isteyen Sağ, Sol, İslami, Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Hristiyan vb büyük çoğunluğunun adaylarının İmamoğlu veya Yavaş olduğu açıktır. Fakat muhalefet liderleri İmamoğlu’nun cezalandırılması karşısında timsah gözyaşları arasında kendilerine açılan adaylık ve yenilgi yollarında “birlikte yürüyor ve birlikte ıslanmaya” adaylar. 6’lı Masa ve ittifakları ile birlikte HDP ve bütün muhalefet odakları, gerçekten seçim kazanmak istiyorlarsa turnusol kâğıdı bellidir. Birleşik muhalefetin adayı İmamoğlu veya Yavaş aday olmalıdır. Türkiye siyasi tarihi, seçim kazanmak için rakiplerini mağdur eden iktidarların seçimi kaybettiklerini gösteren olgular ile doludur. % 90 oy alsalar dahi seçimi kazanma hedefi olmadığı anlaşılan muhalefet liderleriyle seçim kazanılamaz. 2023 seçimlerinde Erdoğan’ın muhtemel zaferi kendi başarısı değil, muhalefet liderlerinin kariyerizm hastalığına yakalanmış küçük hesaplarının ve basiretsizliklerinin ve baştan kaybetmişliği kabullenişlerinin sonucu olacaktır.
SEÇİM SÜRECİNDE BEKLENTİLER
Muhalefetin konsolide olamamasının nedeni, 6’lı masa değildir. 6’lı masadan birleşik muhalefete önderlik etmesini beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Altılı masanın, böyle bir misyonu, perspektifi yoktur. Ama başta HDP olmak üzere Emek İttifakından beklentilerimiz var. Emek blokundan ne bekliyoruz, misyonu nedir? Bütün olumsuz koşullar içinde dahi birleşik muhalefeti derleyip toparlama, konsolide etme, kapsayıcı aday belirleme ve seçim sürecini kazanmak için yönlendirme Emek İttifakı ile birlikte HDP’nin misyonudur. Bu misyonun gereğinin yerine geldiğini rahatlıkla söyleyemiyoruz maalesef. Türkiye toplumunun eğilimini başkan adayı olarak HDP’nin 6’lı masaya önermesini bekliyoruz. Böylece altılı masanın küçük hesap kariyerist heveslerini yenmelerini sağlamak Emek ittifakının üstüne düşen görevdir. 6’lı masanın muhalefet olmak için değil, iktidar olmak için seçim sürecine girmelerini sağlamak Emek İttifakının misyonuna içkindir. Böylece birleşik muhalefetin adaylarını da İktidarın dizayn etmesinin önü kesilir. Emek ittifakı, birleşik muhalefetin yapıcı ve belirleyici öznesi olması beklentisi içindeyiz. Başta HDP olmak üzere Emek İttifakının, seçimlere yönelik çizeceği toplumu kapsayıcı genişlikte bir yol haritası uygulayacağı beklentisi içindeyiz. Böylece HDP başta Türk halkı olmak üzere tüm Türkiye Halklarının güvenini kalıcı bir şekilde edinmiş olmasının beklentisi içindeyiz. Kılıçdaroğlu ve Akşener’in, bütün Türkiye toplumunun yararına, kariyerist küçük hesaplarını bu seçimde bir kenara bırakmalarını, rejimin adayı Tayyip Erdoğan’ı bu seçimde yenebilecek adaylar olan Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu’nun yolunu açmalarını bekliyoruz. Her “siyasi mahallenin” muhtarının Seçimlerde başkan adayı olma hakkı vardır. Ama “Siyasi mahallelerin” başkan adaylarının bu seçimde Rejimin adayı olan Erdoğan’ı yenmesi ihtimali çok zayıftır. Bundan dolayı kendi “siyasi mahallelerimizin” muhtarını değil, bütün “siyasi mahallelerden” oy alabilecek Türkiye’nin başkan adayını (Yavaş veya İmamoğlu) 6’lı masaya önermesini Emek İttifakından bekliyoruz.
Birleşmiş Milletler (BM) Biyoçeşitlilik Konferansı’na (COP 15) katılan ülkeler, 2030 yılına kadar gezegenin üçte birini koruma altına alma konusunda anlaştı. Bu anlaşma biyolojik çeşitliliği koruma hedefinde dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
Yağmur ormanları ve sulak alanlar gibi hayati önem taşıyan ekosistemlerin ve yerli toplulukların haklarının korunması için de hedefler belirlenecek.
Kanada’nın Montreal kentinde düzenlenen COP15 BM Biyoçeşitlilik Zirvesi’nde varılan anlaşma Pazartesi sabahı açıklandı.
