Temiz Hava Hakkı Platformu’nun yeni çalışmasına göre Türkiye’nin havası en kirli kentleri Batman, Iğdır, Ağrı, Şırnak ve Malatya. İklim Haber olarak söz konusu kentlerdeki kirliliği ve bu kirliliğe neden olabilecek nedenleri derledik. Kentlerin coğrafik yapısı, ısınmada kullanılan kömürler, yeşil alanların azlığı gibi ortak nedenler öne çıkıyor.
YAZI: Şenol BALI
Temiz Hava Hakkı Platformu’nun (THHP) yeni raporuna göre, Türkiye’de, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) standartlarına göre havası temiz şehir yok. Havası en kirli beş kent ise sırasıyla Batman, Iğdır, Ağrı, Şırnak ve Malatya. Bu illerde yıllık ortalamalar, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) partikül madde PM10 için belirlediği 15 μg/m3 olan kılavuz değerin 5-8 katıydı. 200 günden fazla günde ise PM10 için yönetmelikte belirlenen 40 μg/m3 ulusal limit değerinin üstünde hava kirliliği ölçüldü.
Batman’da Hava Ölçüm Cihazının Kurulduğu Yere İlişkin İtiraz
Rapora göre Batman’da 2021 yılındaki hava kirliliği, DSÖ’nün kılavuz değerinin yedi katından fazla. Şehirde yaşayanlar, tam 326 gün boyunca kirli havaya maruz kaldı.
Batman Çevre Gönüllüleri Derneği Başkanı Hasan Argünağa, kentte sadece bir tek ölçüm cihazının olduğunu söyleyerek başlıyor konuşmasına ve kente dair açıklanan bu verilerin sağlıklı olmayabileceğini ekliyor. Argünağa, “Bir tek hava ölçüm cihazı var. O da Valilik bahçesinde. Onun vereceği bilgiler sağlıklı olmayabilir. Araç parkının içinde. O araçlar orada çalıştırılıyor ve hemen ana caddenin kenarında dolasıyla geçen araçların kaldırdığı toz o cihazın üzerine gidebiliyor. Ve bu online izleniyor. Bu nedenle ölçülen değerler gerçeği yansıtmıyor olabilir” diyor.
Uzun yıllardır Batman ve çevre kentlerde ekoloji mücadelesi veren Argünağa, kentte son yıllarda kükürt dioksit ve partikül değerlerinde bir azalmanın olduğunu dile getiriyor: “Batman çukur bir alanda ve hava sirkülasyonu yetersiz. Bu durum, kirliliği tetikliyor. Eskiden ölçümler partikül ve kükürt dioksit olarak ölçülüyordu. Daha önce kömür ve kaloriferde kullanılan fuel oil ile ilgiliydi. Doğalgazdan sonra kükürt dioksit değerlerinde bir azalma oldu. Partikül seviyesinde de bir düşüş var. Bu rapor, kıymetli ama neye dayanarak bu rakamlar açıklandı. Böyle yüksek oranlı yani yılın 326 gününde partikül değerlerinin tavan yaptığı bir kent olarak nitelendirildi. Bunun yanıltıcı olabileceğine inanıyorum.”
Argünağa, yaz aylarında partikül değerlerin özellikle anız yangınlarından dolayı yükselebileceğini söylerken, “Bir araç yoğunluğu da var. Hava akımı da az. Hatta hava koridorunu dikkate almadan imar yapılaşması var. Yine temiz hava yaratacak yeşil alan sorunu var. Kent merkezinde toz oranı yüksek. Kullanılan ücretsiz dağıtılan kömürlerin de etkisi var. Bütün bu faktörleri bir araya getirdiğimizde bir partikül sorunu var ama raporda belirtilen düzeyde olamaz” diyor.
THHP Koordinatörü, çevre mühendisi Deniz Gümüşel ise diğer tüm iller için olduğu gibi Batman’ın da hava kalitesi değerlendirmesinin; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın (ÇŞİDB) www.havaizleme.gov.tr web sitesinden 1 Ocak -31 Aralık 2021 tarihleri aralığı için alınan raporlardaki resmi veriler üzerinden yapıldığını hatırlatırken, ÇŞİDB’nin 2021’de Batman’daki partikül madde 10 (PM10) kirliliği için ulaşılan rapora göre yıl boyu 357 gün (%97,81 düzeyinde) ölçüm yapıldığını belirtiyor. Gümüşel, “Bu ortalama verilerin güvenirliğini gösteren bir düzeydir. Batman’ın PM10 yıllık ortalaması 108,65 µg/m3’tür. Batman’da en yüksek partikül madde konsantrasyonu 388,43 µg/m3 olarak gerçekleşmiştir” diyor.
Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün hazırladığı Batman Temiz Hava Eylem Planı’nı işaret eden Gümüşel, bu plana göre Batman’daki en önemli partikül madde kirliliği kaynaklarının başında şehrin içinde kalan sanayi tesislerinin geldiğini aktarıyor ve ekliyor: “Batman’daki en önemli sanayi tesisi Tüpraş Rafinerisi’dir. Yine ÇŞİDB için hazırlanan ‘Ham Petrol Rafinerilerinin Çevresel Etkileri’ kılavuzuna göre rafinerilerde işlenen her 1 milyon ton ham petrol için 3.000 tona kadar partikül madde (PM10 ve PM2,5) atmosfere bırakılır. Bu durum, 1,4 milyon ton/yıl ham petrol kapasiteli Batman rafinerisinin havaya yılda 4.200 tona yakın PM salabileceği anlamına gelmektedir”
Hasan Argünağa’nın, hava kalitesi ölçüm istasyonunun konumuna dair eleştirilerinde çok haklı olduğunu da ifade eden Gümüşel, THHP olarak bu istasyonların kentteki farklı kirlilik kaynaklarını ağırlıklarına göre doğru temsil edecek noktalarda konumlandırılıp konumlandırılmadığından emin olmadıklarını söylüyor. ÇŞİDB’nin bu istasyonların konumunu ne tür bir yöntemle belirlediği bilgisinin, varsa yapılan kaynak modellemeleri ile birlikte kamuoyu ile paylaşılmasını talep ettiklerini de vurguluyor.
Iğdır’daki Sorun Yapısal
Iğdır son altı yıldır, en kirli iller arasında en üst sıralarda. Kentin hava kirliliği açısından zirvede tuttuğu yer nerdeyse hiç değişmiyor. Ağrı Dağı olmak üzere dört tarafı yüksek dağlarla çevrili olan Iğdır, bölgedeki karasal iklimin aksine mikro klima özelliğinde. 800 metre civarındaki rakımıyla bölgeye göre kelimenin tam anlamıyla çukurda kalan ve ‘’Doğu’nun Çukurovası’’ olarak tarif edilen Iğdır, son yıllarda yapılan her ölçümde ülkenin ve bölgenin havası en kirli kenti.
Iğdır, sanayi olarak gelişmiş bir yer değil. Nüfus yoğunluğu da oldukça düşük. Aynı zamanda Iğdır Üniversitesi Çevre Mühendisliği Fakültesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Aysun Altıkat da bir çalışma başlatmıştı. Bu çalışmaya göre hava kirliliği sorununun yapısal olduğuna dikkat çekmişti. Çalışmada, kentteki hava kirliliğinin yaz aylarında devam ettiği, kentin dağlarla çevrili olduğu ve akması gereken kirli havanın Ağrı Dağı’na çarparak geri döndüğü belirtilmişti.
Malatya’da Depremden Sonra Daha da Olumsuz bir Tablo Yaşanacak
Malatya’da da hava kalitesi istasyonlarından düzenli veri alınamadığını dile getiriliyor. “Kara Rapor 2021: Hava Kirliliği ve Sağlık Etkileri” başlıklı raporda, “Son 5 Yılda Hava Kalitesi İyileşen ve Kötüleşen Ölçüm İstasyonları (PM10)” da yer aldı. Bu başlıkta verilen istatistiklere göre, Malatya, hava kalitesi kötüleşen iller arasında Edirne’den sonra ikinci sırada yer aldı. Raporda ayrıca, 2019 yılında Türkiye nüfusunun %21’inin yaşadığı 30 ilde hava kalitesi (PM10) ile ilgili yeterli ölçüm yapılmadığı belirtildi ve Malatya’nın da 2019 yılında hava kalitesinin ölçülemediği iller arasında bulunduğu kaydedildi.
Ayrıca deprem bölgesindeki hava kirliliğin arttığı belirtiliyor. Son verilere göre depremden etkilenen kentlerde hava kirliliği, enkaz tozu ve ısınma için açıkta ateş yakılması gibi nedenlerle Türkiye limiti 2.5, Dünya Sağlık Örgütü kılavuz değerlerinin ise 7.5 katına çıktı. Uzmanlar, kirli havanın başta kanser, kalp-damar, KOAH gibi hastalıklara tetikleyeceği uyarısında bulunuyor. Bu tehlikenin kısa ve uzun vadede Malatya’da da olumsuz bir tablo yaratacağı tahmin ediliyor.
Deniz Gümüşel, 2021 yılında Malatya’da 361 gün boyunca ölçüm yapıldığını, Yani veri alım oranının %99,18 olarak gerçekleştiğini söylüyor. Bunun hava kalitesi izleme açısından sevindirici olsa da özellikle partikül madde 10 (PM10) açısından Malatya’nın havasının yıl boyu ne kadar kirli olduğunun da gözler önüne serildiğini ifade ediyor: “Malatya’da PM10 kirliliği 196,29 µg/m3 düzeyine kadar yükselmiş. Yıllık ortalaması ise 70,43 µg/m3 olarak gerçekleşmiş. Bu da Malatyalıların yıl boyu DSÖ kılavuz değerinin 4,7 katı daha fazla partikül madde (toz) soluduğu anlamına geliyor. Partikül madde 2013 yılında DSÖ tarafından isanda kanser yapıcı 1. Grup etmenler arasında sınıflandırılmıştı.”
Ağrı’daki Tabloda Yardım Kömürlerinin Etkisi Oldukça Fazla
Aynı raporda göze çarpan bir başka kent ise Iğdır ile komşu olan Ağrı oldu. Raporda, konutlarda yakılan kömürün yol açtığı hava kirliliğine ek olarak bir diğer önemli nedenin, yoğun uluslararası karayolu D-100 trafiği ve mal taşımacılığı olduğu ifade edildi.
Ağrı da sanayinin gelişmediği ve nüfus yoğunluğunun her geçen gün azaldığı kentlerden. Yeşil alanların da çok az olduğu kentte, başka bir belirleyici etken ise, yoksul olan halkın ısınma ihtiyacını daha çok bakanlığın dağıttığı kömürler ile karşılaması.
Doğu Çevre Üyesi Mehmet Nuri Taşdemir, rakımın yüksek olduğu kentte yeşil alanların oldukça az olmasına dikkat çekiyor. Taşdemir’e göre “yardım kömürü” olarak dağıtılan kalitesiz ve partikül değeri yüksek kömürler de kirlilikte büyük bir pay sahibi. Bölgenin ekonomik gelişmişlik düzeyine vurgu yapan Taşdemir, kömür dumanının yanı sıra kentte bulunan ender fabrikalardan olan çimento fabrikasının da filtre sistemiyle çalışmadığını hatırlatıyor.
Gümüşel de sanayi tesisleri açısından Kars, Ağrı-Doğubeyazıt ve Ermenistan’da bulunan çimento fabrikalarının kirlilikte önemli bir rolü olabileceğini kabul ediyor: “Ancak bunun net bir şekilde ifade edilebilmesi için bu noktasal kirlilik kaynaklarından ortaya çıkan kirletici emisyonlarının atmosferde nasıl dağıldığına dair kirlilik dağılım modellemeleri yapılmalı ve hava kalitesi ölçüm istasyonlarının konumlarının bu kirlilik kaynaklarının etkilerini de ölçebilecek şekilde belirlenmesi sağlanmalı.”
