Çarşamba, Şubat 4, 2026
Google search engine
Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Beyza Üstün ve Mehmet Horuş: Ekoloji hareketinin ‘derdi’ yaşamın özgürleştirilmesidir.

0

21 Ocak’ta ekoloji hareketleri İstanbul’da buluşuyor. Beyza Üstün ve Mehmet Horuş ile Türkiye’deki ekoloji hareketinin gelişimi, iyi ve eksik yönlerini ve Konferansın amaçlarını görüştük.

AKP’li yıllarda Türkiye’nin en önemli siyasal gündemlerinden biri de ekolojik yıkım ve buna karşı kentlerde ve köylerdeki direnişler oldu. Kentlerde “kentsel dönüşüm projeleri” ile kentlerin birer rant ve kâr üreten fabrika haline çevrilmesi ile bu “dönüşüm”ün ihtiyacı olan hammaddelerin ve enerjinin sağlanması için de bütün derelerin, nehirlerin HES, tepe başlarının RES, tarım alanlarının da kömür ve termik santral alanı haline getirilmesi, her ile, ilçeye bir OSB kurulması ile sonuçlandı. Kentlerde konut hakkını, çevre hakkını savunanlar, köylerde toprağını, suyunu, havasını savunanların direnişleri siyasetin ağır konularının arasında kendine yer etmeyi başardı.

Türkiye’nin yüzyıllık krizinin konuşulduğu ve “ikinci yüzyıl” için vizyonların yarıştırıldığı bir süreçte küresel bir olgu olarak ekolojik yıkım ve buna karşı geliştirilecek politikalar da değişik boyutlarıyla ama oldukça sınırlı bir şekilde tartışılmaya devam ediyor. Açıklanan programlarda “çevre ile ilgili” düzenlemeler göze çarpıyor. Fakat bunlar ekolojik hareketlerin taleplerini ne kadar karşılıyor? Ekolojik yıkımı durdurmak için ne yapmak gerekir? Bu konularda ekoloji hareketlerine kulak veren var mı?

Türkiye’deki ekoloji hareketinin emektarlarından, hepimizin yakından tanıdığı Prof. Dr. Beyza Üstün ve Avukat Mehmet Horuş hem Türkiye’deki ekoloji hareketini değerlendirdik. 21 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşecek Ekoloji Hareketleri Buluşuyor Konferansı’nın örgütlenme sürecini, amaçlarını ele aldık.

Türkiye’de -öncesi bir yana bırakarak-suyun ticarileştirilmesine, HES’lere karşı 2005’ten sonra yeni bir ekoloji hareketi dalgası gelişti. “Kentsel dönüşüm projeleri”, “mega projeler”le aynı zamanda gelişen bir yıkıma karşı kırda ve kentlerdeki hareketler çok önemli taban hareketliliği sağladı. Hemen her yerde bir çevre derneği, platformu kuruldu. Yurt sathına yayıldı. Bununla beraber ekolojik yıkımın ayyuka çıktığı gerçeğine denk düşen bir örgütlülük ve güçte ekoloji hareketi de yok. Bir bakiye değerlendirmesi yapmak bakımından, 2000 sonrası bu ekoloji hareketinin güçlü ve zayıf yönleri nedir sizce?

Mehmet Horuş: Ekoloji hareketlerine bakarken Bergama ile başlayan HES’lere karşı dalgayla daha görünür hale gelen yerel hareketler halkalarından konuşmaya alıştık. Bu bakış açısı anlaşılabilir. Çünkü hareketin en hakiki hali bu yerel taban hareketlerinde cisimleşiyor. Ama ekoloji mücadelesi bu yerel hareketlerin yan yana gelişinden ibaret değil. Bir kere bu yerel platformların çoğu birer kampanya örgütü şeklinde kurulsa da yirmi yıldan daha uzun süredir mücadele eden onlarca ekoloji örgütü var. Yerel ölçekte karşı oldukları projeleri engelleyemeyen pek çok platform da mücadeleye devam ediyor. Hareket, giderek daha geniş bir toplumsal-tarihsel kesit içinde konumlanıyor. Ekolojik kriz ve yıkım derinleştikçe sürekli genişleyen bir ölçekte ve içerikte konular ekoloji hareketinin mücadele alanına giriyor.

Yirmi yıllık varlığını maden, inşaat, enerji ve kentsel rant üzerine kuran bir rejime karşı tek başına ekoloji hareketlerinin karşı durması mümkün değil. Ekoloji hareketleri, ekolojik sorunları toplumsal muhalefetin ana gündemleri haline getirme kriterine göre çokça yol aldı. Gezi, bunun bir parlama anıydı. Ama buradan yeterince ilerleyemedik. Barınma hakkının bu kadar yoğun şekilde finansallaşması, gıda fiyatlarındaki durmayan artışlar, nükleerle ilgili jeostratejik hesaplar, Kanal İstanbul’un hem bir rant projesi hem de Montrö Sözleşmesi ile uluslar arası güç kaymalarındaki etkisi, göç ve mültecilik, doğalgaz ve ulaşım zamları, orman yangınları, kuraklık ve daha çok fazlası toplumun temel meseleleri haline geldi. TTB, TMMOB, KESK, DİSK ve TBB neredeyse her alanda ekoloji hareketleriyle iç içe. Kadın hareketi ile fiili mücadeleler ve düşünsel arayışlarda çok geniş bir kesişimsel alanda duruyoruz. Ama toplumsal muhalefetin bütünü açısından ekolojik sorunların bu kuşatıcı etkisini sağlamakta zayıf kalıyoruz. Burjuva çevreciliğin halen hareket üzerinde ciddi bir olumsuz etkisi var. Bütün bu sayılan toplumsal sorunlar ve kesimler ayrı bir yerde, “çevrecilik” ayrı bir yerde yaklaşımından hareketi arındırmaya ihtiyacımız var. Devlet ve sermaye de bu çevreci eksende siyasal bir ekoloji hareketinin gelişmesinin önünü almaya devam ediyor. Eğer bir eksiklikten ya da zayıflıktan bahsedeceksek; ekoloji hareketinin açığa çıkardığı gücü, siyasal ve toplumsal mücadele alanına yeterince yansıtamadığını söyleyebilirim. Buradan çıkış yöntemlerini el birliğiyle bulmaya çabalıyoruz.