Çin’de yapılması planlanan zirve Covid nedeniyle ertelenmiş ve Kanada’ya taşınmıştı.
Toplantıdan sorumlu olan Çin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin son dakika itirazına rağmen anlaşmanın sağlandığını duyurdu.
BM Kalkınma Programı, “tarihi anlaşmanın” dünyanın dört bir yanındaki insanların biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak için gerçek bir ilerleme bekleyebileceği anlamına geldiğini söyledi.
Hangi konularda anlaşma sağlandı?
Anlaşma sağlanan ana konular şöyle:
Türlerin yok oluşunun durdurulması ve genetik çeşitliliğin sürdürülmesi de dahil olmak üzere ekosistemlerin korunması, iyileştirilmesi ve canlandırılması,
Biyoçeşitliliğin “sürdürülebilir kullanımı” – esasen türlerin ve habitatların gıda ve temiz su gibi insanlığa sundukları hizmetleri sağlayabilmelerinin sağlanması,
Doğadan elde edilen kaynakların – bitkisel ilaçlar gibi – faydalarının adil ve eşit bir şekilde paylaşılmasını ve yerli halkların haklarının korunmasını sağlamak,
Biyoçeşitlilik için ödeme yapmak ve kaynak ayırmak: Paranın ve koruma çabalarının ihtiyaç duyulan yere ulaşmasını sağlamak.
Anlaşma süreci nasıl gelişti?
Kanada Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Steven Guilbeault gazetecilere yaptığı açıklamada, “Paris’in iklim konusunda yaptığı gibi bu da tarihe geçecek bir an” dedi.
2015 Paris İklim Anlaşması, gezegendeki sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutma konusunda ülkelerin mutabık kalmalarını sağlamıştı.
Montreal’deki zirve, doğayı iyileşme yoluna sokmak için “son şans” olarak görülüyordu.
Görüşmeler boyunca hedefler ve planların nasıl finanse edileceği konusunda fikir ayrılıkları yaşandı.
En büyük anlaşmazlık noktalarından biri, dünyanın en fazla biyolojik çeşitliliğine sahip bölgelerdeki koruma çabalarının nasıl finanse edileceğiyle ilgiliydi.
Biyoçeşitlilik, dünyadaki tüm canlıları ve bunların gezegeni ayakta tutan karmaşık yaşam ağı içinde birbirlerine bağlanma biçimlerini ifade ediyor.
Çin yeni anlaşma metnini Pazar günü yayımlandı.
Delegeler, saatler süren gecikmelerin ardından Pazartesi sabah erken saatlerde oturumu topladı ve metni kabul etti.
COP 15 Başkanı Huang Runqui, anlaşmayı destekleyemeyeceğini söyleyen Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin itirazlarına rağmen anlaşmanın onaylandığını ilan etti.
Anlaşma nasıl değerlendiriliyor?
Kraliyet Kuşları Koruma Derneği’nin kıdemli uluslararası politika danışmanı Georgina Chandler, Montreal’de varılan anlaşma sayesinde hem insanların hem de doğanın daha iyi durumda olacağını söyledi.
“Artık anlaşma tamamlandığına göre, hükümetlerin, şirketlerin ve toplumların bu taahhütlerin hayata geçirilmesine nasıl yardımcı olacaklarını belirlemeleri gerekiyor.”
Yaban Hayatı Koruma Derneği’nden Sue Lieberman anlaşmanın bir uzlaşma olduğunu ve birçok iyi unsur içermesine rağmen “doğayla olan ilişkimizi gerçekten dönüştürmek ve ekosistemler, habitatlar ve türler üzerindeki tahribatımızı durdurmak için” daha ileri gidilebileceğini söyledi.
‘Doğa bizim gemimiz, su üstünde kalmalı’
Anlaşma için günlerce süren yoğun müzakereler oldu. Bakanlar Cumartesi günü, 2030’a kadar doğayı iyileşme yoluna sokmak için net hedefler üzerinde anlaşmaya varılması gerektiği konusunda hararetli konuşmalar yaptı.
AB Komisyonu’nun Çevre, Okyanuslar ve Balıkçılıktan sorumlu Üyesi Virginijus Sinkevicius “Doğa bizim gemimiz. Onun su üstünde kalmasını sağlamalıyız” dedi.
Bilim insanları, ormanların ve otlakların daha önce görülmemiş oranlarda yok olması ve okyanusların kirlilikle yüz yüze olması nedeniyle insanların Dünya’yı güvenli sınırların ötesine ittiği konusunda uyarıda bulunuyor.
SARs CoV-2, Ebola ve HIV gibi hastalıkların vahşi hayvanlardan insan popülasyonlarına yayılma riskinin artması sorununa da dikkat çekiliyor.