İktidarın gölgesi altında her yıl devasa ölçekte büyümeye devam Kalyon Holding, Riha’nın Wêranşar kırsalında 12 bin dekar merayı işgal ederek GES kurmak istiyor. Meralarını korumak isteyen köylülere ise güvenlik güçleri saldırıyor
Yusuf Gürsucu / İstanbul
Riha’nın (Urfa) Wêranşar (Viranşehir) ilçesine bağlı Qadî (Kadıköy) Mahallesi’ndeki 12 bin dekar üzerine kurulmak istenen güneş enerjisi ‘tarlasına’ karşı köylülerin itirazı sürüyor. Projeye karşı çıkan köylülere 29 Mart tarihinde müdahale yapılmış ve 9 köylü darp edilerek gözaltına alınmış ve ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldılar. Köylülerin avukatı Ali Osman Ulutaş, GES 12 bin dekar mera ve tarım arazisini işgal edilmesiyle birlikte köyün yok olacağını söyleyerek hukuki süreci takip ettiklerini belirtti. Urfa Barosu Başkanı Abdullah Öncel de santral için verilen ÇED olumlu raporunun iptaline ilişkin dava açacaklarını duyurdu.
Merasını savunmak isteyen Qadî köylü bir yurttaş güvenlik güçlerinin saldırısında yaralandı.
Neden bu şirket korunuyor?
İnsan Hakları Derneği (İHD) Urfa Şubesi, sanal medya hesabından yaptıkları açıklama ile köylülerin işkence ile darp edilerek gözaltına alındığını ve suça bulaşan kamu personeli hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını duyurdu. Qadî köylüler sanal medya üzerinden yaptıkları paylaşımlarda, “Zorla köyümüzün merasını zorla elimizden alıyorlar. Güvenlik güçleri neden bu şirketi korumak için pozisyon almış. Hakkımızı aradığımızda neden güvenlik güçleri karşımıza çıkmakta. Ses çıkardığımızda neden güvenlik güçleri şiddete meyilli” diye belirtiler.
Urfa Barosu ve İHD köylülerin haklı mücadalesinde yanındaa yer aldı. Yaptıkları açıklama ile sürecin takipçisi olduklarını duyurdu.
Hep birlikte tek olmaya çağrı
Köylüler yaptıkları paylaşımın devamında, “Tüm suç bizde birlik olamıyoruz. Kadıköy ve bütün mezraları etkilenen tüm köylüler gelin birlikte mücadele edelim. Hep birlikte tek olmaya çağırıyoruz. Emeğimizi alın terimizi bizim elimizden almasına izin vermeyelim. Olayın başlangıcından sonuna kadar elinden geleni yapan ve yapmaya devam eden, hukuk mücadelesinde var gücüyle mücadele veren Urfa Baro Başkanı ve avukatları ile IHD Avukatlarına sonsuz teşekkür ediyoruz” diye seslendiler.
162 bin 500 panel
Beşli çete olarak anılan şirketlerden biri olan Kalyon Holding’e bağlı Kalyon Enerji iktidarın oluşturduğu kapasite tahsisleri bağlamında Wêranşar’a bağlı Qadî kırsalını GES tarlaları ile işgal etmek istiyor. Şirket 50’şer MW gücünde Viranşehir-5 GES, Viranşehir-7 GES ve Viranşehir-8 GES kurmayı planlıyor. Şirket ayrıca Wêranşar ilçesi, Kadıköy kırsalında 3 GES için 90’ar hektarlık çayır-mera vasıflı alanların üzerine 162 bin 500 adet panel yerleştirmek istiyor.
Yenilenebilir soygun
Yenilenebilir enerji iddiası sermaye kesimlerini yenileyerek güçlendirirken, halkın ise bu süreçten herhangi bir fayda görmediği, küresel ısınmaya yönelik bir katkısının da olamayacağı hem dünyanın hem de Türkiye’nin kapitalist üretim süreçlerine ve enerji politikalarına bakınca anlaşılabilmesi mümkün. Konya Karapınar’da Enerji üretimi amaçlı olarak kurulan İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’nde ‘Yenilenebilir Güneş Enerjisi’ (GES) ‘tarlaları’ oluşmaya başladı. İktidarın bu yatırımlara desteği havuz şirketlerle sınırlıyken, havuz şirketlere verilen destek ise sınırsız düzeyde. Kalyon AŞ’nin Ankara’da Çin’in en büyük devlet şirketlerinden biri olan CTEC ile birlikte kurduğu entegre güneş paneli fabrikasının açılış töreni Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın katılımıyla 2020 yılında gerçekleşti.
Devlet desteği 2019’da açıklandı
Konya Karapınar’da bin megavat kapasiteli güneş enerjisi santrali ve 500 megavat kapasiteli entegre panel üretim fabrikası için 2019’da Resmi Gazete’de yayınlanıp yürürlüğe giren kararla birlikte büyük bir destek verilen Kalyon AŞ’nin adeta elini cebine sokmadan devletin garantörlüğünde bankalardan aldığı kredilerle yatırımlarını gerçekleştiriyor. Resmi Gazete’nin 5 Eylül 2019 tarihli sayısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla bazı şirketlere proje bazlı devlet yardımı verilmesine karar verilmiş ve bu kararda Kalyon AŞ’ye verilecek destek de yer almıştı.
Milyarlarca lira destek
Proje Bazlı Teşvik Sistemi’ne dâhil olacak 5 yatırım arasında Kalyon Enerji’nin iştiraki Kalyon Güneş Teknolojileri Üretim A.Ş. tarafından kurulacak güneş paneli üretim tesisi de bulunuyordu. Fabrika tam kapasiteye ulaştığında, toplam sabit yatırım tutarı 1 milyar 991 milyon TL ile yılda 500 MWp kapasiteli fotovoltaik güneş paneli üretim tesisi kuruldu. Projeye verilen desteklerde; gümrük vergisi muafiyeti, KDV istisnası, KDV iadesi, yatırıma yüzde 100 vergi indirimi, 10 yıl boyunca sigorta primi işveren ve gelir vergisi stopaj desteği yer aldı.
Verilen destekler
Sigorta Primi İşveren Hissesi Desteği: Azami tutar sınırı olmaksızın 10 yıl, Gelir Vergisi Stopajı Desteği: 10 yıl Nitelikli Personel Desteği: 57 milyon lira Faiz veya Kâr Payı ya da Hibe Desteği: 10 yıl 300 milyon lira. Fabrikaya verilecek Enerji Desteği: İşletmeye geçiş tarihinden itibaren 10 yıl boyunca 240 milyon liraya kadar enerji tüketim harcamalarının yüzde 50’si. Yatırım Yeri Tahsisi, Kamu Alım Garantisi, Altyapı Desteği gibi ayrıntılar Resmi Gazete’ de yayınlanarak yürürlüğe girmişti. Kalyon elini cebine atmadı Kalyon AŞ’ye 400 milyon liraya mal olduğu açıklanan fabrikanın tüm maliyetinin teşviklerle karşılandığı hatta üstüne para bile kaldığı söylenebilir. Kalyon AŞ, elini cebine atmadan bankalardan çektiği devlet garantili ve destekli kredileri, alacağı teşvikler ve desteklerle rahatça kapatabileceği anlaşılabiliyor. Üstüne üstlük Karapınar’da 1000 MW’lık güneş enerji tarlasına bir ücret ödemeden elde ettiği ve burada üreteceği elektriği de alım garantisi verilerek kilowat başı 6,99 dolar/cent’e satacak olması çok yönlü bir kazanç olarak karşımıza çıkıyor. Benzer durum Wêranşar’ın Qadî kırsalında 12 milyon metrekarelik işgalde de yaşanıyor.
Dünyada ilk 10 içinde
AKP iktidarına yakınlığı ile bilinen Limak-Kolin-Cengiz-Mapa İnşaat’la birlikte ilk 5’te yer alan Kalyon İnşaat A.Ş birçok rakibi küçülürken, hatta birçoğu batarken her geçen gün büyümesi dikkatlerden kaçmıyor. Kalyon AŞ’nin son yıllarda aldığı işlerin toplam büyüklüğü 100 milyarları çoktan aşmış durumda. Dünya Bankası’nın tüm dünya üzerindeki verilerine göre; altyapı yatırımlarında en fazla ihale alan ilk 10 şirket arasında Kalyon Grubu da bulunuyor. İşte bu şirket devlet desteğiyle inşa ettiği panel fabrikasının ürünleri Karapınar’da ve Wêranşar’da kullanılacak olması dikkat çekici.
Enerji arz fazlasına rağmen
Bugün Türkiye’de enerji üretim kapasitesi 100 bin MW gücü aşarken bu gücün ancak yüzde 25-30’u kullanılabiliyor. AKP iktidarı sermayeyi ‘tatmin’ için kömürlü, doğalgazlı termik santraller ile bazı HES’lere 4 yılı aşkın süredir her ay 250 milyon lira civarında kapasite bedeli adı altında, şirketlerin üretmedikleri enerji için ödeme yapıyor. Diğer yandan ‘temiz enerji’ iddiasının arkasına sığınılarak sermaye kesimlerine ‘Yenilenebilir Enerji Destekleme Mekanizması’ (YEKDEM) kapsamında YEK belgeli üretim tesisleri için belirlenen döviz kuru üzerinden alım garantisi desteği ise 31 Aralık 2030’a kadar uygulanacak olması soygunun boyutunu gösteriyor.
ANKARA – “Suyun yaşamsal ve kıtlığı gittikçe artan bir kaynak olması, onun kullanım hakkı ile ilgili savaş ve çatışmaları da kışkırtıyor” diyen Siyaset bilimci ve ekoloji aktivisti Ecehan Balta, “Bizim söyleyeceğimiz ülke içinde ve dışında tüm askeri operasyonlara son verilmesi olmalıdır” ifadelerini kullandı.
İklim krizi ve kuraklık sonucunda su krizi yaşanıyor. Bunların yanı sıra suyun bir savaş aracı olarak kullanılması ise başta toplum sağlığı ve doğa üzerinde büyük bir tehlikeye neden oluyor. Rojhilat, Irak ve özellikle Suriye’de Kürt halkının ve diğer etnik kimliklerin yaşadığı bölgelerdeki su krizi ise Türkiye tarafından tetiklenmeye devam ediyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Suriye ile Kuzey ve Doğu Suriye’de yaptığı su kesintisinin halk sağlığı açısından tehdit ve tehlikelerine dikkat çekerek, Türkiye’nin Fırat’ın suyunu keserek Kürtlerin olduğu bölgelere akışı engellemesiyle salgınların devamının geleceğinin altını çizmişti. Temmuz 2020’de Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA) yayınladığı raporda da, Türkiye’nin Fırat Nehri’nin Suriye’ye akan suyu keserek, yüzde 65’lik bir azalmaya neden olduğunu belirtmişti. Geçen sene Türkiye kendisinin susuzluk sorunu olduğunu iddia ederek, su seviyesinin düşürülmesindeki sorumluluğunu ise reddetmişti.
Öte yandan Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani’nin Türkiye’ye ziyaretinde temel gündemlerinden birinin su sorunu olması durumun vehametini bir kez daha ortaya koydu. Halkın tüm yaşamsal faaliyetlerini etkileyen suyun Kürtlere karşı bir şantaj ve savaş silahı olarak kullanılması, “insanlık ve savaş suçu” olarak nitelendirilse de uluslararası toplumun ve örgütlerin bu konu da somut bir adım atmamaları ise dikkat çekiyor.
Siyaset Bilimi Doktoru ve Ekoloji Aktivisti Ecehan Balta, Türkiye’nin Irak ve Kürdistan’a yönelik su akışını bloke etmesini, sivil halkı su kıtlığıyla baş başa bırakmasını ve kapitalizmin doğaya karşı sistematik savaşı hakkında değerlendirmede bulundu.