Beyza Üstün: 92’de BM deklarasyonları ile kapitalist sistemin o güne değin yaptıkları yasal bir kılıfa oturtuldu. Bu açılım birkaç amacı taşıdı; kapitalizmin krizlerinin çözümlenmesi için stratejilerin duyurulması ve ulus devletlerin kabulüne, sahiplenmesine sunulması, sürdürülebilir kalkınma temel stratejisi ile yola devam edileceği, bunun sonucunda olacak olan ekolojik krizlerin çözümünün üretilmesi gibi amaçlar hedeflendi. Yapısal krizlerinin çıkışı için kapitalizme yeni alanlar açılması için sera emisyonları üzerinden karbon ayak izi, karbon borsası, yenilenebilir/sürdürülebilir sermaye alanları tanımı, 2050-2100 kıtlık projeksiyonları vb. ile, bu stratejileri destekleyen fonlar, krediler, IMF, Dünya bankası ve finans kuruluşlarının, Avrupa birliğinin teşvikleri, vb. ile bu stratejiler uygulamaya sokuldu ve giderek hızlandırıldı.

Bu stratejiler 2000’li yılların kapitalizmin yapısal krizlerinde birbiri ardında yürürlüğe sokuldu. Yönetişim sistemleri (BM, ulus devletler ve bilim ve sivil toplum kuruluşları tanımlı aktörler) ile bu stratejiler güçlendirildi, doğal ve kültürel varlıklar metalaştırıldı. suyun ve su havzalarının, kültürel varlıkların, yaşam alanlarının sermaye birikimine sokulması, halkların yerinden zorla edilmeleri, yaşam alanlarına el konulması 2000’li yılların kapitalizmin krizlerine eşlik etti.

HES, RES, JES, NES, maden, mega kentler için inşaat, enerji, su, maden şirketleri ile yaşam alanlarına, sulara, tarım alanlarına, ormanlara, kent belleklerine el konulup, bu yaşam alanları sermaye birikimine dönüştürülmesi karşısında yöre halkları, geçimlik yaşamları için yöre halkları, olacakları öngören ekoloji, meslek, emek örgütleri, siyasi örgütler her müdahalede müdahaleyi durdurmak/ önlemek için yan yana geldi.

Söylediğiniz gibi suyun ticarileştirilmesi karşı yan yana geliş bu süreçte en geniş dayanışma alanına dönüştü. Bu süreçte ekoloji hareketlerinde güçlenerek açığa çıkan bu politik tutum, kapitalist sistem tarafından müdahale edilen her derenin korunmasına, her ormanın savunulmasına, kentsel dönüştürülecek kent belleklerinin korunmasına yönelik yan yana gelişleri, dayanışmayı arttırdı.

Bu hareketler, 2000’li yıllara kadar ekoloji politik perspektifleri olmayan siyasi örgütlerin mücadele alanlarına eklemlenmesini sağladı ve ekoloji hareketlerinin politik tutumunu da açığa çıkardı.

Ekoloji hareketleri içinde büyüyen bu politik dayanışma sürecini güçlü ve zayıf analizine sıkıştırmak bana kalırsa bu ekoloji hareketlerine haksızlık olur. Türkiye’de bugün; yaşamın özgürlüğü için çabalayan, gerçekten demokrasiye inanan her siyasetçi, her siyasi örgüt  yaşam alanlarını korumak için verilen mücadelelere destek vermeyi önemsiyorsa, kadınlar başta olmak üzere her alanda sistemin müdahalesine karşı itiraz yükseliyorsa, dayanışmaya geçiliyorsa bu ekoloji hareketlerinin açığa çıkardığı kolektif güçtür. Ekoloji hareketlerinin mücadelesi ve dayanışması sürdükçe yapılanların karşısında tutumları da giderek politikleşmektedir.

Bu dayanışma sürecini zayıflamasına yol açan etkinin egemen sistemin kendi stratejilerini yaşama geçirmek için ürettiği algının, apolitik öğretilerin, patriyarkal sistem yanlısı tutumların sonucu olduğunu düşünüyorum.

Buna rağmen yaşamın özgürlüğünü hedefleyen ekoloji hareketleri bir yandan politikleşme süreci geçirirken sistem içi çözümlemeler yerine kendi taleplerini kararlarını üretmeye başlamaktadır. Ekoloji hareketlerinde yaşanan bu dönüşüm sürecinin geriye dönüşünün olamayacağını düşünüyorum.

Ekoloji hareketinin önündeki tuzaklardan birinin, sorunun ivediliğinden dolayı ehveni şer politikalarla hareketin sınırlanması, düzeniçileşmesi. İklim krizini çözmek için devrimi bekleyemeyiz, dolayısıyla “yeşil mutabakat” “adil geçiş” gibi liberal programlarla “önce iklimi kurtaralım, sonra kapitalizme ne yapacağımızı düşünürüz” diyen “acilciler” var. Ama hakim iklim siyaseti de 2050, 2100’ü hedef gösteriyor. Bu tehlike hakkında ne düşünüyorsunuz? Üç beş ağacı kurtarma mücadelesi ile ormanı ve tüm canlı yaşamı kapitalistlerin elinden kurtarma mücadelesi –devrim mücadelesi- arasında böyle bir ayrım yapılabilir mi ya da tersinden ikisi arasındaki bağ nasıl kurulabilir?

