Ana Sayfa Blog

Sinop’ta İki Cephe: Bakır mı, Nükleer mi?

Karadeniz’in bu küçük şehrinde yıllar içinde birikmiş bir direniş var. Bir yanda Boyabat’ın dağ köylüleri, arazilerini Cengiz Holding’e kaptırmamak için hukuk savaşı veriyor. Öte yanda Sinop halkı, kıyısına yaklaştırılmak istenen nükleer santralin gölgesinde her yıl meydanı dolduruyor. İkisi farklı mücadeleler gibi görünse de aynı soruya yanıt arıyor: Kim için?


Türkiye’nin kuzeyinde, Karadeniz kıyısında konumlanan Sinop, uzun süredir doğasını koruma çabası içindeki bir il. Ancak bu çaba, son yıllarda giderek daha somut iki tehdidin baskısıyla yürütülmek zorunda kalıyor: Boyabat ilçesindeki bakır madeni projesi ve onlarca yıldır gündemde olan nükleer santral planları. Bu iki konu, farklı coğrafyalarda ve farklı sektörlerde gelişiyor; ama her ikisi de yerel halkın rızası alınmadan, devlet mekanizmasının hızla devreye sokulmasıyla hayat buluyor.

Gabar’dan Kurusaray’a: Madenci Cengiz Boyabat’a Geliyor

Sinop’un Boyabat ilçesine bağlı Kurusaray köyü yakınlarında, Cengiz Holding’in bağlı kuruluşu Eti Bakır, yıllardır bir bakır madeni kurmak için çalışıyor. Proje küçük çaplı değil: 897 hektarlık bir alana yayılması planlanan maden, ilk aşamada 250.000 ağacın kesilmesini öngörüyor. Söz konusu alan, köylülerin kuşaklar boyu kullandığı tarım ve mera arazilerini, içme suyu havzalarını ve orman ekosistemini kapsıyor.

Proje, Mayıs 2025’te Çevre Bakanlığı’na ÇED başvurusuyla başvuru yapıldığı gün sürecin hemen başlatılmasıyla kamuoyunda dikkat çekti. İklim Haber’in “jet yanıt” olarak nitelendirdiği bu hız, bakanlığın bağımsızlığı konusunda soru işaretleri doğurdu. Süreç hızla ilerledi; Aralık 2025’te 4500 sayfalık Nihai ÇED Raporu sunuldu ve 20 Ocak 2026’da Çevre Bakanlığı “ÇED Olumlu” kararını verdi.

Boyabat halkı bu sürece seyirci kalmadı. Boyabat/Kovaçayırı ve çevre köyleri adına Eti-Bakır AŞ ye karşı davacı olan asiller Boyabat Çevre Derneği (Boyçed), Sinop Nükleer Karşıtı Platform Derneği (SNKPDER), Kentsav, Sinop Barosu, TBB/ çevre ve kent hukuku komisyonu ve 87 kişi ÇED Olumlu Kararına karşı ortaklaşa dava açtı. Boyabat Çevre Platformu (BOY-ÇEP) önderliğinde kurulan direniş, mitinglerden hukuki itirazlara kadar uzanan geniş bir yelpazede örgütlendi. TEMA Vakfı ÇED kararına karşı iptal davası açtı. Dava sürerken hazırlanan bilirkişi raporu, 01 Haziran 2026’da kamuoyuyla paylaşıldı. Tek bir cümleyle özlendi: “ÇED Olumlu kararının uygun olmadığı sonuç ve kanaatine varılmıştır.” Mahkeme henüz bir karar vermedi. Raporun sonuçları 90 gün sonra belli olacak yöre halkının ve duyarlı yapıların mücadelesi ile proje tarihin çöp sepetine atılacaktır. Boyabat halkının avukatlığını Yakup Şepik Okumuşoğlu ve TBB/Çevre ve Kent hukuku komisyonu avukatları yapmaktadır.

Mahkeme süreci devam etmesine rağmen Cengiz Holding bölgedeki patlama çalışmalarını sürdürdü. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre şirket, söz konusu patlamaları 10:00–18:00 saatleri arasında gerçekleştireceğini duyurmuş olmasına karşın bu saatlere de uymadı. Hevsel’den Akbelen’e, Kazdağları’ndan İkizdere’ye uzanan uzun Türkiye ekoloji mücadelesi tarihine, Kurusaray yeni bir sayfa ekledi.