‘Su stratejik bir savaş silahı’
Suyun stratejik bir savaş silahı olarak kullanılmasının yeni bir şey olmadığını söyleyen Ecehan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Türkiye’nin içme suyunu kesmesinin insanlığa karşı suç değerlendirmesini hatırlattı. Ecehan, “Su sistemlerinin savaş taktiği olarak bombalanması, kentlerin su şebekelerinin kapatılması, baraj kapaklarının kapatılarak sivillerin susuz bırakılması ya da fazla açılarak yerleşim alanlarının sular altında bırakılması, su temininin bir şantaj aracı olarak kullanılması, en çok görülen taktikler. Rojava Bilgi Merkezi’ne göre Kuzey ve Doğu Suriye’deki Kürt bölgelerinde suyun savaş taktiği olarak defalarca kesilmesi ya da Aluk’ta olduğu gibi su istasyonlarının işgali, örneğin Covid 19’un yayılmasında da önemli bir rol oynadı. Temiz su kıtlığından kaynaklı kolera gibi salgınlar da maalesef sürekli olarak gündeme geliyor. Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşşar El Caferi de BM Genel Sekreteri’ne Türkiye’nin Haseke’nin içme suyunu kesmeye yönelik tutumunun bir savaş suçu ve insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu söylemişti” dedi.
‘Suyun blokesi savaş ve çatışmaları kışkırtıyor’
Su kaynaklarının kesilmesinin savaş ve çatışmayı daha da derinleştirdiğini belirten Ecehan, İran’ın da sürekli olarak Kurdistan bölgesinde su akışını durdurmasının yaşamı olumsuz etkilediğini dile getirdi. “Diğer yandan ülke veya bölgelerin su kaynaklarına erişimi ‘su savaşları’ dediğimiz olguya da yol açabiliyor, onu da not etmek lazım “ diyen Ecehan devamında şu örnekleri verdi: “İki Sümer devleti arasında sulamada kullanılacak suların paylaşımı ile ilgili bir savaş çıktığını tarihçiler saptamıştı. Suyun yaşamsal ve kıtlığı gittikçe artan bir kaynak olması, onun kullanım hakkı ile ilgili savaş ve çatışmaları da kışkırtıyor. Yoğun olarak yirminci yüzyılın başlarında kurulan ulus devletlerin sınırları çizilirken su dikkate alınmamıştı, çünkü temiz suya erişim çok temel bir problem değildi. Oysa örneğin İsrail sürekli olarak suyu satın almak zorunda ve sadece bu nedenle 1950-2000 arasında yaşanan 30 kadar askeri eylemden söz ediliyor. Mısır, Nil Nehri üzerindeki yaşamsal kontrolü elinde tutmak için Sudan ve Etiyopya ile sürekli olarak çatışma halinde. Dicle Nehri üzerine İran tarafından yapılan yeni barajlar, Irak’ı uluslararası mahkemeye götürdü. İran’ın özellikle yaz aylarında Irak ve Kurdistan bölgesine su akışını durdurması, tarımı ve yaşamı son derece olumsuz etkiliyor.”
Temel ihtiyaçların tümüne etki
Yaşamın tümünü etkileyen suyun zincirleme bir reaksiyona neden olduğunu ifade eden Ecehan, şöyle devam etti: “İnsanların su kaynaklarına erişimi de su etrafındaki çatışmaların diğer bir nedeni. Örneğin Mısır’ın su ihtiyacının yüzde 97’sini karşılayan Nil, kirlilik ve iklim değişikliği nedeniyle önemli bir sorun haline gelmiş durumda. Nil’in genellikle etrafındaki sanayi bölgelerinin atıklarından kaynaklanan kirliliği, salgın hastalıkları tetiklediği gibi sulamayı da zorlaştırıyor ve su temininde güçlük, gıda fiyatlarını da arttıran zincirleme bir reaksiyona neden oluyor. Bütün bunlar, 2011’de başlayan Arap Baharı’nın da en azından Mısır açısından ana nedenlerinden birini oluşturuyor. Benzer biçimde 2018’de yaz aylarında suyun kesilmesi Basra’da da isyana neden olmuştu.”
‘Suyun yönünün değiştirilmesi insanlığa karşı suçtur’
Kapitalizmin doğaya karşı sistematik bir savaşının söz konusu olduğunu kaydeden Ecehan, bununla birlikte egemenlerin su üzerinde kontrol sağlamasını ve insanları sudan yoksun bırakarak “terbiye” etmeye çalıştığını, bunun ise “insanlık suçu” olduğunun altını çizdi. Ecehan, “Dünya üzerinde tüm suların sadece yüzde 3’ü tatlı su ve tüm insanların yüzde 40’ı şu anda su kıtlığı yaşıyor” dedi ve ekledi: “İklim değişiminin etkisiyle de zaten bu oran günden güne artıyor. 2050 yılında suya talep ikiye katlanacak ve BM’nin tahminlerine göre tatlı suyun yüzde 74’ü endüstriyel tarımda kullanılmaya başlanacak. Yani bir de kapitalizmin doğaya karşı sistematik bir savaşı söz konusu. Özellikle Suriye ve Irak’ta Kürt bölgelerine dönük olarak gördüğümüz, suyun egemenler tarafından yönü değiştirilerek, kesilerek, baraj yapılarak bir terbiye aracı olarak kullanılması da bir savaş aracıdır ama aynı zamanda sivillerin hayatına kast ettiği için de insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Su canlıların yaşam hakkı ile birebir bağlantılı olarak ele alınması gereken en temel insan haklarından bir tanesi. Suyun silah ve terbiye yöntemi olarak kullanılması kabul edilemez. Su herkes için erişilebilir, güvenli ve yeterli olmalıdır.”
Su üzerinde Türkiye’nin egemenlik tutumu
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani’nin Türkiye’ye gelmesini ve su sorunu meselesini ele almasını on yıllardır süren bir anlaşmazlığa dayandığını anımsatan Ecehan, Dicle-Fırat havzasındaki suyun eşit bölüşümünün Türkiye tarafından kabul görmediğini aktardı. Ecehan, doğal kaynakların paylaşımında egemenlik düşüncesinin reddedilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Dicle, Irak’ın ana su kaynaklarından bir tanesi ve on yıllardır uluslararası ve çift taraflı anlaşmalarla Fırat ve Dicle’deki suyun çok taraflı ve eşit kullanımı hakkında belirli uzlaşma ve dayatmalarla yürütülen bir süreç söz konusu. Irak, Dicle-Fırat havzasındaki suyun tüm ara kıyı paydaşları tarafından eşit biçimde paylaşılmasını savunuyor ancak tahmin edersiniz ki suyun kaynaklandığı bölge olan Türkiye’nin böyle bir derdi ve yaklaşımı yok. Türkiye, Irak’ın çoğunluğu Saddam Hüseyin zamanında yapılan barajların bakımsızlığı ve yetersizliğinin su yönetimi sorunları doğurduğunu ve Irak’ın su sorununun su yönetimi planlaması ile ilgili olduğunu savlıyor. Bu bakımdan Sudani’nin ziyareti son yüzyıl ortalamasının yüzde 35’ine düşen Fırat ve Dicle sularının kullanımı ile ilgili önemli bir gündemdi” sözlerini kullandı.
‘Tüm askeri operasyonlara son verilmeli’
Askeri operasyonların yanı sıra suyunda bir savaş silahı olarak sivil halka karşı kullanılmasının uluslararası hukukta da savaş suçu olarak nitelendirildiğinin altın çizen Ecehan, hem askeri operasyonlara hem de su egemenliğine son verilmesi gerektiğini vurguladı. Ecehan, son olarak şunları söyledi: “Bence doğal kaynakların kullanımının sınırsızmışçasına gibi davranılmaması birinci prensip. Ama konuyla ilgili ikinci prensip de doğal olmayan ülke sınırlarının, doğal kaynakların paylaşımında bir egemenlik hakkını doğurduğu düşüncesini reddetmek olmalı. Bizim söyleyeceğimiz ülke içinde ve dışında tüm askeri operasyonlara da son verilmesi olmalıdır. Onun dışında elbette operasyon ya da savaş sırasında temiz suya erişimin kasıtlı olarak engellenmesi, sivil insanların hastalanmasına veya ölmesine yol açıyor. Bu siyasi cinayettir, vahimdir, insanlık dışıdır, kabul edilemez. Ve zaten uluslararası hukuka göre de savaş suçları arasında sayılmaktadır.”
Muğla’ya bağlı Bayır ve Deştin mahallelerinde kurulmak istenen “Entegre Çimento Fabrikası” projesinin ruhsat alanında inceleme gezisi yapan uzmanlar, proje sahasının yerinin yanlış olduğunu ve hayata geçmesi durumunda çevreye geri döndürülemez zararlar vereceğini belirtti.
Muğla’da Deştin ve Bayır mahallelerinden kurulmak istenen “Entegre Çimento Fabrikası ve Hammadde Ocakları” projesine verilen “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu” kararına açılan dava kapsamında 23 Şubat 2023 tarihinde mahkeme kararıyla bilirkişi keşfi yapılmıştı.
Bilirkişi heyeti, raporunu keşiften bir ay sonra sunması gerekirken ek süre talebinde bulunmuş ve mahkeme heyete raporunu sunması için 60 gün ek süre vermişti. Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) Menteşe Meclisi, Deştin Çevre Platformu ve Bayır Çevre Komitesi bir açıklama yaparak, çimento fabrikasının inşaat sahasında çalışmanın devam ettiğini vurgulamış ve ÇED olumlu karının yürütmesinin durdurulmadan ek süre verilmesini eleştirmişti.
Bunun üzerine, çimento fabrikasına karşı duran platformlar, 25 Mart 2023 tarihinde projenin ruhsat sahası içinde uzman kişiler eşliğinde inceleme gezisi yaptı. Çalışmaya Prof.Dr. Doğan Kantarcı, Yüksek Jeoloji Mühendisi Eşref Atabey, Biyolojik Çeşitlilik uzmanı Itri Levent Erkol, Metalurji Mühendisi Cemalettin Küçük, Menteşe Kent Konseyi Başkanı Nuran Aldan, MUÇEP Menteşe Meclisi’nden Musafa Tuncaelli, Deştin ve Bayır köyünde yaşayan yurttaşlar katıldı.
İnceleme gezisi öncelikle Deştin’de çimento fabrikasına karşı kurulan nöbet çadırını ziyaret ile başladı.
Ardından ise çimento fabrikasının ruhsat sahası içindeki kalan ve fabrikaya ham maddenin alınması için açılacak taş ocaklarının bulunduğu alanda incelemeler yapıldı.
Kil ve kireçtaşı malzemelerinin alınmasının planladığı alanda incelemelerde bulunan uzmanlar projenin hayata geçirilmesi durumunda çevreye geri döndürülemez zarar verileceğini dile getirdi.
DOĞAN KANTARCI: “ÇİMENTO FABRİKASININ YANINDA MI YOKSA İNSANLARIN BESLENMESİNİ SAĞLAYAN SİSTEMİN YANINDA MI OLALIM?”
Konu ile ilgili ilk olarak Gündem Fethiye’ye bilgi veren Prof. Dr. Doğan Kantarcı, bölgedeki orman varlığına yönelik şunları söyledi:
“Buradaki ağaçlar, orman ağaçları ve orman çalıları, çalılaşmış orman ağaçları; onların çalı olduğuna bakmayın onları bırakırsanız onlar da ağaç olur; bunlar en önce bir kere oksijen üretiyor, havayı temizliyor. İkincisi çok fazla enerji üretiyor ve bunların hepsi güneş enerjisi tesisi. Solunum yaparken kullanıyor ama aynı zamanda odun hammaddesi üretiyor, enerji üretiyor. Dolayısıyla biz bu odunu çeşitli yerlerde kullanıyoruz, yakacak olarak da kullanıyoruz. Yıllarca, kömür olmadığı vakit, eskiden yakacak olarak kullanıyorduk. Bunu üretim açısından enerji tesisi olarak düşünelim. İkincisi toprağı koruyor. Çünkü burada çok yüksek yağışlar oluyor. Yani yarım saatte, bir saatte metrekareye 100 milimetre yağış oluyor. Bu ne demek, 100 milimetre? Bir metrekare alan düşünün, 100 litre suyu buraya boşaltın. Yani dört, beş teneke suyu boşaltacaksınız, tutar mı, geçer mi? Hayır geçmez ama ormanın üstüne boşaltırsanız orman bunu tepesinde tutar. Sonra yavaş yavaş damla damla aşağıya indirir. Toprağın üstüne gelirse hemen yüzeysel akışa geçer. Yüzeysel akışa geçince sel yapar. Şu gördüğünüz, yerde gördüğünüz taşlara biz erozyon kaldırımı deriz. Dikkat edin, açık yerlerde var. Ağaçların altında yok. Açık alanlarda toprağı götürmüş taşı taşıyamadığı için taş erozyon kaldırım olarak kalmış. O halde demek ki toprağımızı koruyor. Yağışı tutuyor, yavaş yavaş damlatıyor, toprağın inmesini sağlıyor. Su üretiyor. Bu suyu ne yapıyoruz? Su taban suyuna gidiyor, oradan yeraltı suyuna gidiyor. Yeraltı suyu da bu tarafta bir tane gölet var, o tarafta bir tane baraj var. Demin barajın kenarındaydık. Bu sular nerede kullanılıyor? Köylü bundan tarım yapıyor, sulu tarım yapıyor. Köylünün geliri bununla artıyor değil mi? Dolayısıyla ne yapıyoruz? Köylüyü yerinde tutuyoruz. Nüfus arttı. Bu artan nüfusu ne yapacaksınız? Ya kente göndereceksiniz, gecekondulaşmaya yahut da tarımsal alanı, tarım alanını arttıracaksınız, bu şansımız yok, alan belli. O halde tarımsal ürünü arttıracaksınız. Ne yapacaksınız? Sulu tarıma geçeceksiniz, gübre kullanacaksınız. Ürünü arttıracaksınız ki artan nüfusu geçindirebilirsiniz yoksa köyler boşalır, kentler gecekondulaşmaya döner, bugünkü beton çölleri oluşur.”