MH: Sosyal hukuk devletinin son kırıntıları da kazandığımız davalarda mahkeme kararlarının uygulanmaması ve şirketler için sağlanan hukuksal muafiyetlerle yok edildi. Doğa, bizimle pazarlık etmiyor. Kim, kiminle, neyin mutabakatını sağlayacak? En son yeşil boyama örneği olarak AB tarafından nükleer enerji “yenilebilir” sayıldı. Sermaye böylece sektörel çevrimini tamamladı. GES ya da nükleer, her er türlü ekolojik açıdan zararlı uygulama “yeşil dönüşüm” ile pazarlanabilir. Adil geçiş ile sendikalar üzerinden emek sömürüsünün yeşil dönüşüme adapte edilmesi hedefleniyor. İşçilere de düzen içi bir çevrecilik bulaştırılıyor. Mısır’daki COP 27 tam bir fiyaskoyla sonuçlandı ve en iyimser beklenti içinde olan arkadaşlarımız bile yüzlerini çevirdiler. Sisi, diktatörlüğüne çevreci bir makyaj yapmış oldu. COP 28 de dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından biri olan Birleşik Arap Emirlikleri’nde düzenlenecek. Bu resmi zirvelerden bir şey çıkmayacağını herkes anladı. Aşağıdan halkların ortak birlikteliğine ve dayanışmasının örülmesine daha çok odaklanmamız gerekiyor.

CHP’nin yeşillendirilmiş vizyonu bu açıdan ekoloji hareketleri için her şeyden önce bayatlamış ve beklentileri karşılamaktan uzak. Bir pazarlama yöntemi olarak modaya uyulduğu zannedilse de sahada mücadele eden CHP milletvekilleri dahil alıcısı olmadı. CHP, aslen sermayeye yönelik bir program olarak vizyon belgesini açıkladı. “Devlette süreklilik esastır” diyerek İYİ Parti ile birlikte nükleeri savunması bu açıdan çok tutarlı. Bu gelişmelere olurken Nükleer Karşıtı Platform, ekolojik sorunların ittifak denklemlerine feda edilmemesi uyarısıyla çok hızlı refleks gösterdi. Ardından çok sayıda ekoloji hareketinin aynı hızda savaşa karşı bildiri yayınlaması, ekoloji hareketlerinin meydanı boş bırakmayacağını gösterdi.

BÜ: Sorunuzda işaret ettiğiniz acilcilik, geçiş süreci, sistem içi tutum alma eğilimi, ekoloji hareketlerinin mücadeleye başladığı ilk zamanlarda daha etkin. Kapitalist sistem yeni stratejilerini bu algıya tutunarak açıklamayı sürdürüyor.

Hatırlarsanız Brundtland raporları ile sürdürülebilir kalkınmanın gerekliliği kıtlık, kıtlaşma senaryolarına oturtulmuştu sonrasında BM konferansları ile 90’lı yıllarda bu senaryonun çözüm yöntemleri sırasıyla açıklandı. 2020, 2050 projeksiyonları ile kapitalist sistem önerilerini yoksunluğu, kıtlığı, erişimin olamayacağına Malthusçu bir yaklaşımla ve kapitalist projelerin devamlılığı ilkesine dayandırarak açıkladı her seferinde. Nüfus arttıkça enerjiye gereksinimin giderek artacağı (nüfusa bağlı kapitalist üretimlerin enerji gereksiniminin artacağı projeksiyonları ile), suların kıtlaşacağı (“temiz” su verisi ve temiz suya erişimin azalması, erişemeyecek olanlara suya erişimin sağlanması için dünya su konseyinin çözümlerinin / suyun metalaştırılmasının gerekliliği), gıda krizi için çözümlemede biyo türlerin belirlenmesi ve ticarileştirilmesi, tarım üretiminin endüstrileştirilmesinin çözüm olarak yürütülmesi, sera emisyonlarında artışın, su döngüsünde bozulma ile açığa çıkan iklim değişimlerinin yenilenebilir sermaye projeleri ile aşılabileceği gibi patriyarkal kapitalizmin neoliberal çözümlemeleri krizler işaret edilerek üretildi. Bu algı mücadele alanlarına, politik tartışmalara da yansıdı. Liberaller bu süreci tam da istendiği gibi sistem içinden okudu, analiz etti. Yaşam alanlarını kapitalist sisteme karşı koruma mücadelesini, kurtarma çabasını neoliberal projeleri/stratejileri olumlayarak, değiştirmek mümkün değil iyisi mi etkiyi azaltalım, iyi görüneni destekleyelim diyen bir analizi mücadele edenlerin karşısına çözüm önerisi olarak sundular, sunmaya da devam ediyorlar. Sermayenin enerji projelerinde HES ler suyun metalaştırılması olarak görülmemesi için bu konuda çabalayan bilim insanların çabalarını birlikte yaşadık. Termik ve Nükleer enerji üretimlerine karşı HES, GES, JES, RES diğer sermaye enerji üretimlerini, bu üretimlerin kapitalizmin üretimleri olduğunu görünmez kılarak mücadelelere alternatif çözümler olarak koyabildiler. Kapitalist üretimlere karşı yöresinde mücadele verenler birbirinden ayrışarak/ diğerini ötekileştirerek kendi mücadelesini yürütmeye çalıştı.

Libarel aklın yıllardır her alanda savunduğu sistem içi savunma ekoloji politikasını hala sistem içi çözümlemelere eviren politik örgütlerde sürmekte. Yaşam alanlarında sürmekte olan saldırıların önlenebilmesinin yolunun, bunu yürütülen siyasetin dönüştürülmesinden geçtiğini söyleyen, yaşam alanlarını koruma mücadelesi yürüten ekoloji hareketlerine, bu yüzden devrim mi yapacaksınız, alternatif çözümler bulalım denebilmekte.