Başlıca anlaşmazlık noktalarından biri finansmanla ilgili.
Mısır’da düzenlenen iklim zirvesi COP 27’de olduğu gibi, bazı ülkeler biyolojik çeşitliliğin korunmasına yardımcı olmak üzere yeni bir fon kurulması çağrısında bulundu, ancak bu talep diğerleri tarafından reddedildi.
Fukuşima sakinleri nükleer felaketten 11 yıl sonra bölgelerini yeniden inşa etmek için seferberlik halinde. Yetkililer ise su sorunuyla karşı karşıya. Önümüzdeki sene arıtılmış suyun denize tasfiyesi planlanıyor.
Fukuşima sakinleri nükleer felaketten 11 yıl sonra bölgelerini yeniden inşa etmek için seferberlik halinde. Yetkililer ise su sorunuyla karşı karşıya. Önümüzdeki sene arıtılmış suyun denize tasfiyesi planlanıyor.
Yakıta temas eden su, radyoaktif hale gelmişti. Santraldeki bir tesiste filtrelenen su, 2023’te maksimum kapasitesine ulaşacak tanklarda depolanıyor. Su, ayrıştırması mümkün olmayan trityum hariç tüm radyoaktif maddelerden arındırıldı.
Fukushima Daiichi D&D Eng, Co, TEPCO’nun D&D İletişim Merkezi Saha Müfettiş Yardımcısı Kimoto Takahiro, “Arıtılan su deniz suyuyla karıştırılarak seyreltilecek. Seyreltilen su ise bir tünel aracılığıyla bir kilometre uzaklıktaki denize boşaltılacak.” açıklamasını yapıyor.
Radyolojik Koruma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü Müdür Yardımcısı Jean-Christophe Gariel’e göre, trityum tehlike derecesi düşük bir radyoaktif element: “Fukuşima’da salınacak trityumun özellikleri, dünya genelindeki nükleer santrallerden salınanlarla benzerlik gösteriyor.
Bu bilgiler, deniz suyunun kalitesinden endişe duyan Fukuşimalı balıkçıların dikkatinden kaçmadı.
Fukuşima İli Su Ürünleri Kooperatif Birlikleri Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Nozaki Tetsu, “Sağlık üzerinde etki oluşturma ihtimali çok düşük ancak en büyük korku kötü bir reklam yapması. Hükümet on yılı aşkın süredir bize açıklamalar yapıyor ve bunlarda herhangi bir hata tespit etmedik. Dolayısıyla açıklamalarını takdir ediyoruz.” şeklinde konuşuyor.
Fukuşima halkı bölgeleriyle gurur duyuyor
Fukuşima ürünlerinin itibarı, balıkçılar ve bölge sakinleri için bir endişe kaynağı. Japonya halkı burada, bu felaketten cesur bir şekilde kurtulmayı başardıkları için bölgeleriyle gurur duyuyor. Restoran sahibi Watanabe Tatsuya onlardan biri.
Watanabe, Fukuşima Nükleer Santrali’ne 60 kilometre uzaklıktaki Onahama kentinin limandaki balık pazarından her gün balık alıyor. Watanabe Tatsuya, Fukuşima ürünlerini endişe duymadan pişiriyor.
Limanın ardından restoranı için günlük malzemelerini aldığı bostancısı Şiraişi Nagatoşi’nin yanına gidiyor. Bu iki insan, çiftçiler için değerli olan dostlukları sayesinde bölgelerinin yeniden inşasında aktif olarak yer alıyor.
Şiraişi, “Felaketten hemen sonra güvenilir bir yerel şefle tanıştığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. O, diğer şef arkadaşları ve çiftçi ağımla ben, birlikte bir şeyler yaratmak için itici güç olduk. İnsanların burada iyi yemekler yedikleri için Fukuşima’ya yeniden gelmek istemesini sağlamak, bence yeniden inşa yolunda atılacak ilk adım.” şeklinde konuşuyor.
Watanabe’nın memleketi Iwaki’de sadık müşterilerinin teşvikiyle yeniden açtığı restoranı için “En başından itibaren çok sayıda asılsız dedikodu vardı. Kulaktan kulağa balıkların hasar gördüğü söylendi. Durumun böyle olmadığını onlara söylememe rağmen testler yaptırdım ve yavaş yavaş daha fazla yerel ürün sunmaya başladım. Nisan ayında arıtılmış su boşaltımı yapılırsa, Iwaki’den gelen balıkları kullanmaya devam edeceğim.” ifadelerini kullanıyor.
Restorandaki ürünler Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenenlerden daha sert standartlara göre, sıkı kontrollere tabi tutuluyor.