Yerel haber sitesi Haber Kolektif’in Boyabat’tan yürüttüğü habercilik, bu sürecin önemli bir belgesel kaydını oluşturuyor. Kamuoyunda yeterince yer bulmayan bu direnişe; Evrensel, İklim Haber ve Boyabat Sesi gazetelerinin haberleri eşlik etti.

Çernobil 40 Yaşında, Sinop Hâlâ Söylüyor

Nisan 2026’da Sinop meydanları yeniden doldu. Çernobil felaketinin 40. yıldönümünde Sinop Nükleer Karşıtı Platform (NKP) öncülüğünde düzenlenen miting, kentte neredeyse gelenekselleşmiş bir ritüele dönüşmüş durumda. Sloganlar, pankartlar ve katılımcılar değişiyor ama temel mesaj değişmiyor: “Nükleere Hayır.”

Sinop’un nükleer santral meselesiyle tanışıklığı yeni değil. Türkiye’nin kuzeyde öngördüğü nükleer projelerden biri olarak Sinop, bu tartışmanın tam ortasında yer alıyor. NKP’nin 31 Mart 2026’da yaptığı açıklamada, yerel karşı duruşun yalnızca bölgesel bir mesele olmadığı vurgulandı; dünya halklarının nükleer enerji politikalarına karşı birlikte hareket etmesi çağrısında bulunuldu.

Mart 2026’da düzenlenen bilgilendirme panelinde de aynı netlik vardı: “Sinop çok net. Sinop nükleer istemiyor.” Bu cümle, bölge halkının uzun süredir sürdürdüğü tutumun özeti gibi duruyor.

Mücadeleler Farklı, Kök Aynı

Boyabat’ta ağaç sayıyor, Sinop’ta yarınları düşünüyor insanlar. Biri toprağını kaybetmemek için mahkemelerde mücadele veriyor; diğeri meydanlarda yükselttiği sesle siyasi bir tercih dayatılmasına direniyor. Her iki mücadele de görünüş itibarıyla birbirinden bağımsız gibi görünse de ortak bir zeminde buluşuyor: yerel halkın kendi geleceklerini belirleme hakkı üzerindeki talepleri.

Türkiye’de son yıllarda pek çok benzer örnek yaşandı. Akbelen, İkizdere, Kaz Dağları, Hasankeyf… Her seferinde aynı mekanizma işledi: ÇED süreçleri hızlandırıldı, itirazlar defalarca reddedildi, yatırımcılar çalışmalarını sürdürdü. Boyabat’ta bilirkişinin “uygun değil” dediği bir projede patlamaların devam etmesi, bu tablonun somut bir yansıması.

Haber Kolektif gibi yerel habercilik mecralarının bu süreçlerdeki rolü hafife alınamaz. Büyük medyanın görmediği ya da görmek istemediği haberleri kayıt altına almak, tarihsel bir sorumluluktur. Boyabat’ın sesi çıkmaya devam ettiği sürece, o sesin duyulduğu yerlerin de çoğalması gerekiyor.


Bu makale, haberkolektif.com, İklim Haber, Evrensel, Cumhuriyet ve Boyabat Sesi’nden derlenen haberler temelinde hazırlanmıştır. ekoloji-izleme.com

Gezegeni Kurtarırken(!) Bombaların Altında Kalan Gerçek

İsmet Papila 24.03.2026

İklim krizine karşı verdiğimiz mücadelede neden en büyük kirleticiyi görmezden geliyoruz?

Dünyanın dört bir yanında iklim aktivistleri sokaklara dökülüyor. Raporlar yazılıyor, taahhütler açıklanıyor, karbon borsaları kuruluyor. Fabrikaların bacaları mercek altında, otomobillerin egzozları hesaplanıyor, hatta evimizde yaktığımız doğalgazın gramı gramı kayıt altında. Her şey hesap kitap içinde… Her şey mi?

Gelin bu “her şey”in dışında kalan dev bir alanı konuşalım. Öyle bir alan ki, eğer tek bir ülke olsaydı, dünyanın dördüncü büyük sera gazı salıcısı olurdu. Öyle bir sektör ki, iklim anlaşmaları onun adını “ulusal güvenlik” bahanesiyle raporlama dışı bıraktı. Öyle bir yapı ki, tam da şu an, siz bu satırları okurken, tonlarca karbonu atmosfere bırakarak ekosistemleri paramparça ediyor.

Bu yapının adı: Savaş sektörü. Ve onun yarattığı ekolojik yıkım, iklim hareketinin odaklanmayı en çok “unuttuğu” konu.