Ormanın görevlerini yerine getirdiğinde yurttaşların kazancı olduğunu söyleyen Kantarcı, “Tarımsal ürünler artıyor. Bizim ekmeğimiz oradan çıkıyor, yağımız oradan çıkıyor. Peki su? Suyumuz oradan geliyor. Dolayısıyla bu kimin malı? Kamunun malı” ifadelerini kullandı.
Ormanın yok edilerek altındaki materyalin çıkarılması ve bunun çimento fabrikası için kullanılması durumunda ise yalnızca çimento fabrikasını kuran şirketin kazanacağını dile getiren Kantarcı, “Gelir nereye gidecek? Şirktin kasasına. Kimin cebinden? Halkın cebinden. Kimin sofrasından? Bizim soframızdan. Hangi tarafı tutalım peki şimdi? 300 yıl idare eder veya 100 yıl idare eder diye çimento fabrikasını mı tutalım yoksa halkımızın yanında, insanlarımızın beslenmesini sağlayan sistemin devamında mı olalım?” dedi.
EŞREF ATABEY: “ÇİMENTO İÇİN BÖLGEDEN MALZEME ALINDIĞINDA BURADAKİ YERALTI SU KAYNAKLARINI DA YOK ETMİŞ OLUYORSUNUZ”
Yüksek Jeoloji Mühendisi Eşref Atabey ise fabrika alanını gördüğünde hayretler içinde kaldığını söyledi ve sebebini şöyle açıkladı: “Sebebi bu kadar genç ve sık kızılçam ormanı içinde bunu karar almış olmaları. Hakikaten bu tesisi buraya kurmak için çok düşünmek gerekiyor. Kalbe vurulan bir hançer gibi gerçekten bu kadar sık ormanın içinde bu tesis. Yani ben düşünmüştüm ki bazı çıplak alanlar vardır ormanlık alanlarda öyle bir yerde olduğunu tahmin ediyordum Ankara’dan bakarken. Beklediğim gibi değil. Korkunç bir manzara.”
Tesisin yapımının devam ettiğini ve ÇED raporunda çimento ihtiyacından ve projenin Muğla nüfusunun refah seviyesini yükselteceğine dair ibarelerinin bulunduğunu dile getiren Atabey, “Doğrudan doğruya ihracat yapacaklarını zaten açıklıyorlar. Güllük Limanı’ndan burada ürettikleri çimentoyu ihraç edecekler. Bir de İzmir limandan gönderecekler. Yurt içi ihtiyacı karşılamak için böyle bir fabrikaya ihtiyaç yok zaten. Yakın yerde Söke var, Denizli var, Burdur var, Antalya çimento fabrikaları var. Zaten yıllardan beri buradaki ihtiyaç buralardan karşılanıyor” dedi.
İnceleme yaptıkları yerin proje için malzeme alınacak yerin ortasında olduğunu ifade eden Atabey, çimentonun hammaddesi olan kilin burada olmadığını söyledi ve toprak yapısına dair şu bilgileri verdi:
“İllit dediğimiz farklı mika dediğimiz kayaların ayrışması ve meteor kayaların ayrışmasıyla oluşmuş, dağlardan yağış ve sellerle birden kopup gelen çakılların bloklarında birlikte karışım olduğu kırmızı renkli çamur taşıyla karışan bir malzeme. Şimdi bu malzemeyi bu şekilde aldığı zaman bunun içinde kuvars dediğimiz çok sert silis içeren kayaçlar var. Bunları birlikte öğütürlerse çok büyük maliyet getirir. Zaten sanmıyorum öyle yapacaklarını, bu örtüyü ortadan kaldıracaklar alttaki malzemeyi alacaklar. Bir yerde taş ocağı, maden ocağı ya da işte bunun gibi tesis kurulurken ilk yapılacak şey sahanın önce orman ve bitki örtüsünü ortadan kaldırmak. Burada olduğu gibi. Nitekim şu gördüğünüz bu ağaçlar bu çam ormanları tamamen kalkacak.”
Diğer yandan, her maden tesisinin bir ömrü olduğuna dikkat çeken Atabey, geride devasa bir çukur bırakıldığını, bu çukurların ise rehabilitasyonunun mümkün olmadığını söyledi. Atabey, “Taş ocakları eski haline getirme gerçek, dışı bilimsel temeli olmayan şeyler. Şu duruma göre malzeme alınacak yer, şöyle düşünün; bu alanı olduğu gibi kaldırdığınızı düşünün 10 yılda ya da 20 yılda. Bu alan tamamen olmayacak. Devasa bir çukur” ifadelerini kullandı.
Bölgenin toprak yapısının yeraltı sularının taşınması ve birikmesi için uygun özelliğe sahip olduğunu ve bir su deposuna benzediğine dile getiren Atabey, “Burada kil olsaydı belki yüzeyden sıyrılıp akıp gidecekti su. Killi toprak suyu emmez, bünyesine almaz ya da tutarsa bile alamazsınız oradan. Diyelim yeraltı su kuyusu vursanız bile oradan devamlı su alamazsınız killi toprakta zeminde. Ancak bu çamur taşı dediğimiz bu kırmızı zemin gözenekli. Gözenekli olduğu için yağacak yağmur suları bunun gözeneklerine girecektir ve su olacaktır. Altta Bayır Barajı var, burada diğer baraj var. Her iki tarafın beslenme havzası burası. Dikkat edin yağacak yağmurlar buradan aşağı havzaya doğru gidecek. Siz bu malzemeyi aldığınız zaman buradaki tüm suyu, yeraltı su kaynaklarını da ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Çevredeki tarım alanları, meyve, sebze bütün hepsi etkilenecektir” dedi.
“BURASI YIKIMI KÖRÜKLEYENLERİN HAMMADDESİNİ KARŞILAMAK ÜZERE KURULMUŞ BİR TESİSTİR”
Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük ise Türkiye’de çimento fabrikalarına karşı ilk defa dava açan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nde (TMMOB) 10 yıl yönetim kurulunda yer aldığını hatırlatarak, “Bugün 20 yıldır siyasal iktidarda olan o dönemin hükümetinin Türkiye’nin 2023 yılı çimento kapasitesinin hedefi 100 milyon tondu” dedi.
Çimento sektörünün çok fazla enerjiye ihtiyacı olan bir sektör olduğuna vurgu yapan Küçük, Türkiye’de 2021 yılında üretilen ve faturalandırılmış elektrik enerjisinin 255 milyar kilovat saat civarında olduğunu söyledi ve şöyle devam etti: “Çimento sektörü bugün Türkiye’de 100 milyon tona çıktığı zaman yirmi beş otuz milyar kilovat saat arasında enerji tüketecektir. Bu yüzde onundan fazlasına denk geliyor faturalandırılanın. Burası demek ki kendiliğinden elektrik tüketicisi bir tesistir.”
Küçük ayrıca, tesisin binlerce ton kömür yakacağını ve bu bu kömürlerin tesise başka yerlerden taşınacağının belirtildiğini söyledi. “Burası aynı zamanda bir yakma tesisidir” diyen Küçük Muğla’da halihazırda üç termik santral bulunduğuna işaret etti.
Halkın tesise ihtiyacı olup olmadığını sorgulayan Küçük, “Hayır halkın buna ihtiyacı yoktur. Beton imparatorluğunun çöken imparatorluğunun ihtiyacı olarak bugün karşımıza bunu koymuş olabilirler. Oysa biz bu beton imparatorluğundan kurtulmak, gerçek anlamda insanların kentleri nasıl yapması gerektiğini, köylerde nasıl yaşaması gerektiğini kendilerinin tartışması gerektiğini tartışırken, sermayenin birikimi ile yeni beton imparatorluklarını kurmak için de depremde acil temeller atıldığını görüyoruz. Bu çimento ihtiyacı genelde savaş sonrası yıkımı körükleyenlerin hammaddesini karşılamak üzere kurulmuş bir tesistir” dedi.
Çimento fabrikalarına geçmişte verilen mücadelelere rağmen tesislerin kurulduğunu belirten Küçük, “Bugün gelmiş olduğumuz nokta itibariyle burada büyük bir enerji tüketimi ve yakma tesisi kuruluyor. Aynı zamanda hem üstten hem de zeminden doğayı tahrip edecek, bu coğrafyayı kirletecektir. Bu bir politik meseledir, siyasi bir meseledir. Bu konuyla ilgili değerlendirmelerde ‘siyasi yaklaşıyorlar’ diyenlere evet siyasi yaklaşıyorlar. Çünkü bu kararı alanlar siyasi” ifadelerini kullandı.
Uzman ekibi buradan sonra fabrikada kullanılması planlanan kireçtaşı malzemesi bulunan alanda inceleme yapmak için yola çıktı. Yol boyunca toprak yapısını inceleyen ekip Yumaklı Köyü yakınında durdu. Burada incelemelerini tamamlayan ekip “Şifalı su” olarak bilinen kaynaktan su aldıktan sonra Kazan Göleti’ne yola çıktı.
Kazan Göleti kenarında tüm günü ve elde ettikleri verileri yorumlayan uzmanlardan Atabey, şunları değerlendirmeyi yaptı:
“Gördüğüm kadarıyla bu kil denilen -raporda kil yazılan malzeme- bizim jeolojik anlamda anladığımız kil değil. Bizim jeolojide çamur taşı dediğimiz kille karışık bir malzeme. Alüvyon yelpazesi ürün dediğimiz, yukarıdan kopup gelen, sellenmelerle, yağmurlarla yamaç aşağı gelen iri kayaç blokları, çakılları, parçalarıyla birlikte karışık bir malzeme üst kısmı. Alt kısmında masif çamur taşı dediğimiz kısım var. Bu çok geniş alan kaplıyor. Diğer malzeme de kireç taşı dedikleri malzeme. Kireç taşı, gene jeolojik anlamda sahada yok. Mermer dediğimiz kayaç türü var. Mermer, kireç taşının metamorfozi olmuş hali. Dolayısıyla kalker değil mermer olarak görünüyor. Şimdi sahada gördüğüm kadarıyla malzeme alınacak yerde karstik bir plato, çöküntü havzası oluşmuş. Tam su kaynaklarının, havzanın menba kısmında. Bu karstik kısım özellikle yağmur sularını ve kar sularını bünyesinde biriktiren, gözeneklerinde biriktiren bir yapı oluşturuyor. Oradan yeraltı sularıyla çatlak kaynakları besliyor. Dolayısıyla şu gördüğümüz barajların beslenme havzası yukarıdaki kayalar oluyor.”