Bugün yaşam alanlarını savunan ekoloji hareketleri savundukları ağacın, suyun, toprağın, doğanın, kültürel varlıkların, kent mekanlarının, belleklerinin, yaşamlarının korunmasının, geçimlik yaşamlarından, yerlerinden zorla edilmelerinin önlemenin, emeklerinin sömürülmesine son verilmesinin yolunun sömürücü tahakküm sistemin dönüştürülmesinden geçtiğini biliyor. Karl Marks, yapılanı bilmek yeterli değildir, onu değiştirmek gerekir, bu da devrimdir, diye betimler. Bizler yaşamımızı yok eden sistem yerine yaşamı özgürleştiren bir sistemi birlikte örebilirsek bu sürecin her aşaması devrim. Devrim ulaşılmayacak bir yerde değil özgürlükte saklıdır. Özgür olduğumuz özgür kıldığımız her alanda ona ulaşmışız demektir.

Ekoloji hareketinin örgütsel bir kriz yaşadığı tespitine katılıyor musunuz? 2010-11 döneminde alttan ve üstten/dışardan “birlik” girişimleri olmuştu. Su Meclisi örneğin. Epey sonra da Ekoloji Birliği kuruldu. Ama bütün ekoloji/çevre örgütlerinin tek bir hedef etrafında somut kazanım elde etmek için harekete geçmesini sağlayan politikalar geliştirilemedi. Hem yerel düzeyde hem de ülke düzeyinde taban demokrasisini örgütsel formlarda geliştirme açısından ciddi sorunlar yaşanıyor. Örneğin hepimizin savunduğu meclis tarzı örgütlenmeler bir türlü istikararlı hal alamıyor. Türkiye’nin en büyük toplumsal örgütü olan HDK’nin de Ekoloji Meclisi aynı sorunla muzdarip. Sizin değerlendirmeniz nedir bu konuda?

MH: “Örgütsel kriz” olabilmesi için ya ulaşmak istediğimiz bir örgüt modelinin olması ya da var olan örgütümüzün işlemiyor olması gerekiyor. Her ikisi de yok. Ekoloji hareketleri var olan örgütsel formlarla ifade etmekten kendini sakınıyor. Ekoloji hareketlerinin tematik çeşitliliği, yerel, ülke ve gezegen düzeyindeki bir araya geliş katmanları, kesişimsel alanların artması ve en nihayetinde hareket halinde olması, bir kalıba dökülmesine izin vermiyor.

Bilgi ve deneyim aktarımı ve süreklilik açısından giderek daha hızlı ve etkin dayanışma ağlarını kurabiliyoruz. Yerele ve doğrudan demokrasiye uygun yatay bir araya gelişler karşılık buluyor. Konferanslar ve sempozyumlarla kolektif hafızasını ve iradesini geliştirmeye devam ediyor. Başkanlık, yürütme kurulu, bileşen hukuku ve benzeri hiyerarşik ilişkiler, ekoloji hareketinin bünyesiyle uyuşmuyor. Meclis tarzı oluşumlar şu ana kadar ekoloji hareketlerinin en yatkın olduğu bir araya geliş zemini gibi görünüyor. Bu durum özellikle diğer toplumsal muhalefet dinamikleri ve daha geleneksel örgütsel yapılarla bir araya gelişlerinde ekoloji hareketleri için dezavantaj yaratıyor. Ama ilişkilenme biçimlerindeki aleyhine olan bu koşulları ancak karşısındaki dönüştürerek aşabilir. Örneğin sosyalist hareketle ekoloji hareketleri arasındaki makas giderek daralıyor. Son beş yılda sosyalist örgütlerin neredeyse tamamının birer ekoloji kolları oldu. Ekoloji hareketleri ile sosyalist yapılar arasındaki bu ilişkinin gelişebilmesinin bir koşulu da sosyalist örgütlerin deyim yerindeyse “ekolojikleştirilmesi” ile mümkün olacak. Kadınlar da böyle yaptı. Eşbaşkanlık, kadın kotası, kadın meclisleri ve başkaca işleyiş mekanizmalarıyla kendi içinde yer aldıkları örgütleri feminizasyona uğrattılar.

BÜ: Ben ekoloji hareketlerinin örgütsel bir kriz yaşadığı tespitine çok katılmıyorum. Şüphesiz zaman zaman her alanda verilen mücadelenin gücü, bir başka alanda verilen mücadeleden daha fazla olabiliyor. Yani 2010’lu yıllarda su mücadelesi böyle idi. Örneğin “derelerin kardeşliği” dönemi, “suyun ticarileşmesine hayır” buluşmaları bu politik bir araya gelişlerin güçlü örnekleri idi. Bunda haklısınız. Ama Su Meclisi gibi, Ekoloji Birliği gibi, alanlarda verilen mücadelelerin yan yana gelerek bir ağ oluşturma deneyimleri, bu politik dönüştürücü, sistemi alaşağı edici mücadeleyi politik satha oturtacağı örgüt özelliğini çok temsil etmiyor. Bunlar şu açıdan kıymetlidir, yan yana gelişte bir haberleşme ağı ve buluşmayı gerçekleştiriyor. Ancak HDK’nin Ekoloji Meclisi’nin oluşturulması gibi daha mevzi statüsünde, ekoloji hareketinin politik tutumunu da içeren buluşmalar, örgütlenme krizini açacağımız buluşmalar. Niye aşamadık? Yukarıda tartıştığımız sistem içi okumaların etkisi çok fazla. Mutlaka politik örgütler, HDK’nin Ekoloji Meclisi’nin oluşumunda yer almaya çalışan politik örgütler, kendilerini Meclis kavramı içinde tutamadılar ve ayrışmayı daha kolaylıkla gerçekleşmesine neden oldular. Oysa politik kimlikleri olan örgütlerdi her biri, ancak henüz sistemi tam analiz edip kapitalist sistemin bütün süreçlerini görebilen bir yerden politik tutum almıyorlardı. Şimdi bugün geldiğimiz durum çok daha farklı. Ekoloji hareketleri ister yerelde mücadele versinler, ister bir araya gelsinler artık şunu görüyorlar, bu sistem değişmeli, bu sistemi birlikte değiştirebiliriz. Şimdi bu birlikte değiştirebiliriz ve bu sistem değişmeli düşüncesi politik bir tutumu işaret ediyor ve yan yana gelişin ötesinde bir tutumu işaret ediyor.