Karşılaştırmalarla başlayalım. Hepimiz sivil havacılığın karbon ayak izini biliriz: küresel emisyonların yaklaşık %2,5’i. Çoktur, sorgulanmalıdır. Peki ya küresel askeri faaliyetlerin barış zamanındaki emisyonu? %5,5. Evet, yanlış okumadınız. Tek başına askeriye, tüm dünyadaki uçakların iki katından fazla karbon salmaktadır. Ama bu sadece başlangıç.

Çünkü “barış zamanı” diye bir şey kalmadı artık. Dünya savaşla yanıp tutuşuyor. Ve her savaş, yalnızca insan hayatını değil, gezegenin geleceğini de katliama sürüklüyor.

Ukrayna’da savaşın ilk 18 ayında yalnızca muharebe kaynaklı (tanklar, uçaklar, patlamalar, yangınlar) salınan karbon miktarı: 77 milyon ton CO₂ eşdeğeri. Bu, Belçika gibi sanayileşmiş bir ülkenin yıllık emisyonuna denk. Gazze’de her bomba, sadece betonu değil, binlerce yıllık toprak örtüsünü de havaya savuruyor. Lübnan’daki yangınlar, Vietnam’da hâlâ toprağı zehirleyen Agent Orange, Irak’ta yakılan petrol kuyuları… Liste uzadıkça uzuyor.

Ama durun. Şimdi bir karşılaştırma yapayım:

Sivil sektörlerde bir fabrika bacası sıkı denetimden geçer. Bir otomobilin emisyon standardı tutmazsa satışı yasaklanır. Bir şirket karbon vergisi öder.

Savaş sektöründe ise bir F-35 savaş uçağı, kalkışta sivil bir uçağın on katı yakıt tüketir. Bir tank, bir saatlik manevrada yüzlerce aracın yıllık emisyonuna eşdeğer salım yapar. Ve bunun tek bir kuralı, tek bir vergisi, tek bir raporlama zorunluluğu yoktur.

Karşılaştırma bu kadar açıkken, soru şu: Hangi mücadeleden bahsediyoruz?

Şimdi can alıcı noktaya gelelim. Savaşın yarattığı karbon izi, resmî iklim hesaplamalarında neden yer almıyor? Cevap hazin: çünkü ona izin veriliyor.

1997 Kyoto Protokolü, 2015 Paris Anlaşması… Hepsinin maddelerinde ortak bir istisna vardır: Askeri emisyonlar raporlama yükümlülüğü dışındadır. “Ulusal güvenlik” bahanesiyle, dünyanın en büyük kirletici sektörü, karbon hesaplarının dışında tutulur. Ülkeler ordularının ayak izini bildirirse “gönüllü” bildirir. ABD gibi birkaç ülke kısmi veri paylaşırken, Çin, Rusya, Suudi Arabistan gibi dev askeri harcamalar yapan ülkeler bu verileri “devlet sırrı” diye saklar.

Bir düşünün: Hangi devlet sırrı, gezegenin solunumunu bu kadar doğrudan etkileyebilir?

Bu sistematik görmezden gelme, bilim insanlarının elini kolunu bağlamaktadır. Savaşın ekoloji üzerindeki yıkımına dair elimizdeki veriler, hep “tahmin” düzeyinde kalır. Çünkü gerçek rakamlar, savaş uçaklarının altında kalmış, sınıflandırılmış dosyalarda gömülüdür.

Şimdi gelelim en acı soruya. Eğer iklim değişikliğine karşı mücadele ediyorsak ama savaşın yarattığı yıkıma “dur” demiyorsak, bu mücadele ne kadar gerçekçidir?

Cevabı kocaman bir Hiç.

Çünkü aynı anda iki şey yapıyoruz:

  • Bir elimizle, karbonu azaltmak için yaşam tarzlarımızı değiştiriyor, sınırlı bütçelerle birşeyler yapmaya çalışıyoruz.
  • Öbür elimizle, dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicisine sınırsız kaynak aktarıyoruz.

2022’de küresel askeri harcamalar 2.24 trilyon dolar. Aynı yıl, zengin ülkelerin iklim krizinden en çok etkilenen ülkelere sağladığı iklim finansmanı ise sadece yaklaşık 100 milyar dolar. Yani savaşa ayırdığımız her 22 dolardan sadece 1 doları iklim değişikliğiyle mücadeleye gidiyor. Gerisi, krizi derinleştiren silahlara, tanklara, uçaklara.