Atabey, çimento fabrikasının kurulması durumunda, yıllar boyunca mevcut bitki örtüsünün kazınarak suyu tutan materyalin alınmasını, evlerimizin çatısından su depolarını sökmeye benzediğini söyledi. Bitki örtüsünün yok edilmesi ile iğli olarak ise “Burada suyun toprağa süzülüşünü sağlayan sık orman var. Yani burada başka yerde görmediğim, hakikaten çok sık ve genç orman örtüsü var. Binler değil, milyonlarca ağaç burada kesilecek. Bu da küresel ısınma anlamında; bu ağaçlar aslında karbondioksiti emen, oksijen üreten ağaçlar. Bu yönüyle de çok büyük zararı olacaktır. ‘Küresel ısınmada küçük bir alanın etkisi ne olacaktır?’ demeyelim. Her kesilen ağaç, her kesilen orman, yok edilen bir şey karbondioksitin artmasına, oksijen azalmasına yol açacağı için küresel anlamda düşündüğümüzde çok büyük zararı olacaktır” değerlendirmesini yaptı.
Projenin bölgeye çok büyük darbe vuracağını söyleyen Atabey, “Tesisini çıkaracağı tozlar, gazlar zaten çok ayrı bir etki yapacaktır. Onu anlatmaya gerek yok. O toz tüm orman örtüsüne ve tüm meyve-sebzelere zarar verecektir. Ayrıca gazlar, yakındaki yerleşimlerdeki insan sağlığını etkileyecektir. Son olarak söyleyeceğim şu; buraya hakikaten nasıl bu tesisi kurmak için izin verildiğini anlamakta güçlük çekiyorum. Türkiye’de birçok yer gördüm ama buraya bu fabrikanın -toz üreten bir fabrikanın- kurulmuş olması ve çok geniş bir alanda malzeme sahasının tasnif edilmiş olmasını ben anlayamıyorum” dedi.
ITRİ LEVET ERKOL: “DÖRT SAATLİK GEZİMİZDE ULUSAL VE ULUSLARARASI HUKUKUN NASIL AYAKLAR ALTINA ALINDIĞINA ŞAHİT OLDUK”
Biyolojik çeşitlilik uzmanı Itri Levet Erkol ise yaklaşık dört saat süren gezi boyunca ulusal ve uluslararası hukukun ayaklar altına alınması ve kamunun zarar uğratılmasına şahitlik ettiklerini belirterek şunları söyledi: “Orman Kanu’na karşı, zeytini koruma kanuna karşı, toprağı koruma kanununa karşı; Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, Ramsar Sözleşmesi’nin, Bern Sözleşmesi yani Avrupa Yaban Hayatının Korunması Sözleşmesi’nin nasıl ayaklar altına alındığına bugün şahitliğini yapan bir ekibiz aslında.”
Gezi boyunca Zeytinlikler, çam ormanları, makilikler, tarım arazileri, su havzaları, akarsular, akarsuların toplandığı küçük oluşumları gözlemlediklerini dile getiren Erkol, “Bunların tamamı aslında bu coğrafyaya, Muğla’ya yaşam veren ve burada yaşayan halkların ta Karya zamanlarından, Leleg zamanlarından beri uyum halinde yaşadıkları ortamlar. Günümüzde en fazla konuşulan şeylerden bir tanesi iklim değişikliği. Burada iklim değişikliğine dirençli bir tarım modeli aslında uygulanıyor. Susuz tarım yapılıyor, hayvancılık yapılıyor ormanın içerisinde ama diğer taraftan Türkiye henüz yeni taraf olsa bile Paris Sözleşmesi dediğimiz iklim değişikliğine uyum sözleşmesine taraf olurken diğer taraftan karbon emisyonlarını artırmak üzere daha fazla yatırım yapmaya devam ediyor. Nasıl yapıyor bunu? Muğla’ya, çeşitli yerlere baktığımız zaman termik santralleri destekleyerek, çimento fabrikaları açarak, çimento fabrikalarını besleyecek yeni taş ocakları açarak aslında daha dün taraf olduğu sözleşmeye nasıl aykırı olduğunu bugün gösteriyor” dedi.
İstanbul Sözleşmesi varken kadın cinayetlerinin devam ettiğine dikkat çeken Erkol, “Türkiye’nin geçmişten bu tarafa taraf olduğu Bern Sözleşmesi de günümüzde defakto durumda, sanki yokmuş gibi, sanki bu sözleşmeye taraf değilmişiz ve sanki bu sözleşme hükümlerine göre koruma yükümlülüğünde olduğumuz hayvan türleri, bitki türleri ve bunların doğal yaşamları yokmuşçasına ÇED raporları verilerek bir ekokırım yaşanıyor bu coğrafyada” ifadelerini kullandı.
Yaptıkları çalışmalarda ve saha gözlemlerinde onlarca hayvanın Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından korunmakla yükümlü olduğunu bildiklerini belirten Erkol, “Buna rağmen, buna göz yumularak sahte raporlarla, sahte bilirkişi raporlarıyla, yalnızca bazı şirketlerin cebini dolduracak olan ve yerelde yaşayan yurttaşların, buranın halklarını, haklarını, kamu faydasını göz ardı ederek yok oluşa sürükleyecek projeler halen imzalanıyor. Aslında burada karşı karşıya olduğumuz şey, toplu bir hukuksuzluk durumu. Hem ulusal ölçekte uluslararası ölçekte” dedi.
DOĞAN KANTARCI: “BENİM VARLIĞIMA, MİLLETİMİN VARLIĞINA VE DEVAMLILIĞINA KASTEDİYORSUNUZ”
Bugün yaptıklarının çok kritik bir olduğunu söyleyen Prof. Dr. Doğan Kantarcı, halkın gelirine ve burada yaşayan insanların, köylerin devamlılığına kasteden bir durumun söz konusu olduğunu dile getirdi.
Buradan üretilecek çimentonun ekolojik ve sosyolojik maliyetine değinene Kantarcı, “Ekolojik maliyeti ne? Ormanı kaybedeceksiniz, ormanı kaybettiğiniz vakit neyi kaybedeceksiniz? Odun üretimini kaybedeceksiniz, su üretimini kaybedeceksiniz, buradaki yaban hayatını kaybedeceksiniz. Bir sürü bitki var, bitki sosyolojisi bakımından söylüyorum; bitki alemini kaybedeceksiniz, toprağı kaybedeceksiniz. Yani sistemin yenilenebilmesini kaybedeceksiniz. Devamlılığını kaybedeceksiniz de yenilenebilmesini de yok edeceksiniz” ifadelerini kullandı.
Suyun ve tarımın devamlılığının ülkenin devamlılığı anlamına geldiğini söyleyen Kantarcı, “Çünkü tarım alanı devam ediyorsa oradaki yaşayan köylü de devam ediyor demektir. Millet de devam ediyor demektir. Siz bu devamlılığı ortadan kaldırıp da ben buradan kasama para koyacağım, firmama para kazandıracağım diyemezsiniz” dedi.
MUSTAFA TUNCAELLİ: “BİLİMİN IŞIĞINDA, DÜRÜST, NAMUSLUCA, UZMANLIK ALANLARIN HAKKINI VEREREK BİR ÇALIŞMA YAPARSA BİLİRKİŞİLER BURADAN FARKLI BİR ŞEY ÇIKACAĞINI DÜŞÜNMÜYORUZ”
Son olarak neden böyle bir keşif gezisi yaptıklarını anlatan Mustafa Tuncaelli 23 Mart’ta mahkeme karı ile gerçekleşen keşif gezisi ve keşif heyetinin raporunu teslim etmek için istediği ek süreye değinerek, “Raporların nasıl çıkacağı konusunda tam bir netliğimiz yok. Yani biz bilimin ışığında, dürüst, namusluca, uzmanlık alanların hakkını vererek bir çalışma yaparsa bilirkişiler buradan farklı bir şey çıkacağını düşünmüyoruz. Yani bizim lehimize, köylülerin, burada yaşayanların lehine, yaşam alanlarını korumaya çalışanların lehine, doğru bir bilimsel rapor çıkacağını ve bu çimento fabrikasının olumlu raporunu bozduracağımıza inanıyoruz” dedi.
Geziye katılan uzmanların öncesinde çimento fabrikası ile ilgili raporları okuyarak projeye kafa yorduklarını ve gezi sayesinde alanı görerek de tanıyabilme fırsatı bulduklarını belirten Tuncaelli, “Haklılığımızı ispat edebilmek için söylediğimiz lafların da çok doğru olması, yerinde olması lazım. O yüzden böyle bir şey kararlaştırdık platform olarak. Yani bunun içinde MUÇEP Menteşe Meclisi, Deştin Çevre Paltformu, Bayır Çevre Komitesi var. Kent Konseyi’miz de bunun için bugün çalışmamız içindeydi. Burada dava açan, burada yaşam alanları savunmaya çalışan bütün güçler ortaklaşa bilimsel çalışmalar yapan uzmanlarımızı, bilim insanlarını buraya getirip sahada çalışma yaptırmış olduk” dedi.
Yerleşim yerlerinde ortaya çıkan kontrol dışı yıkımlarda, yıkıntıların kaldırılmasında, can ve mal kayıpları dışında büyük ekolojik sorunlar oluşabilir. Birde bu yıkıntıların bilinçsizce kaldırılması taşınması ve dökülmesi depolanması koşulları çok kapsamlı ekolojik sorunlar yaratabilir. Bunun için yıkıntıların harman gibi yüklenip kaldırılmaması gerekir. Kesinlikle yerinde; ayrıştırılarak kaldırılması ve özenle taşınıp, özenle depolanıp, yeniden kullanılabilecek geri kazanımlar projelendirilmelidir. Çok çeşitli kimyasalları barındıran altyapı, işyeri, üretim tesisleri ve barınma yapıları özellikle yıkım etkisi olan depremlerden sonra dikkatlice ele alınıp tehlikeli girişimlerden uzak olunması gerekir. Yapıların barındıracağı hem yapı hem depolama hem de kullanım nedeniyle çok sayıda tehlikeli madde ile karşı karşıya olduğumuz gerçekliliği söz konudur. Bu maddeler
1.Yapılarda kullanılan kimyasalları,
Yapım aşamasında yapıyı oluşturan özellikle betonarme binalar temel olarak betondan kaynaklı olarak kum ve çakıl, çimento esaslı üretim nedeniyle silis esaslı mineralleri içermektedir. Başta silis tozları olmak üzere, yıkım sonrası oluşan tozlar havayoluyla yayılarak insan yerleşimleri ve diğer canlıların olduğu alanlarda yayılarak, solunum yoluyla ciğerler girebilir. Başta silikozis hastalığı olmak üzere çeşitli hastalıklara neden olur. Bu nedenle yıkımda ortaya çıkan tozların atmosfere yayılmadan kontrol edilmesi önemlidir. Ayrıca yoğun olarak oluşan tozlar tarımsal alanlarda da sorunlara neden olmakla birlikte, temas ettiği çeşitli kimyasalları da adsorbe yada absorbe ederek taşıyabilir.
Bina da izolasyon amaçlı kullanılan çatı ve döşeme amaçlı kullanılan malzemelerin bir kısmında Asbest söz konusudur. Asbest yine silis gibi yapı malzemelerinde toz olarak atmosfere yayılması yoğun sağlık sorunları ve çevre kirliliğine neden olur. Yayıldığı ortamlardan toparlanması zor olmakla birlikte yaratacağı sorunların hem soluma hem de hava hareketleri ile etrafa yayılması çok ağır kirliliğe sebebiyet vermesi kaçınılmazdır. Bu nedenle asbest kaynağı olarak yıkılan yapılarda yerinde tespit edilerek önlemler ile kontrol altına alınarak güvenlikli olarak depolanmalıdır.
Dekorasyon için kullanılan çeşitli boyaların yıkılan binalarda toz haline gelmesi ve değişik nedenlerle çözülmesi çok çeşitli kimyasalların oluşumuna sebebiyet verebilir. Toz olarak yayılması her türlü yeni sorunu yaratabilir olarak tedbiren kontrol altına alınmalıdır. Özellikle renklendirici kimyasallar Cr ve Pb önemli ağır metallerdir. Diğer yandan bazı dekoratif metallerin yüzey kaplamalarında Cd (kadmiyum) kullanılmıştır. Kontrolü şekilde toplanmalıdır.