Bu anlamda 21 Ocak’ta İstanbul’da yapılacak “Ekoloji Hareketleri’nin gücü siyaseti dönüştürme gücüdür”, “Biz ekoloji hareketleri olarak özneyiz” diyerek bir araya geleceğimiz konferans, hem meclis oluşumunda hem sizin de deyiminizle örgütsel krizi aşmada önemli bir yer tutuyor. Çünkü burada buluşacak olan hareketler sadece yan yana gelmeyi, sadece birlikte söz üretmeyi sağlamayacak. Halklar politik tutumlarıyla “dönüştürücü güç biziz” diyecekler. Sisteme karşı dönüştürücülükten, siyaseti dönüştürmekten bahsedecekler ve bu dönüştürmenin yol ve yöntemlerini birlikte söyleyecekler. Tam bir Meclis perspektifiyle yapacaklar bunu. Buradan bir örgütlenme çıkar mı onu bilemem. Ancak bu çok önemli bir deneyim. Bu dönüştürücü tartışmanın, özne olma halinin, politik tutumun, netleşen tek özne olma halinin ekoloji hareketleri tarafından ilk kez denendiği bir buluşma. Onun için bu buluşma benim açımdan görebildiğim kadarıyla ya da umduğum kadarıyla hem ekoloji hareketlerin örgütsel krizini, politik tutumunun aşılmasını sağlayacak bir buluşma olacak, hem de bir meclis aslında bir özyönetim siyaseti dönüştürecek, özne olarak bir özyönetim tartışmasını, pratiğini birlikte yaşama geçirecek. Bu anlamda çok umut verici görüyorum ve önemli görüyorum. Ekoloji hareketlerinin siyaset için özne olduğunu ifade eden bu konferansta ortaya çıkacak olan yöntemin, tartışmanın ve sonucun bu topraklarda önemli bir tarihsel eşikte olduğunu düşünüyorum.

Ekoloji hareketinin zayıf yönlerinden biri de dünya ile bağının zayıflığı sanırım. Mezopotamya Ekoloji Hareketinin bu açıdan daha iyi bir durumu vardı ama maruz kaldıkları siyasi ve adli baskılar var. 2019’daki Ekoloji Politik Konferansı da birçok ülkden konuğa evsahipliği yapmıştı. Kazma Bırak Kampanyası, İklim Adaleti Koalisyonu gibi çalışmalarla kısmen bu bağlar kurulmaya çalışıldı, çalışılıyor. Polen Ekoloji’nin farklı ülkelerden marksist ekoloji araştırmacılar, aktivist gruplarla söyleşileri, çevirileri oluyor. Ama yine de örgütsel, ideolojik olarak bağın zayıf olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz bu konuda, bu bağı nasıl kuvvetlendiririz?

MH: Enternasyonalizm ekoloji mücadelesi için ana kurucu unsur. Dünya-tarihsel bir perspektif olmadan ekoloji mücadelesi verilemez. Gezegen düzeyinde yok oluş riski kapıda dururken, ulus devlet ölçeğini esas alan modern hukuk sistemlerinin ve anayasalarının ekolojik kriz karşısında işlevini yitirmesi bunun en açık kanıtı. Birleşmiş Milletler kurumlarının etkisizleşmesi ve meşruiyetini yitirmesi yapısal bir sorun. Temiz hava hakkının satılması, çöp ithalatı, kirli işletmelerin üçüncü dünyaya transferi, iklim felaketlerinin teritoryal olarak sabitlenememesi emperyalizmin yeni ekolojik içerikleriyle yeniden tanımlanmasını zorunlu kılıyor. Avustralya’daki, Yunanistan’daki ya da Türkiye’deki orman yangınlarındaki iklim değişikliğinin etkileri nedeniyle yaşanan artışlarla nasıl baş edeceğiz? Sermaye dünyamızı kundaklıyor. En ücra köydeki JES projesi de siyanürlü altın madenleri de bu uluslar arası sistemin birer parçası. Göçmenlerin yaşadığı trajediler, artan ırkçılık ve milliyetçiliğin ekolojik boyutlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Enternasyonal düzeyde örgütsel ve ideolojik bağlarımızı güçlendirebildiğimiz kadar güçlendirmeye devam etmeliyiz. Bunun en somut adımı da en yerel düzeyde örgütlenirken bile küresel bilinçle yürümekten geçiyor. Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki ekoloji hareketleriyle ilişkiye özel önem vermek önemli bir eksikliği gidermemizi sağlayabilir. Ekolojik krizin bizi davet ettiği Aydınlanmacı ilerlemeci pozitivist çizginin eleştirisi, “Batı” ile özdeşleşmiş bir sanayi uygarlığı eleştirisini de barındırıyor. Yıkım projelerine karşı çıkarken doğayı hesaplanabilir, denetlenebilir, fiyatlandırılabilir gören bu araçsal akla karşı, geçmişimizden gelen, doğanın içsel değerini tanıyan, ortaklaşmacı kültürümüzden cesaret alıyoruz. Akbelen’i de Fındıklı’yı da Arsuz’u da savunurken kapitalizmin bastırdığı ama yok edemediği evrensel komünal damarlarımızdan besleniyoruz.