Bu bir kaynak dağılımı skandalıdır. Ama aynı zamanda bir zihniyet skandalıdır: Çünkü iklim değişikliği, birçok ülke tarafından “tehdit çarpanı” olarak tanımlanmakta ve bu tehdide karşı askeri çözümler önerilmektedir. Sınırlar askerileştirilir, kaynak savaşlarına hazırlık yapılır, “iklim göçmenleri”ne karşı duvarlar örülür. Yani krizi besleyen sistem, aynı krize karşı “güvenlik” gerekçesiyle daha da büyütülür. Kısır döngü tamamlanır.

Savaşın ekolojik yıkımına dur demeden iklimi kurtarmak, bir elimizle su doldurup diğer elimizle tekneyi delmektir.

Madem bir mücadele vereceğiz, bunu gerçekçi temellerde verelim:

Askeri emisyonlar Paris Anlaşması kapsamına zorunlu olarak alınmalıdır. Ulusal güvenlik bahanesi, gezegenin geleceğini ipotek altına alamaz. Bu, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) en kısa sürede düzeltmesi gereken bir kör noktadır.

2.24 trilyon dolarlık askeri bütçenin yalnızca %10’u (224 milyar dolar) yeşil enerjiye, ekosistem onarımına ve iklim adaletine aktarılsa, dünyanın enerji dönüşümü bir anda hızlanır, en kırılgan toplumlar nefes alır. Bu, hayal değil; bir siyasi tercih meselesidir.

Gerçek güvenlik, dev bir orduya sahip olmak değildir. Gerçek güvenlik; gıda egemenliğidir, temiz suya erişimdir, toprağın zehirlenmemesidir, fosil yakıtlardan kurtulmuş bir enerji altyapısıdır. Savaş sektörü bütün bunları tam tersi yönde besler.

Barış hareketleri ile iklim hareketleri aynı safta olmalıdır. Bugün bir savaş uçağının üretimine harcanan para, yarın kuraklıkla baş edemeyen bir köylünün tarlasını kurtarabilir. Bu iki mücadele, aynı kapitalist-militer sistemin iki yüzüdür.

İklim aktivizmi, eğer anti-militarist değilse, eksiktir. Ekolojik mücadele, eğer silahsızlanmayı talep etmiyorsa, samimiyetsizdir.

Savaşın karbonunu hesaplamak, sadece teknik bir iş değildir. Bir vicdan meselesidir, bir adalet meselesidir, bir gelecek meselesidir. Dünya liderleri “net sıfır” hedefleri açıklarken, aynı anda rekor seviyede silah üretimine onay veriyorlarsa, bu bir aldatmacadır.

Biz aldanmayacağız. Bombaların altında kalan toprağın, zehirlenen suların, yok olan ormanların sesi olacağız. Çünkü biliyoruz ki, barış olmadan ekolojik denge olmaz; ekolojik denge olmadan da gerçek bir barış olmaz.

Mücadelemiz, tankların paletleri altında ezilen fideleri yeniden toprakla buluşturmaktır. Ve bu mücadele, savaşın her türlüsüne “dur” diyene kadar gerçekçi olmayacaktır.

Savaş sektörü ve yarattığı yıkım, iklim değişikliğinin göz ardı edilen en büyük itici güçlerinden biridir. Bu sektörü hesaba katmayan her çevre politikası, eksik ve samimiyetten uzaktır. Mücadelemizin gerçekçi olmasını istiyorsak, sadece bacalara ve egzozlara değil, aynı zamanda silah fabrikalarına ve askeri üslere de odaklanmalıyız. Gezegenin ve insanlığın gerçek güvenliği, silahsızlanma ve ekolojik onarımda yatmaktadır.

Ama biz yine de başlayacağız. Çünkü başka gezegen yok.

Ve bu gezegen, savaşlarla değil, onarımla yaşar.

Resmî Gazete’nin Şifreleri: Ormanımızdan İşimize Neler Değişiyor?

0

Resmî Gazete her sabah yayımlanır, ancak içindeki ağır hukuk dili nedeniyle çoğu kişi tarafından okunmaz. Oysa bu kararlar; ormanlarımızı, iş güvencemizi, evlerimizi ve doğrudan cüzdanlarımızı etkileyen hayati düzenlemeler içerir. Mart 2026’daki son gelişmelere baktığımızda, gücün tek elde toplandığı ve vatandaşın itiraz haklarının daraltıldığı ortak bir tabloyla karşılaşıyoruz.

1. Doğamız: Dağlar Satışta, Köylü Ceza Tehdidinde

Antalya’da 12 Mart’ta yürürlüğe giren yeni Maden Yönetmeliği ile şehrin akciğerleri sayılan dağlık bölgeler, e-ihale gibi yöntemlerle adeta “hızlı satışa” açıldı. Bu durum teknik olarak bir “planlı ekolojik yıkım” anlamına gelirken, Konyaaltı gibi bölgelerde lüks projeler için su kaynakları kurutulmaktadır.