2. Yapılarda kullanılmak üzere depolanmış kimyasallar.
Yapı kimyasallarının kullanılan kısımlardan çeşitli sorunların ortaya çıkması açık olarak bilinmektedir. Birde bunlara depolanmış yapı kimyasallarına dikkat çekmek gerekir. Yapıların imalatında dekorasyonunda korunmasında kullanılacak olan birçok kimyasal satış ve kullanma depolarında yapı işyerlerinde bulunduğu bilinmektedir. Bunlar kullanılmamış, solventler, boyalar, boya tozları, ağır metalli renklendiriciler, yağlar vs onlarca çeşidi yıkıntılarla birlikte beton ve diğer yıkıntılar içerisinde karışmıştır. Bunların tespiti ve ayrıştırılması, eğer bulaşmış olma durumu varsa bu malzemelerin kontrol altına alınarak doğru yerlerde bekletilmesi ve arındırma yapılması önemlidir. Bu yıkıntı maddelerinin asla doğada hava toprak su ile teması olmamalıdır.
Bu kimyasallara ek olarak çeşitli petrol bileşikleri yağlar ve yakıtların olması (mazot benzin gazyağı fuoloil) kaçınılmazdır. Bu konuda dikkatle hasar görmemiş ambalajların kontrolü olarak alınması gerekir. Hasarlı ambalajların tespiti ve yayılmasını engelleyecek şekilde kontrol altına alınacak tedbirler uygulanmalıdır.
3. Enerji sistemlerinin içerdiği kimyasallar
Yıkıma uğrayan kentlerde çeşitli yerlerde açık ya da kapalı alanlarda trafolar, jenaratörler ve değişik makine ekipmanları söz konusu olabilir. Bütün bu sistemlerin her birinin soğutma ya da aşınma yağları söz konusudur. Bunlar yine toparlanarak kontrol altına alınmalıdır. Asla yıkıntılar ile kaldırılmamalı ve kontrolsüz sahalara dökülmemelidir.
Bu sistemlerin devreye girmesi yada bağımsız olarak çeşitli kesintisiz sistemler için kullanılan akümülatörler söz konudur. Bunlar kurşun başta olmak üzere asit ve elektrot olarak kullanılmış sıvı jel konumunda kimyasallar söz konusudur. Yine akümülatörler içerisinde anot ve katot olarak kullanılan kurşun, nikel kadmiyum gibi ağır metaller bulunmaktadır. Bu malzemelerin çıkarılması taşınması hiç bir şekilde kontrolsüz işleme tabi tutulmamalıdır. Yine güneş enerjisi sistemlerinin akümülatörleri ve panelleri aynı şekilde içinde gerekli tedbirler alınmalıdır.
Aydınlatma için kullanılan birçok ampul çeşidi civa gibi ağır metaller içermektedir. Aydınlatma sistemlerinde çeşitli elektronik kartların olması da söz konusudur. Aydınlatma sistem ve malzemeleri özenle sökülmeli, kırık olarak etrafa yayılan yıkıntılara bulaşmış olduğu belirlenen kısımlar özel alanlara alınmalıdır.
4. Elektronik sistemler ve kullanılan malzemeler.
Nerdeyse her işyeri ve evimizde bulunan elektronik malzemelerin kartları reçine ve çeşitli kaplama metalleri içermekte olup, sistemin enerji kesintisinin önlenmesi için küçük akümülatör olarak bilinen pil çeşitlerinin içeriğinde bulunan ağır metaller ve çeşitli jellerin kimyasal içermektedir. Bu parçaların kontrollü bir şekilde yıkıntılardan çıkartılarak ayrıştırma alanına alınması gerekir.
5. Doğrama zemin kaplama malzemeleri
Plastik malzemeden yapılan pencere kapı bölme gibi kısımları, eski tiplerinde kurşun söz konusu olup, değişik kimyasalları da içermesi nedeniyle kontrolü şekilde ayrıştırılmalıdır. Yine zemin malzemeleri çeşitli kaplamalı parkeler, pvc ve diğer plastik kaplamaların kimyasal içerikleri yaratacağı sorunlar nedeniyle kontrollü olarak yıkıntılardan ayrıştırılmalıdır. Özellikle marley olarak bilinen pvc esaslı yer kaplamaların asbest içermekte ve yapıştırılmasında petrol ve kimyasal esaslı solisyonlar kullanılmıştır.
Doğrama ve dekoratif esaslı metallerin kaplamalarında, boyalarında çeşitli ağır metallerin olduğu söz konusudur.
Mobilya, dekorasyon ve doğrama amaçlı kullanılan kaplamalı ahşapların kaplamalarında boya ve renklendiricilerin kimyasal bileşimleri çok değişik içeriklere sahiptir.
6. İç döşeme tekstil ürünleri ve hammaddeleri
Her konut ve iş yerinde çeşitli tekstil ürünleri ve döşeme malzemeleri değişik kimyasallar içermektedir. Başta boya olmak üzere bu malzemelerin boyalarının çözünmesini ve açık alanlara atılmasına engel olunmalıdır. Ayrıştırılarak hem geri kazanımda kullanılabilir hem de kirliliği önleyici tedbirler alınmalıdır. Üretim tesislerinde bulunan kimyasalların tespiti, ambalajlı çıkarılması, hasar görenler bulaşması yayılmadan toparlanmalı, bulaştığı malzemeler özel alanlara alınmalıdır.
7. İzolasyon amaçlı malzemeler.
Çok çeşitlilik gösteren izolasyon ve yapıştırma malzemeleri çeşitli kimyasal içerikleri nedeniyle, kaldırılması taşınması ve terk edilmesi koşullarda ağır kimyasal çözünmelere neden olabilir. Doğal ve açık ortamlara terk edildiğinde hayvanlar tarafından da yem gibi yenilebileceğinden ayrıca önlem alınmalıdır.
Bütün bu belirlemeler yapıların yıkıntılarının yapı ve depolama sistemleri nedeniyle kimyasal bir karışımdır. Fiziksel olarak ayrıştırmanın bir miktar yapılabilecek koşulları sağlayarak, öğütülmeden ve karışmamasına özen gösterilerek çalışma yürütülmesi kaçınılmaz olmalıdır.
8. Beyaz eşya soğutma sistemleri
Nerdeyse her hane ve işyerinde kullanılan beyaz eşyalardan buzdolaplarının hem gaz hem de yağ barındırdığı bilinmektedir. Diğer yandan iklimlendirme sistemlerinin yağ ve gaz içeriği de önemli boyutlardadır. Bu gibi hasarlı akıntı ve kaçak olmuş malzemelerin bulaştığı parçalar tespit edilerek kontrol altına alınmalıdır.
9. Radyoaktif Paratonerler tıbbı cihazlar
Çok önem arz eden geç dönemde özensizlikleri nedeniyle sorun olan ve üzerinde bir çalışma yapılmayan, radyoaktif izotop içeren paratonerler yıkımlarda tek tek tespit edilip sorumlu olan atom enerjisi kurumlarınca kontrol altına alınmalı, uygun alanlarda depolanmalı. Ölçümleri yapılmalı, hasar görenleri varsa, yaylımına engel olunarak özel ekiplerce kontrol altına alınmalıdır. İçeriğinde Radyum izotopu ve Amerisyum izotopu bulunduğu bilinen çok sayıda paratonerler geçmiş yıllarda satılmış ve montaj edilmiş olduğu bilinmektedir. Bu kayıtların ilgili kurumlarca tespiti yapılıp tek tek toplanması asla yıkıntılarla birlikte kaldırılmaması atılmaması, hasar verilmemesi gerekmektedir.
Hastahane ve sağlık merkezlerinde hem nükleer tedavi hem görüntüleme amaçlı izotop içeren cihazlar bulunma olasılığı vardır. Bunlar faal olmayıp depolara da kaldırılmış olabilir. Geçmişe yönelik kayıtları tespit edilerek kontrol altına alınması gerekir.
10. Tarım ilaçları ve kimyasalları
Tarım faaliyeti yürütülen bölgelerimizde çok sayıda tarımsal ilaç ve kimyasallar satı yapan ticarethane, depo olması söz konudur. Bütün bu yapılar belirlenerek bu ilaç ve kimyasallar kontrolü şekilde ambalajı bozulmadan çıkarılmalı, ambalajı bozulanlar ve yıkıntılara karışanlar bulaştığı malzemeler ile özel alanlara alınmalıdır.
11.Eczane, hastahane ve sağlık kimyasalları depoları
Yıkımlar içinde eczane ve ilaç depoları bulunabilir. Ayrıca ilaç hammaddesi kimyasallar da olabilir. Yine hastahanelerin yıkıntılarında birçok ilaç ve ilaç içeriği kimyasallar olması söz konusudur. Her bir ilacın bir kimyasal olduğunu bilerek bütün yıkıntılarda çok dikkatlice ayrıştırma uygulayıp, ambalajlı şekilde alınmaları sağlanmalıdır. Yine dağılan ve akan ambalaj hasarlılar bulaştığı kısımla kontrol altına alınmalıdır.
12. Evsel temizlik maddeleri ve kimyasalları
Her türlü işyeri ve evimizde temizlik ve hijyen için kullanılan ürünlerin ve hammaddelerinin bir çoğu kimyasaldır. İçerikleri açısından kontrol altına alınmalıdır. Bu ürünlerin ve hammaddelerinin hem evlerimizde, satışı yapılan market ve işyerlerinde, depolarda yıkıntılar altında kalması, hasar görmesi akması gibi sorunlar kaçınılmazdır. Bütün bu madde ve ürünler kontrol altına alınmalı, hiçbir şekilde doğaya yayılmasına izin verilmemelidir. Diğer yandan kozmetik ürünlerin satış ve depolanması da bu şekilde ele alınmalıdır.
13.Çeşitli petrol ürünleri ve yakıt depoları
Yıkımın olduğu bölgelerde bunan yapılarda yakıt amaçlı, bakım amaçlı çeşitli petrol ürünleri yağlar vs olması söz konusudur. Bu tip ürünlerin olabileceği yerlerde kimyasallar gibi işlem yapıp konrtollü bir şekilde ürünleri ve hasarlı malzemeleri toparlamak gerekir.
Genel olarak her insanın düşündüğünde basitçe aklına getirebileceği yüzlerce kimyasal yıkıntılarda depolarda, ambalajı, hasarlı, akmış durumlarda olması söz konusudur. Yıkıntılarda tozlaşma, taşıma ve kaldırma ile başka yerlere nakledilmesi tehlike arz eder. Yayılıma sebep verir. Bu nedenle hiçbir yıkıntı makinelerle karıştırılarak aralara yüklenerek nakledilmemelidir.
HER YIKINTI KENDİ BULUNDUĞU ALANDA AYRIŞTIRILMALI, SÖZ KONUSU İÇERKLERİNE GÖRE DETAYLI VE ÖZENLİ ÇALIŞMA İLE GERİ KAZANILACAK ŞEKİLDE BELİRLENMİŞ DEPOLARA KALDIRILMALIDIR.
DEPOLAMA ALANLARINA GİDERKEN BİLE ÇOĞU SINIFLANDIRILMIŞ OLARAK GİDECEĞİNDEN; KONTROLU DAHA GÜVENLİ VE KOLAY OLACAKTIR.
TOPRAK, SU HAVA TEMASI OLMAMALI.
ŞU AN YAPILAN UYGULAMALAR GİBİ AÇIK ALANLARA ÖZELLİĞİ NE OLURSA OLSUN YIĞILMAMALI, ATILMAMALIDIR.
Her yıkıntıya toz olmasın diye su sıkılmamalıdır. Hm kimyasal yayılmasına hem değişik yeni kimyasalların oluşmasına ve bulaşmasına neden olabilir.
Acele olarak depolanan bu malzemelerde ileride kaçınılmaz olarak ortaya çıkabilecek yangınlar nedeniyle çok çeşitli ve kayıtlarda isimlendirilmemiş zehirli gazların yayılması hem hava su toprak kirliliğine, kısa sürede canlıların ölümüne bile neden olabilecektir.
Hasarlı ve yıkılması gereken yapılar için bütün bu işlemlerden sonra yeniden aynı işlemler uygulanmalıdır.