BÜ: Uluslararası bağların zayıflığı şüphesiz doğru. Mezopotamya Ekoloji Hareketi bu açıdan daha güçlü bir yerde duruyor. Ortadoğu’daki ekoloji hareketleriyle buluşması, uluslararası alandaki ekoloji hareketleri ile birlikte analiz etmesi, tutum alması açısından daha güçlü bir yerde duruyor. MEH üzerinde, bu nedenle siyasi baskı daha fazla. Ancak tüm bunların aşılabilmesi için gene Ortadoğu’da ya da Avrupa’da ve diğer Asya’daki ülkelerdeki ekoloji hareketleriyle birlikte politik tutum almak, kapitalist patriyarkal sisteme karşı birlikte yaşamı örmek için adım atmalıyız. Ne kadar bunu başarırız ve ne zaman buna doğru evrilir ekoloji hareketleri? Onu bugünden görmek mümkün değil. Ama giderek evrildiğini görmek, giderek bu arayışta olduğunu görmek, giderek politik tutumda birlikte tartışmasını arttırdığını görmek gerekiyor.

Bu uluslararası dayanışma ağlarından Kazma Bırak, İklim Adaleti Koalisyonu’nun çalışmaları son derece kıymetli buluşmalar. Belki şuna ihtiyaç var. Bu buluşmaların tümünü böyle ayrıştırmalı değil, tıpkı uluslararası dayanışma ağlarını güçlendirecek, o politik tutumu yaklaştıracak bir sürece evirmek gerekiyor. Bu uluslararası ve birbirinden farklı farklı alanlarda ekoloji hareketi olarak büyüyen kampanyaların, koalisyon çalışmalarının, sistemin bütününü içeren bir yere evrilmesi ve süreci birlikte tartışmasını sağlamak gerekiyor. Bunun için de önümüzdeki dönem bize sorumluluk yüklüyor.

Polen Ekoloji Kolektif ve Ekoloji Politik da aslında eklojik politik perspektifin hem teorik tartışmalarını yürütüyor hem de alanda mücadele eden ekoloji hareketleriyle birlikte düşünüyor, söyleyişiyor ve pratik yapıyor. Polen Ekoloji bunu yazıya dönüştürüyor. Marksist ekoloji araştırmacıların yazılarına yer veriyor. Aktivist gruplarla söyleşiyor, çevirilere yer veriyor. Ayrı ayrı yapılan kampanyaların, koalisyon çalışmalarının pratiklerini yansıtıyor. Ekoloji Politik de hem ekolojik politik tutumun teorisini tartışan, hem bunun siyasetini yürüten hem de alanda mücadelesini veren ekoloji hareketleriyle birlikte bu praksisi hayata geçirmeye çalışıyor. Yani hem teorik tartışmaları hem pratik deneyimleri birbirinin içine geçirerek ekolojik tutumun, ekolojik politik perspektifin toplumsallaşmasına çaba sarf ediyor. Bu anlamda 2019 Başlangıç Konferansı hem ekoloji hareketlerinin uluslararası perspektifte buluşmasını sağlayan hem de bugün 2023’te yapacağımız ekolojik hareketlerinin gücünü açığa çıkaracak olan tartışmaların öncüsüydü. Bu anlamda da çok kıymetliydi. O günden bugüne de her iki örgütte de hem Polen Ekoloji de, hem Ekoloji Politik de hem ürettiği yazılarda, teorik tartışmalarda, hem ürettiği birlikte yaptığı tartışmalarda, ekoloji hareketleriyle birlikte tutum almalarında hiç eksilmeden giderek daha toplumsal ulaşan bir hat izliyor. Her iki örgüt de bu anlamda çok kıymetli. Ama bir örgütten bahsetmiyoruz. Bu iki oluşumun her ikisi de politik tutumu toplumsal ulaştırmaya çalışan farklı yöntemler kullanıyor. Tabii ki bir örgütsel buluşmayı, güçlü bir buluşmayı söylemek her ikisi için de şu anda çok mümkün değil. Ama giderek içinde bulunduğum ekolojik politik grup da bu gücün, bu ideolojik bağla örgütsel bağ yani hareketler arasındaki bağın güçlendirildiğine tanıklık ediyorum.

21 Ocak’ta Ekoloji hareketlerinin buluştuğu bir Konferans gerçekleştirilecek. Seçim sürecine girdiğimiz bu süreçte siyasetin yüksek konuları içinde yine ekoloji yok. Kimse ne Akkuyu’daki nükleer kıyametten ne de diğer ekolojik yıkımlardan bahsediyor. Böylesine yoğun ve baskın bir gündemin ortasında Konferans toplanacak. Neler amaçlanıyor konferansla? Konferans hazırlık süreci nasıl gidiyor? Konferansın gündeminde neler var?

MH: Şimdilik Mayıs’ta yapılacağı görülen seçimin önemi, ekoloji mücadelesi içinde de giderek daha net anlaşılıyor. Ya faşizmin kurumsallaşmasının tamamlanması yönünde en belirleyici adımlardan biri atılacak ya da rejimin asgari hukuksal standartlara döneceği, toplumun ve doğanın nefes almasına aralanacak demokratik bir dönüşümün başlangıcı olacak. Türkiye’nin seçiminin en çok Brezilya seçimleriyle benzerlik taşıdığı çok sık dile getirildi. İşin en başlarında Ekoloji Politik içinde Fransa, Şili ve Kolombiya’daki seçim ittifaklarında ekoloji hareketlerinin öne çıkmasını değerlendirmiştik. Ama Brezilya seçimleriyle birlikte içinde yer aldığımız ekoloji hareketleriyle birlikte sesli düşünmeye başladık.