Diğer yandan, 19 Mart’ta yasalaşan yeni Milli Parklar ve Çevre Kanunu ile Türkiye’nin doğa koruma alanlarındaki yetkiler tek bir merkezde toplandı. Bu kanunla birlikte, parklardan elde edilen gelirler artık genel devlet bütçesine değil, denetimi daha zor olan özel bir “döner sermaye” fonuna aktarılacak. Daha da önemlisi; orman köylüleri, yakacak odun toplamak veya arı kovanı koymak gibi basit faaliyetler nedeniyle artık hapis cezasıyla karşı karşıya kalabilecek. Bu durum özellikle orman kaynaklarını gündelik yaşamda en çok kullanan kadınların emeğini suç kapsamına alma riski taşıyor.

2. İşimiz ve Ekmeğimiz: “Sözleşmeli” Dönemi ve Güvence Kaybı

Kamu çalışanlarını ilgilendiren yeni kararlar, “kadrolu memur” statüsünden uzaklaşıp “sözleşmeli personel” sayısını artırmayı hedefliyor. Sözleşmeli personel olmak, iş güvencesinin daha zayıf olması ve sendikal hakların kısıtlanması demektir.

Bu durum en çok kadınları etkileyebilir; çünkü kamu sektörü kadınlar için doğum izni ve yasal güvenceler açısından en güvenli limandır. Sözleşmeli statünün genişlemesi, bu güvenli kalenin aşınması anlamına geliyor. Aynı zamanda işini kaybetme korkusu artan çalışanların, ücret ve çalışma koşulları için pazarlık gücü de zayıflıyor.

3. Enerji ve Mülkiyet: Faturalar ve El Konulan Araziler

Enerji piyasasında (EPDK) alınan yeni kararlar şeffaflıktan uzak bir şekilde yayımlandı. Ancak genel eğilim, yeşil enerji teşviklerinin büyük holdinglere gitmesi, küçük üreticilerin ise bu sistemin dışında kalması yönündedir. Bu durum, elektrik ve doğal gaz faturalarını doğrudan etkileyerek en çok düşük gelirli haneleri ve ev bütçesini yöneten kadınları zorluyor.

Bursa’da devam eden Emek-Şehir Hastanesi raylı sistem hattı için alınan “acele kamulaştırma” kararı da bir diğer önemli konu. Bu yöntemle devlet, vatandaşın mülküne normal mahkeme süreçlerini beklemeden hızlıca el koyabiliyor. Ulaşım projesi faydalı olsa da, vatandaşın mülkiyet hakkı ve ödenecek tazminatların yeterliliği konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.

Sonuç: Ne Yapmalı?

Tüm bu kararlar bir arada okunduğunda; yetkilerin merkezileştiği, meclis tartışmalarının atlandığı ve kamu varlıklarının özel kanallara aktarıldığı görülüyor. Bu süreçte sivil toplum kuruluşlarının, sendikaların ve baroların bu kararları yakından takip etmesi; vatandaşların ise haklarını korumak için demokratik kanalları zorlaması büyük önem taşıyor

18 Mart 2026 Resmi Gazetesi — Acele Kamulaştırmanın Gölgesinde Bir Hukuk Bülteni

0

Türkiye’nin 18 Mart 2026 sabahına ait Resmi Gazete bülteni, birbirinden farklı ama aynı sistemin tezahürü olan kararları aynı anda barındırmaktadır: bir yanda Ramazan Bayramı’nda vatandaşa otobüs ve müze ücretsizliğini sunan sembolik bir jest, öte yanda birden fazla Anadolu iline yayılan sekiz ayrı acele kamulaştırma kararı. Bu ikilik, Türkiye’nin idari pratiğinin belki de en özlü özetidir.

Acele kamulaştırma çığı. Son iki günde 17 Mart (sayı 33199) ve 18 Mart (sayı 33200) itibarıyla Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla toplam sekiz taşınmaz topluluğu acele kamulaştırma kapsamına alınmıştır. Hedeflenen alanlar arasında Ankara’nın içmesuyu güzergahı, birden fazla ilde BOTAŞ doğalgaz hattı ve TEDAŞ/TEİAŞ enerji nakil koridorları yer almaktadır. Elektrik dağıtım ve iletim hatları için TEDAŞ ve TEİAŞ devreye girerken DSİ tarafından yürütülen sulama projeleri için de taşınmazlara el konulacaktır. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesine dayanan bu yetki, yargısal ön denetimden ve ilgililerin katılımından azade olarak yürütme organının tek kararıyla işlemektedir. Enerji altyapısı yatırımları meşru olsa da hem özel dağıtım şirketleri yararına kullanılan bu yetkinin hem de fosil yakıt altyapısına kesintisiz finansman akışının Türkiye’nin çevre ve iklim taahhütleriyle nasıl bağdaştığı sorgulanmak zorundadır.