ÖZETLE ANLATMAYA ÇALIŞTIĞIM BU BİLGİLERE DAHA NİCELERİ EKLENEBİLECEĞİNİ BİLEREK; ÇEŞİTLİ PLANLAR DOĞRULTURUNDA, ANALİZ EDİLEREK İŞLEM YAPMAK ÖNEM İÇERMEKTEDİR. YOKSA GELECEĞİMİZ YOK EDİLMEKTEDİR.
Antakya’da kentsel ve arkeolojik sit alanlarındaki tescilli ve tescilsiz tarihi binaların enkazının ‘temizlik’ yaparcasına kaldırıldığına işaret eden örgütler, önlem alınması çağrısında bulundu.
Depremin vurduğu Antakya’daki tarihi binaların enkaz kaldırma işleminin acilen durdurulması için ilgili bakanlıklara başvuru yapıldı. Antakya Tarihi Kent Merkezi’nde, henüz tescilli yapıların bile koruma altına alınamadığına dikkat çeken sivil toplum örgütleri, ağır iş makinalarıyla ve çok hızlı bir enkaz kaldırma çalışması yapıldığına işaret ederek ilgili bakanlıklara başvuru yaptı. Arkeolojik ve kentsel sit alanı olan tarihi kent dokusu içinde 600 civarında tescilli, 1300’e yakın tescile değer yapı bulunduğuna dikkat çekilen başvuruda, bu yapıların tümünün “kontrollü enkaz kaldırma” kapsamına alınması talep edilerek, “Bu önlemler alınmadan sürdürmekte olduğunuz ‘temizlik’ harekâtı, yüzlerce yıllık Roma, Memlük, Osmanlı, Fransız mandası dönemi, erken Cumhuriyet ve Modern Miras dokusuna ait yapıların kalan izlerini de yok edecektir” denildi.
Depremin vurduğu illerin başında gelen Hatay’ın tarihi kent merkezi olan Antakya ilçesinde yürütülen acele enkaz kaldırma çalışmaları sırasında koruma altındaki tescilli yapıları ve tescile değer durumdaki yüzlerce yapının kalıntılarının yok edilmemesi için sivil toplum örgütlerinden ortak açıklama yapıldı.
KORUMA ÖRGÜTLERİ VE PLATFORMLAR HAREKETE GEÇTİ
Hatay Ortak Meselemiz Platformu, Yeniden Antakya Platformu, Antakya Kültürel Mirası Koruma Derneği, Antakya Medeniyetler Korosu, Korder- Koruma ve Restorasyon Uzmanları Derneği, Mimarlar Derneği 1927, Çekül Vakfı Türk Serbest Mimarlar Derneği, Tarihsel Çevre ve Yapı Korumacıları Derneği ve Anadolu Sanat Tarihçileri Derneği gibi sivil toplum örgütlerinin imza koyduğu ortak bildiride, Antakya tarihi kent merkezindeki enkaz kaldırma işleminin acilen durdurulması istendi.
İKİ AYRI BAKANLIĞA YAZILI BAŞVURU YAPILDI
Antakya Tarihi Kent Merkezi’nde, henüz tescilli yapılar bile koruma altına alınamamışken, ağır iş makinalarıyla, çok hızlı bir enkaz kaldırma çalışması yapılıyor. Yerel platformlardan paylaşılan fotoğraf ve videolar üzerine bir araya gelen koruma platformları, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na başvuruda bulunarak Antakya’nın tarihi kent merkezindeki enkaz kaldırma çalışmalarının acilen durdurulmasını talep ettiler.
Enkaz kaldırma çalışmalarında alanda adeta “temizlik” yapıldığına işaret edilirken söz konusu bölgede tescile değer olan 1500’e yakın yapı bulunduğu kaydedildi. Enkaz kaldırma çalışması yürütülen alanın Kentsel Sit, 1. Derece Arkeolojik ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı statüsünde olduğuna dikkat çeken sivil toplum örgütleri, kalıntıların büyük özenle ve uzmanlar eşliğine kaldırılması halinde, birçok tarihi yapıda bulunan özgün yapı duvarı, dolaplar, tavanlar ve oymalı taşlar gibi değerli elemanların yeniden onarımlarda kullanılabileceğine işaret ediyor.
‘ÜLKENİN YETİŞMİŞ KADROLARI DESTEK VERMEK İÇİN DAVET BEKLİYOR’
Koruma Platformlarının yaptığı ortak açıklamada, konuyla ilgili yapılması gerekenler de sıralanıyor. Enkaz alanının büyüklüğünü, iş gücü yetersizliğini, enkazlar altında halen cenazeler olmasının yarattığı zorlukları bildiklerini söyleyen platformlar, ülkenin tüm yetişmiş kadrolarının bu konuda destek vermek üzere göreve davet beklediğini hatırlatarak acil olarak yapılması gerekenlere dikkat çekiliyor.
ENKAZ KALDIRMA İŞLEMLERİ İLGİLİ KANUNA GÖRE YAPILMALI
Buna göre 1 Nisan 2023’den itibaren Antakya’da kentsel ve arkeolojik sit alanları içindeki enkaz kaldırma işleminin durdurulması, Antakya Koruma Amaçlı İmar Planı ile tespit edilmiş tüm tescilli ve geleneksel (tescile önerilen) yapıların emniyet bandı ve tabelalarla işaretlenerek enkazlarının koruma altına alınması isteniyor. Kentsel ve arkeolojik sit alanlarında yapılacak tüm enkaz yetkisinin Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkisinde yürütülmesi gerektiğine işaret edilen açıklamada, tüm enkaz kaldırma iş ve işlemlerinde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda öngörülen, kural ve koşullara uygun davranılması talep ediliyor.
ÇOK SAYIDA MESLEKİ KORUMA ÖRGÜTÜ VE PLATFORM İMZA KOYDU
Hatay Ortak Meselemiz Platformu, Ortak Akıl Antakya Platformu, Hatay Turizm Derneği, Hatay Fotoğraf Sinema Derneği, Buradayız Hatay Derneği, Yeniden Antakya Platformu, Antakya Kültürel Mirası Koruma Derneği, Kadop-Kadim Antakya Dostları Platformu, Nehna, Alikev, Ayhan Kara Vakfı, Hatay Kültür Sanat Edebiyat Platformu, Antakya Medeniyetler Korosu, Hatay Sosyal ve Kültürel Kalkınma Derneği Korder- Koruma ve Restorasyon Uzmanları Derneği, Mimarlar Derneği 1927, Çekül Vakfı Türk Serbest Mimarlar Derneği, docomomo_Türkiye Ulusal Çalışma Grubu, Europa Nostra Türkiye, Tarihsel Çevre ve Yapı Korumacıları Derneği, Anadolu Sanat Tarihçileri Derneği gibi mesleki STK ve koruma platformları tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın ilgili birimlerine iletilen başvuru dilekçesinde şu ifadelere yer verildi:
‘ÖNLEM ALINMAZSA YÜZLERCE YILLIK KENTSEL MİRAS YOK EDİLECEK’
“Antakya Tarihi Kent Merkezi’nde, henüz tescilli yapıların koruma altına alınması bile tamamlanamamışken, ağır iş makinalarıyla ve çok hızlandırılan bir enkaz kaldırma çalışması yapılmakta olduğu belgelenmiştir. Kentsel, 1. Derece ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı içinde yer yer ‘temizlenmiş’ alanlar açma uğruna, tescilli ya da tescile değer nitelikteki yapı kalıntıları hızla yok edilmektedir. Sit Alanları içindeki enkaz kaldırma çalışması, herhangi bir yerleşmedekine benzememelidir. Süratli ve kontrolsüz yapılmamalıdır Kentsel Sit Alanı içinde 600 civarında tescilli, 1300’e yakın tescile değer yapı vardır. Bunlar Koruma Amaçlı İmar Planı ile tespit edilmiş durumdadır. Bu yapıların tescilli olma şartı aranmadan tümünün sahada işaretlenerek ‘kontrollü enkaz kaldırma’ kapsamına alınmaları gereklidir. Bu önlemler alınmadan sürdürmekte olduğunuz ‘temizlik’ harekâtı, yüzlerce yıllık Roma, Memlük, Osmanlı, Fransız mandası dönemi, erken Cumhuriyet ve modern miras dokusuna ait yapıların kalan izlerini de yok edecektir.”
ENKAZ KALDIRMA SIRASINDA YAPILMASI GEREKENLER
Depremin ardından yaşanan zorlu süreçte kültür varlıklarının daha fazla zarar görmemesi için yapılması gerekenlere de değinen Koruma Platformları, bununla ilgili atılması gereken adımları şöyle sıraladı:
Deprem sonrası müdahalelere esas oluşturmak üzere, sit alanları ile tescilli veya tescilsiz kültürel miras niteliğinde yapıların konumları ve sınırlarını gösteren haritalar ilgili kurum ve kuruluşlara ivedilikle iletilmeli; bunlarla ilgili yerinde gerekli işaretlemeler yapılmalıdır.
Bu alanlarda tespit, değerlendirme ve enkaz kaldırma çalışmaları çok büyük bir hassasiyetle, enkaz sahibine de haber verilerek ve mutlaka uzman gözetiminde gerçekleştirilmeli; bu alanlara ağır iş makineleri sokulmamalıdır.
Enkaz kaldırma işlemi öncesi mutlaka fotoğrafla detaylı belgeleme yapılmalıdır.
Yıkılmış ve büyük oranda hasar görmüş kültür varlıklarının yapı malzemeleri, onarım ve restorasyon çalışmalarında kullanılabilecek ve yıkılan yapılardan izler taşıyan değerli nesnelerdir.
Kültür varlıklarına ait kalıntıların, ulaşımı aksatması ya da çevre için tehlike yaratması durumunda öncelikle parseli içinde toplanarak istiflenmesine, başka bir yere taşınmaması; başka bir yere taşınmasının zorunlu olduğu durumlarda diğer molozlardan ayrıştırılarak (ayrı bir alanda ve mümkün olduğunca yapı ve yapı adası bazında ayrı ayrı tasnif edilerek) saklanması; ayaktaki tehlike arz eden yapı ve yapı kalıntılarını yıkmak yerine mümkün olduğunca askıya alınarak yerinde tutulması, yerleşmenin özgünlüğünün korunabilmesi açısından önemlidir. Bu konu enkaz kaldırma çalışmalarına acilen dâhil edilmelidir.
Hollanda’da çevre kirliliğini önlemek amacıyla teneke kutularda satılan içeceklerden depozito alınması uygulaması başladı.
Teneke kutu başına 15 cent depozito alınacak. Bu yöntemle her yıl milyonlarca kutunun çevreye atılmasının önüne geçilmesi amaçlanıyor.
İçecek üreticileri ve süpermarketlerin, pahalı ve karmaşık olacağı gerekçesiyle karşı çıktığı depozito uygulaması, hükümetin ısrarı sonucu 1 Nisan itibariyle yürürlüğe girdi.
Yaklaşık 5 bin süpermarkette boş teneke kutuları teslim noktaları oluşturuldu. Ayrıca akaryakıt ve tren istasyonları ile spor kulüpleri gibi yaklaşık 22 bin farklı noktada da teneke kutular iade edilebilecek.
Hollanda Çevre Merkezi’ne göre, bir alüminyum kutunun doğada parçalanması 50 yıldan fazla sürüyor.
AMED – Mezopotamya Ekoloji Hareketi, “Bir fidanla yaşama sahip çık” şiarıyla geçen yıl başlatmış olduğu fidan dikme etkinliğini, bu yıl depremde yaşamını yitirenlere adayacak.
Mezopotamya Ekoloji Hareketi, yaptığı yazılı açıklamada geçtiğimiz yıl başlattıkları “Bir fidanla yaşama sahip çık” fidan dikme etkinliğini, bu yıl da depremde yaşamını yitirenlere adadıklarını belirtti. Açıklamada, 1 ve 10 Nisan tarihleri arasında, Kürdistan ve Türkiye’nin her alanında “Tu jî darekê biçîne, jiyanê şîn bike /Sen de bir ağaç dik, yaşamı yeşert” sloganıyla, ekoloji örgütleri, sivil toplum örgütleri ve tüm halklara kampanyaya katılım ve destek çağrısında bulunuldu.