Dünyada, kapitalizmin çoklu krizine karşı çoklu ittifaklarla yanıt üretilen seçim deneyimleri yaşanıyor. Türkiye’de de seçimlere çoklu ittifaklarla gidiliyor. Bu seçimin en ayırt edici yanı iç içe geçmiş bu çok sayıda ittifak denkleminin oluşmuş olması. Ancak bu ittifaklar birer siyasal ittifak olarak şekilleniyor ve toplumsal ittifakların bu denkleme dahil olması noktasında Türkiye pratiğinde önemli eksiklikler var. Konferans, ekoloji hareketlerinin taleplerinin yaklaşan seçimlerde siyaset alanına taşınması yanında siyaseti de ekoloji alanından dönüştürme iddiasını taşıyor. Brezilya seçimlerinin ana gündemini Amazon Ormanları belirledi. Lula’nın da Bolsanora’nun da seçim stratejileri Amazonlar üzerinden şekillendi. Lula’nın seçim ittifakı kendi içlerinde de çok sayıda bileşeni olan yüzlerce yapının bir araya gelmesiyle oluştu. Siyasi partilerle ekoloji örgütlerinden kadın örgütlerine, gençlik örgütlerine, sendikalara ve çiftçi örgütlerine, LGBTİQ+ örgütlenmelere kadar çok geniş bir toplumsal ittifakla muhalefet seçime girdi ve kazandı. Seçim sonucunda kurulan hükümette Amazon Yerlisi ve Amazon’un talanına karşı mücadelenin öncülerinden Marina Silva, Çevre Bakanı olarak görev aldı. Türkiye’nin seçimini de nükleerden, Kanal İstanbul’dan ve diğer ekolojik talan projelerinden kurtulacağımız, Hasankeyf’in hesabını soracağımız, Gezi’den tutsak arkadaşlarımızın özgürlüğünü sağlayacağımız bir seçime dönüştürmek istiyoruz.

Konferansın sonuçlarını hep birlikte görüp değerlendireceğiz. Ekolojik hareketleri politik bir özne olduğunu bu bir araya geliş iradesiyle ortaya koymuş oldu. Konferanstaki tartışmaları olgunlaştırmak için konferansa giderken iklim krizi, kadın ve ekoloji, enternasyonal deneyimler, savaş, göç ve mültecilik ile ekolojik anayasa başlıklarında webinarlar düzenliyoruz. Çağrıcılar arasında ekoloji hareketleri ile birlikte kadın, sağlık, emek ve meslek örgütleri de yer alıyor. Kolektif olarak ördüğümüz bu kürsüden 21 Ocak’ta yine kolektif sözümüzü kuracağız. Ekoloji hareketinin önemli bir politikleşme eşiğini daha örgütlediğine tanık oluyoruz. Herşey bir konferansla bitmeyecek. Farklı tartışma başlıkları ve yeni sorun alanlarıyla mücadeleyi eylemsellik ve fikriyat düzeyinde daha ileriye taşıyacak bir deneyimi yaşamaya başladığımız söyleyebilirim.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum. Bu anlattıklarım içinde yer aldığım mücadelelerden benim görebildiklerim. Başka arkadaşlarım çok daha zengin ve benim göremediğim gözlemleri buradan veya başka mecralardan aktarıyorlar. Kesin olan kısmı ise umudumuz ve heyecanımız her gün daha da artıyor.

BÜ: Siyasi partilere baktığımızda genelde ekoloji politikalarının olmadığını söyleyebiliriz. Nükleer siyasi iktidar tarafından yürütülecek bir proje olarak her yerde sunulurken iktidara aday olduğunu söyleyenler de bu sürecin devam ettireceklarını söyleniyor. Gerçekten yaşam alanlarında yoğun bir baskı sürerken, sistemin ürettiği bütün projelerde, bütün uygulamalarda işçiler gün geçtikçe iş cinayetlerine daha fazla maruz kalırken, her geçen gün bu daha da şiddetlenirken, sömürü daha da artarken, geçimlik yaşamdan halklar giderek koparılarak sermayenin işçileri haline dönüştürülürken ya da yerlerinden zorla edilirken, Hasankeyf’te, Suriçi’nde, Sulukule’de, Validebağ’da her yerde bunlar oluyorken siyasetin gündeminde yoklar. Siyasi örgütler ya da partiler sadece basın açıklamalarında var oluyorlar. Ama bunları dönüştürmek için bir projeleri, bir perspektifleri olduğunu gösteren bir veri görmek mümkün değil. Tam tersi aynen devam edeceğini, sistemin bu seçim sürecinde de aynen devam edeceğini açıkça görüyoruz.

Onun için bizler ekoloji hareketinin derdi, ekoloji mücadelesi verenlerin derdi seçim sürecinde bir umuda bağlanmak değil. Bu süreci yürütecek olan siyasi partilerden bir beklentinin ötesinde, bizler yaşamı gerçekten özgürleştirecek, ekolojik politik perspektifi yaşama geçirecek, yeni yaşamı, özgür bir yaşamı kapitalizmin elinden, kapitalist sistemin elinden yaşam alanlarını, kentleri, kültürel varlıkları, tarım alanlarını, geçimlik yaşamı, halkları, emekçileri kurtaracak olan politik perspektifin bu seçimde ya da sonrasında yaşamı özgürleştireceğine inanıyoruz ve bunu söyleyen siyasete yüzümüzü dönüyoruz. Konferansta siyasete sözümüzü söyleyeceğiz, bu amacımızı söyleyeceğiz. Bizim derdimiz yaşamın özgürleşmesidir. Bizim derdimiz, yaşamları, yaşam alanlarını, kültürel varlıkları, doğal varlıkları, halklar da dahil olmak üzere bütün canlı sistemi sermaye birikimine sokacak olan bu sisteme karşı yeni yaşamın öreceğimiz, birlikte başaracağımız bir toplumsal iradeyi ortaya koyacaktır konferans. Bu anlamda da az önce söylediğim gibi tarihsel bir dönemeç dedir bu pratik. Yolumuz açık olsun.

Mersin NKP 25 Aralık 2022 Çalıştay Sunumu

Merhaba Dostlar!

Değerli Katılımcılar, Sözlerime başlamadan önce, Çalıştay Yürütme Kuruluna; şahsım, üyesi ve aktivisti olmaktan onur duyduğum Sinop Nükleer Karşıtı Platform adına teşekkür ediyorum.