Resmi Gazete 18-Mart-2026:https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/03/20260317.pdf

Resmi Gazete 18-Mart-2026: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/03/20260318.pdf

İklim Değişiklinin Görünmez Suç Ortağı:

Savaşın Ekolojik Maliyeti ve Sistematik İnkar

Hesap Dışı Bırakılan Felaket

İklim değişikliği tartışmalarında fosil yakıtlar, endüstriyel üretim ve tüketim alışkanlıkları hep ön planda tutulur. Hükümetler karbon vergisi tartışır, aktivistler uçağa binmenin ahlaki boyutunu sorgular, medya elektrikli araç satışlarını manşete taşır. Oysa muazzam miktarda karbon salan, ekosistemleri tahrip eden ve yüzyıllarca sürebilecek kirlilik bırakan bir kaynak neredeyse hiç gündemin merkezine girmez: savaş ve askeri operasyonlar.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in Filistin ve İran’a yönelik saldırıları bağlamında ele aldığımızda bu görmezden gelme daha da çarpıcı bir boyut kazanmaktadır. Bu makale, savaşın ekolojik maliyetinin neden sistematik biçimde ölçüm dışı bırakıldığını, bu tercihin arkasındaki siyasi ekonomiyi ve yapay zeka araçları dahil bilgi sistemlerinin bu boşluğu nasıl yeniden ürettiğini eleştirel bir perspektifle incelemektedir.

Savaşın Ekolojik Bilançosu: Rakamların Anlattığı Gerçek

Doğrudan Karbon Emisyonları

Modern savaş son derece yakıt yoğun bir faaliyettir. Bir F-35 savaş uçağı saatte yaklaşık 5.600 litre yakıt tüketir. ABD ordusunun petrol tüketimi, pek çok orta ölçekli ülkenin toplam enerji tüketimini geride bırakmaktadır. Queen Mary Üniversitesi’nin 2024 tarihli çalışmasına göre Gazze’deki savaşın yalnızca ilk 60 gününde yaklaşık 281.000 ton CO2 eşdeğeri emisyon üretildi; bu rakam, bazı küçük ada ülkelerinin yıllık toplam emisyonuna denk düşmektedir.

Ukrayna savaşının ilk yılındaki emisyon tahminleri ise 100 milyon tonu aştı. Patlayıcılar, yakılan altyapı, orman yangınları, tahrip edilen petrol tesisleri: bunların tümü atmosfere ciddi miktarda karbon bırakmaktadır. Ancak bu rakamlar hiçbir resmi iklim raporunda yer almamaktadır.

Uzun Dönemli Ekosistem Tahribatı

Belki de daha kalıcı ve sinsi olan hasar doğrudan emisyonların ötesinde yatmaktadır. Depleted uranium (tükenmiş uranyum) mühimmatı on yıllar boyunca toprağa ve yeraltı sularına sızar; beyaz fosfor tarım arazilerini ve bitki örtüsünü yakar. Gazze’nin yüzde doksana yakın altyapısının tahrip olduğu bir ortamda yeniden inşanın karbon maliyeti başlangıç bombalamasından kat kat fazla olacaktır.

İran’ın nükleer tesisleri ile petrol altyapısına yönelik saldırılar ise nükleer kirlilik ve petrol sızıntısı risklerini beraberinde getirmektedir. Bu riskler hem yerel halkı hem de bölgesel ekosistemleri tehdit etmektedir; üstelik hiçbiri uluslararası karbon muhasebesi çerçevesinde kayıt altına alınmamaktadır.

Neden Ölçülmüyor? Sistematik Muafiyetin Anatomisi

Hukuki Çerçevedeki Kasıtlı Boşluklar

1997 Kyoto Protokolü müzakerelerinde ABD’nin baskısıyla askeri emisyonlar büyük ölçüde kapsam dışı bırakıldı. Paris Anlaşması bu alanda yalnızca gönüllü raporlama öngördü; yani hesap verme zorunluluğu bulunmuyor. Bu tercih bir ihmal değil, bilinçli bir siyasi tasarımdır.