‘İNSANSIZLAŞTIRMA POLİTİKASI YÜRÜTÜLÜYOR’
Açıklamada şöyle denildi: “Sistemin, Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında ormanları katleden, özellikle Kürdistan coğrafyasında ormansızlaştırma politikalarıyla bütünüyle yaşamın tasfiye edilmeye çalışılmasıyla karşı karşıyayız. Kürdistan’da yürütülen sıcak savaş sürecince yok edilen ormanların yanında, son yıllarda ‘Güvenlik bahanesiyle’ binlerce ağaç köklerinden sökülüyor, ormansızlaştırma, insansızlaştırma , ‘yok etme’ politikaları devam ettiriliyor.
HAFIZAYI SİLMEYE DÖNÜK EYLEMLER
Tıpkı ormanlara müdahale edildiği gibi, kentlere, kırsal alanlara, tarım alanlarına politik ve rant odaklı sebeplerle, bir devlet pratiği olarak şirketleşen iktidar eliyle, sistemin yaygınlaştırılmaya çalışması, doğayı yok ettiği gibi bütünüyle hafızayı silmeye dönük eylemler gerçekleştirilmektedir. Doğadan kopuk, hiyerarşik alınan kararlarla kapitalizmin yüzü tüm alanlara sirayet ettirilmektedir.
POLİTİK SEBEPLERİ BARINDIRMAKTADIR
6 Şubat’ta Pazarcık merkezli gerçekleşen ve birçok yeri etkileyen deprem; sistemin ranta dayalı mekanizmalarıyla felakete dönüşmüştür. On binlerce insan ve canlı yaşamını yitirmiş, yaşam alanları adeta yok olmuştur. iktidarın, bu felaketin ardından yine aynı akılla, demokratik ve ekolojik olmayan yöntemlerle hızlıca bir yapılaşma sürecine girmesi içerisinde yine aynı rant odaklı ve politik sebepleri barındırmaktadır. Yaşanan deprem felaketini de, yitirdiğimiz canları da unutmayacağız.”
Deprem bölgesinde tarımsal üretime başlamak için acilen 112 milyon dolar gerek
6 Şubat depremlerinde tarımsal üretimin yüzde 20’den fazlasının zarara uğradığını, sektörde maddi hasarın 1,5 milyar dolar kaybınsa 5,1 milyar dolar olduğunu saptayan FAO, aileleri desteklemek ve üretime başlamak için 112 milyon dolar istiyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 6 Şubat depremlerinin Türkiye ve Suriye’deki tarımsal üretime verdiği zararı ve uzun vadeli ve dolaylı etkileri izlediği raporunu yayımladı.
FAO raporunda, “Türkiye’deki etkiyle ilgili ilk değerlendirmeler[in], mahsuller, hayvancılık, balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği de dahil olmak üzere tarıma ve etkilenen bölgelerdeki kırsal altyapıya ciddi zararlar verildiğini göster[diğini]” belirledi.
Türkiye tarımsal üretiminin yüzde 20’sinden fazlası zarar gördü
FAO 6 Şubat depremlerinin Türkiye’nin “verimli hilali” olarak bilinen, tarımsal GSYİH’nin yaklaşık yüzde 15’ini üreten ve Türkiye’nin tarımsal gıda ihracatının yaklaşık yüzde 20’sini sağlayan bölgede 15,73 milyon insanın yaşadığı 11 önemli tarım kentini ciddi olarak etkilediğini saptadı.
Deprem bölgesi halkının üçte birinden fazlası kırlarda yaşıyor
Rapor depremlerden “en çok etkilenen bu illerdeki nüfusun üçte birinden fazlası[nın] kırsal alanlarda yaş[adığını] ve geçimlerini sağlamak için tarıma dayan[dığını]” saptayarak “bozulan tedarik zincirleri ve finansal zorluklar[ın], kırsal kesimdeki ailelerin üretim girdilerine erişme ve bunları karşılama mücadelesini şiddetlendirerek, temel ihtiyaçları[nı] karşılayamamaları ve ailelerinin geçimini sağlayamamalarına neden ol[duğunu]” saptıyor.
Maddi zarar 1,3 milyar dolar, kayıp 5,1 milyar dolar
Depremlerin tarıma yönelik etkileri üzerindeki ilk değerlendirmelerde ön tahminlere göre, sektör 1,3 milyar dolarlık maddi zarar ve 5,1 milyar dolarlık kayba uğradı. Hasar, tarımsal altyapı, hayvancılık ve mahsuller türünden tamamen veya kısmen tahrip olmuş fiziksel varlıkların ve stokların yerlerine konma veya onarım maliyetini ifade ederken kayıp, depolanmış mahsullerin yok olması nedeniyle gıda varlığının azalması ve gıda fiyatlarının artışı gibi hasarın ekonomik ve üretime dönük etkilerinin ifadesi olarak değerlendiriliyor.
Hayvancılık da büyük darbe aldı
Raporda, depremlerin “Çöken binaların, faaliyette olmayan gıda sektörü yapılarının, zarar görmüş mahsullerin ve depolama tesislerinin yanı sıra, geniş hayvancılık bölgelerini vurdu[ğu], ahırları tahrip etti[ği] ve hayvan kayıpları ve sakatlanmalarına yol açtığı” tespit ediliyor.
Bu arada “balık üretimi[nin] de tehlikeye girdi[ği], 34 balık çiftliği ve üç balıkçı limanı[nın] etkilendi[ği] ve kilit [önemdeki] balık türlerinin kaybedildiği” tespit ediliyor. Bu alanda en çok zarara “küçük balıkçılar ve su ürünleri üreticileri”nin uğradığı, “çalışmalarını sürdürememeleri nedeniyle önemli gelir kayıplarına uğrayacak[ları” kaydediliyor.
FAO alarm verdi
BM Gıda ve Tarım Örgütü deprem bölgesindeki durumu şu sözlerle değerlendirdi: “Bölgede tarımsal girdilere erişim giderek zorlaşmış, işgücü kayıpları ve kıtlığı nedeniyle çok sayıda tarım ve hayvancılık faaliyeti durma noktasına gelmiştir. Bu güvencesiz durum, yaz hasat mevsimi yaklaştıkça daha fazla endişe uyandırmaktadır.”
Çiftçiler: Çok geç olmadan gübreye ihtiyacımız var
Çiftçilerle yaptıkları görüşmelere de yer veren rapor, Gaziantep Nurdağı’ndan çiftçi Mesut Özer’in gözlemlerini aktarıyor: “Yağışlar sona ermeden ekim yapmak, sulama kanallarımıza ve tarımsal altyapımıza verilen zarar göz önüne alındığında, önümüzdeki yıl için sağlıklı bir ürün sağlamak için tek şansımızdır. Artık çok geç olmadan gübreye ihtiyacımız var.”
FAO’nun çağrısı: Acilen 112 milyon dolar gerek
FAO, Türkiye’deki depremden etkilenen ailelere ve topluluklara acil ve uzun vadeli destek sağlamak için acilen 112 milyon dolar istiyor. Buna, Şubat ayında yayınlanan Birleşmiş Milletler Türkiye Flaş Çağrısı kapsamında 900 bin kırsal kesim insanına hızla nakit, hayvancılık ve tarımsal destek sağlamak için 25 milyon dolar da dahil.
FAO, bugüne kadar Acil Durum ve Rehabilitasyon Faaliyetleri Özel Fonu (SFERA) ve iç kaynakları aracılığıyla bu gereksinimlerin sadece 1,5 milyon dolarlık kısmını karşılayabildi.
FAO Orta Asya Alt Bölge Koordinatörü ve FAO’nun Türkiye Temsilcisi Viorel Gutu, çiftçilerin taleplerini dünya kamuoyunun gündemine taşıyor: “Dikim sezonu son tarihi yaklaşıyor. Gübre ve tohum sağlayarak çiftçilerimizi acilen desteklememiz gerekiyor” dedi “Bu, bu yıl mahsul üretim seviyelerini korumak için tek şansımız. Ayrıca sağlıklarını ve üretkenliklerini korumak için hayvanlara yem sağlamamız gerekiyor.”
FAO’nun Suriye’deki hasar ve kayıplara ilişkin değerlendirmesinin, depreme yanıt verme planı ve stratejisiyle birlikte yakında açıklanması bekleniyor.
Genç İklim Hareketi, ülkedeki iklim krizine dikkat çekerek, “Seçim vaatlerine deprem ve iklim krizinin de eklenmelidir. Çocuklara ve gençlere söz hakkı verilmiyor. Bu nereye kadar devam edecek” dedi.
Genç İklim Hareketi adı altında bir araya gelen gençlik grupları, “Depremlere ve iklim afetlerine dirençli bir Türkiye” sloganıyla İstanbul Kadıköy’deki Gazhane Müzesi önünde açıklama gerçekleştirdi. Yüzlerce gencin katıldığı açıklamada, “Gençlerin adayı ol seçimlerde iklimi unutma” pankartı açarak, “İklimi değil sistemi değiştir” ve “Şirketleri değil gezegeni kurtar” sloganları attı.
Açıklamayı, İklim Değişmeden Değiş Ekibi’nden Dicle Naz Yazman, İklim Öncüleri Ekibi’nden Damla Yiğit ve İklim İçin Türkiye Ekibi’nden Enver Furkan Karaer yaptı.
“SİYASİ PARTİLER VE MİLLETVEKİLLERİNDEN BİLİMİ DİNLEMELERİNİ İSTİYORUZ”
Fotoğraf: MA
Gençlerin tüm adaylardan ve siyasi partilerden taleplerinin net olduğunu belirten Dicle Naz Yazman, seçim vaatlerine deprem ve iklim krizinin de eklemeleri gerektiğini söyledi. 11 kenti etkileyen ve on binlerce kişinin yaşamını yitirmesine neden Mereş merkezli depremlerin tehlikeleri gündeme getirmeye çalışan bilim insanlarına kulak verilmemesinden dolayı büyük bir yıkıma neden olduğunu söyledi. Yazman, “Bu afet sonrasında ülkece fark ettik ki; alanında uzman bilim insanlarını dinlenmediğinde, doğa olayları felakete dönüşüyor. Bilim insanları yıllardır iklim krizi ile ilgili uyarılarda bulunuyor, karar alıcılar ise bu ikazlara yine kulak vermiyorlar. Bizler, iklim krizinin de benzer bir felakete dönüşmesini engellemek istiyoruz. Bu sebeple tüm adaylar, siyasi partiler ve milletvekillerinden bilimi dinlemelerini istiyoruz” dedi.
“GENÇLERE SÖZ HAKKI VERİLMİYOR”
Fotoğraf: MA
İklim krizi ve depremle mücadelenin seçim vaatleri arasına alınmasını isteyen Yazman, “İhmalkarlığın ne düzeyde felaketlere sebep olduğunu çok acı bir şekilde gördük. Her sabah dünden daha kötü habere uyanmaktan çok yorulduk. Biz, çocuklara ve gençlere söz hakkı verilmiyor. Bilim insanları dinlenmiyor. Bu böyle nereye kadar devam edecek?” diye sordu.
“GENÇLERE KULAK VERİLSİN”
Gelecekleri hakkında büyük kaygılar yaşadıklarını kaydeden Damla Yiğit de şunları belirtti: “Tüm bu yaşananlara, biz iklim aktivistlerinin ‘imdat’ çağrısına ne zaman kulak verilecek? Tüm bunlara karşı 6 gençlik ekibi olarak, Change.org’da, adayların iklim afetleri ve depremlere yönelik etkin politikalar oluşturmaları ve iklim krizi ile mücadelede somut vaatler vermelerini talep eden bir imza kampanyası başlattık. Kampanyamıza herkesin desteklerini bekliyoruz. Sesimizi duyun.”
Daha sonra konuşan Enver Furkan Karaer ise, yenilenebilir enerji kaynakları konusunda Türkiye’nin inanılmaz bir potansiyele sahip olduğunu ifade ederek, Kazdağları’ndaki, Akbelen’deki madenler, Akkuyu’daki nükleer santral reva mı?” diye sordu. (İstanbul/MA)