En büyük askeri güçlerin aynı zamanda uluslararası iklim müzakerelerinde en etkin aktörler olduğunu hatırlatmak gerekir. ABD, Birleşik Krallık ve Fransa gibi ülkeler hem en büyük silah ihracatçıları hem de iklim anlaşmalarının baş mimarlarıdır. Bu çakışma tesadüf değildir.

Gizlilik Söylemi ve Kurumsal Kaçınma

ABD Savunma Bakanlığı ve benzeri kurumlar, emisyon verilerinin paylaşılmasını ‘ulusal güvenlik’ gerekçesiyle reddetmektedir. Oysa askeri üslerin yeri, uçuş güzergahları ve operasyon bölgeleri zaten kamuoyunca bilinmektedir. Gizlilik argümanı, kurumsal hesap vermezliği koruma işlevi görmektedir.

Bu muafiyetin boyutu şaşırtıcıdır: Araştırmacı gazeteciler ve akademisyenler, ABD ordusunun tek başına dünyada 55’ten fazla ülkenin toplam emisyonunu geçtiğini tahmin etmektedir. Bu ülkeler resmi iklim raporlarında görünürken, dünyanın en büyük karbon kaynaklarından biri sistematik olarak görünmez kılınmaktadır.

Metodolojik İmkansızlaştırma

Savaş bölgelerinde bağımsız gözlem ve ölçüm imkanı son derece sınırlıdır. Gazze’ye araştırmacı erişimi yıllardır kısıtlanmaktadır. İran’ın nükleer bölgelerine uluslararası gözlemciler giremez. Veri üretimi ancak egemen bir toprak üzerinde mümkündür; çatışma ortamları ise bu egemenliği fiilen askıya almaktadır. Ölçülemeyen şey, yönetilmez; yönetilemeyen şey ise sorumluluk gerektirmez.

Yapay Zeka Araçlarının Kör Noktası

Batı Merkezli Veri Ekosistemi

Büyük dil modelleri, internetteki mevcut metin havuzlarından öğrenir. Bu havuzlar ağırlıklı olarak İngilizce ve Batı kökenli kaynaklara dayanmaktadır. İklim değişikliğine ilişkin ana akım söylem, sera gazı muhasebesi çerçevesini ve onun siyasi sınırlarını yeniden üretir. Askeri emisyonların bu çerçevede marjinal kalması, yapay zeka araçlarının da bu sessizliği miras alması anlamına gelir.

Kullanıcı yapay zekaya iklim değişikliğini sorduğunda, endüstriyel tarım, ulaşım veya enerji sektörünü kapsamlı biçimde ele alan yanıtlar alır. Ancak ordu veya savaş bu listenin neresindedir? Genellikle yoktur. Bu bir algoritmik hata değil, veri girişindeki ideolojik bir dağılım sorunudur.

‘Tarafsızlık’ Adına Siyasi Sessizlik

Yapay zeka sistemleri çoğunlukla tartışmalı siyasi konulardan kaçınmak için tasarlanır. Bu ‘tarafsızlık’ hedefi paradoks üretir: belirli çatışmalarla bağlantılı ekolojik zararı tartışmak siyasi hassasiyet taşıdığından, model susarken; aynı zararı üreten aktörleri koruma altına almış olur. Sessizlik de bir tercihtir ve bu tercih tarafsız değildir.

Filistin’de tarım arazilerinin yakılması, yeraltı sularının fosfor kirliliğine uğraması veya İran’ın petrol tesislerinin bombalanmasının çevresel sonuçları hakkında bilgi talep ettiğinizde yapay zeka araçlarının verdiği yanıtların yetersizliğini gözlemlemek bu meseleyi somutlaştırır.

Jeopolitik Çıkar ile Ekolojik Adalet Çatışması

İklim adaleti tartışmasının kalbinde bir soru yatmaktadır: Karbon kimin tarafından, hangi amaçla ve kimin zararına salınmaktadır? Bu soru yanıtlandığında, mevcut hesap muafiyet sisteminin rastlantısal olmadığı görülür. Küresel iklim yönetişimi, büyük güçlerin çıkarlarını koruyacak şekilde yapılandırılmıştır.

Gelişmekte olan ülkeler, sürdürülebilir kalkınma adına karbon kotalarına tabi tutulurken, dünya tarihinin en pahalı ve en kirletici faaliyetlerinden biri olan savaş makinesi bu muhasebenin tamamen dışında tutulmaktadır. Bu eşitsizlik yalnızca ahlaki değil, analitik açıdan da sorunludur: ekolojik bütçe hesaplanamaz çünkü en büyük kalem bilinçli olarak boş bırakılmıştır.

Filistin halkının yaşadığı şey salt insani bir felaket değil, aynı zamanda ekolojik bir felakettir. Bombalanan su altyapısı, kirletilen deniz kıyıları, yakılan zeytin bahçeleri; bunların hepsi hem bir halkın geçimini hem de bir ekosistemin işlevselliğini tahrip etmektedir. Ne var ki bu zarar uluslararası iklim anlaşmalarında herhangi bir karşılık bulmamaktadır.

Sonuç: Hesabı Görünür Kılmak

İklim değişikliği sonuçları gerçek ve acildir. Ancak bu aciliyetin kimin emisyonlarını hedef aldığı, hangi faaliyetleri kapsam dışı bıraktığı ve kimin sesini merkeze aldığı eşit derecede önemlidir. Mevcut karbon muhasebesi sistemi, en büyük kirleticilerden birini sistematik olarak görmezden gelen siyasi bir tercih üzerine inşa edilmiştir.

Buna karşı yapılabilecekler somuttur:

  • Uluslararası iklim anlaşmalarına bağlayıcı askeri emisyon raporlama yükümlülükleri dahil edilmelidir.
  • Bağımsız araştırmacıların savaş bölgelerine erişimi desteklenmeli, uzaktan algılama teknolojileriyle emisyon takibi yapılmalıdır.
  • Yapay zeka araçları, eğitim verilerindeki bu ideolojik önyargı konusunda şeffaf olmalı ve mevcut boşlukları kullanıcıya açıklamalıdır.
  • İklim hareketleri, savaş karşıtı hareketlerle ortak bir gündem geliştirmelidir; zira bu iki kriz birbirinden ayrı değildir.

Hesabı görmezden gelmenin kendisi de bir siyasi eylemdir. Görünür kılmak ise direnişin ilk adımı.

Bu makale, uluslararası çatışmaların ekolojik etkilerini belgeleyen akademik çalışmalara, BM Çevre Programı raporlarına ve bağımsız araştırma kuruluşlarının verilerine dayanmaktadır.

Bu yazı YZ Desteği ile hazırlanmıştır

Stratejik Rezervler ve Akademik Budama Arasında Türkiye

0

16 Mart 2026 tarihli Resmi Gazete sayıları, Türkiye’nin hem stratejik enerji yönetimi hem de akademik kurumsallaşma düzeyinde önemli sinyaller vermektedir. EPDK’nın zorunlu petrol stoklarını piyasaya sürme kararı, küresel enerji denkleminin ne kadar kırılgan olduğunu ve Türkiye’nin enerji güvenliği için ayırdığı “kara gün akçesini” harcamaya başladığını göstermektedir. Sosyalist bir perspektifle bu durum, piyasa mekanizmasını ayakta tutmak adına kamusal savunma hatlarının (stoklar) seyreltilmesidir.

Diğer taraftan, üniversitelerdeki araştırma merkezlerinin kapatılması dikkat çekicidir. Özellikle Pamukkale Üniversitesi örneğinde gördüğümüz toplu kapatmalar, “ihtisaslaşma” adı altında eleştirel ve sosyal bilimsel veri üretiminin daraltılması riskini taşımaktadır. Obezite ve geropsikiyatri gibi toplum sağlığı için kritik alanların akademik bir disiplinden koparılması, sağlık hizmetlerinin sadece klinik bir sürece indirgenmesine neden olurken; bu birimlerin yerine kurulan yeni merkezlerin “aile” odaklı feminist literatüre mesafeli yapısı, iktidarın toplumsal cinsiyet rejimindeki ısrarını teyit etmektedir.

Sonuç olarak; bugün karşımızda enerji krizini stok tüketerek, akademik krizi ise kurum kapatarak yönetmeye çalışan bir idari irade bulunmaktadır.

Resmi Gazete Analizleri Botu Kaynaklar: resmigazete.gov.tr, epdk.gov.tr, ekap.kik.gov.tr

Resmi Gazete 16-03-2026: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/03/20260316.pdf

Antalya Çevre Katmanları Haritası

Antalya Çevre Katmanları + WMS (Düzenlenebilir)

📋 Kategori Özeti (temsili polygonlar)

KategoriAlan SayısıToplam Yüzölçüm (km²)Mevzuat/Kurum
⚠️ Temsili polygonlar (gerçek sınırları yansıtmaz). WMS katmanları için aşağıdaki notu okuyun.