Sinop tarihte “Deniz üstünde yüzen kent” olarak anılır.

Deniz üstünde yüzen kentin sahipleri adına da sizleri selamlıyorum.

Konu başlığımız; “ NEDEN NÜKLEER OLAMAZ” yada NEDEN NÜKLEER SANTRAL YAPILMAMALI.!

Nükleer, bir enerji sorunu değildir. Kapitalistlerin dayattığı bir araçtır. Evet, “Ekolojik yaşama katkısı olmadığı için, Canlı yaşamına zarar verdiği için yapılmamalıdır” diyerek tek cümle içinde anlatabiliriz. Ama onlar, sermaye sahipleri olan kapitalistler bunu anlamazlar. “Yeşil” deyince onların aklına sadece “Doların yeşili” geliyor. Bu nedenle onlara anlayabilecekleri dilden söyleyip anlatmak gerekiyor.

Mesela kendilerinin parayla hazırlattıkları ÇED Raporlarından, ücretlerini bizlerin ödediği Bilirkiş Raporlarından ve Emperyal güçlerin zorlandıkları zamanlarda başvurdukları savaşlardan alıntılar yaparak açıklamaya çalışalım.

Karadenizin karşı kıyısında 24 Şubat 2022 de Rusya ile Ukrayna arasında başlayan kirli bir savaş halen sürüyor. Savaşın yıkıcı etkilerini, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal harekâtıyla bir kez daha yaşadık/yaşamaya devam ediyoruz.

Rusya savaşın ilk gününde 1986 yılında yaşanan Çernobil faciası nedeniyle çalışmayan Çernobil Nükleer Santrali sahasını, savaşın 9. gününde de Avrupa’nın en büyük Nükleer santrallerinden sayılan ve 6 Reaktörü bulunan Zaporijya Nükleer Santralini işgal etti. Savaşın tarihsel ve güncel olarak yarattığı acıları insanlığın barış umudunun kolektif havuzuna görmeye devam ediyoruz. 2. Dünya Savaşı’nda Hitler’e karşı inşa edilen sığınaklarda şimdi yaşam mücadelesi veren çocukların çığlıklarını duyduk/duyuyoruz. Savaşın tarafları ise açık bir şekilde insanlığı ve gezegeni çok daha ağır yıkımlara yol açacak nükleer savaşla tehdit ediyor. Ortadoğu’daki cihatçı çeteler, şimdi de Avrupa’da savaşı bahane ederek katliamlar gerçekleştirmeye devam ediyorlar. AB, ABD ve Çin başta olmak üzere dünyanın bütün ülkeleri doğrudan veya dolaylı bir biçimde bu savaşın içinde. Çatışma Ukrayna’nın topraklarında cereyan ediyor olsa da küresel ölçekte bir savaş durumu izliyoruz.

Savaş, geride binlerce ölü ve yüzbinlerce yaralı bırakarak devam ettiğini biliyoruz. Milyonlarca insan yerlerinden edilip komşu ülkelere kaçmak zorunda bırakıldı. Yıkılan kentler ve yok edilen yaşam alanlarının bilançosu giderek büyüyor. Savaşan iki ülke gibi görünse de dünyanın bütün ülkelerinde savaşa ve silaha bütçeden ayrılan paylar arttırılıyor. Halklar, artan enerji ve gıda fiyatları nedeniyle en temel insani ihtiyaçlarından mahrum kalarak savaşın faturasını ödüyor.

Savaşın sadece sonuçları değil, nedenleri ve cereyan etme biçimlerinin de önemli Ekolojik boyutları var. Her şeyden önce petrol ve doğalgaz arzı, fosil yakıtların lojistik hatları, pandeminin de etkisiyle artan yeni güzergâh ve teknoloji arayışlarına baktığımızda bile; Ukrayna topraklarında devam eden savaş aynı zamanda bir enerji ve gıda savaşıdır. Nitekim ilk günden itibaren şehirlere sevk edilen silahlar ve atılan füzelerle birlikte enerji sevkiyatı ve tedarik zinciri ile gıda ambargosu, bu savaşta kullanılan en etkili silahlar olmaya devam ediyor. Nükleer savaş olasılığı ilk defa bu kadar açık ve yakın bir tehlike olarak kaşımızda duruyor. Dünya, otoriter liderlerin anlık hırslarına bırakılmış bir nükleer savaş tehlikesiyle her an karşı karşıyadır. Nitekim Putin Nükleer silah kullanabileceğini söyleyerek dünyayı da tehdit etmekten geri durmadı.

Türkiye, savaşın Ekolojik izdüşümlerinin en somut görünür olduğu ülkelerden biri. Rusya’nın müdahalesinin ilk anında Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri savaş denklemi içinde konuşulmaya başlandı. Ekoloji mücadelesinin temel gündemleri içinde yer alan bu konu, savaşa karşı verilecek mücadeleler içinde de Ekoloji hareketine önemli görevler yüklüyor. Savaşın kalıcılaştığı bu günlerde barışın sembolü olan zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılması da işin ayrı bir yönünü ifade ediyor. Bütün bunlar, Ekoloji alanında da tutarlı bir enternasyonalist duruşunun önemini bize hatırlatıyor.

Hatırlayalım arkadaşlar, Rusya savaşın ilk günlerinde işgal ettiği Çernobil NS ve ZAPORJİYA Nükleer Santralini Rusya devlet şirketi olan Rosatom’un yaptığını biliyoruz. Akkuyu NGS aynı şirket yapıyor. Sinop NGS’yi de Recep Tayyip Erdoğan tarafından Putin’e son iki ay içerisinde altın tepside sunmaya çalışıyor. Mersin’de, Astana’da ve son olarak da 19 Ekim 2022 tarihinde ise artık malumun ilanı gerçekleşti ve Rusya Devlet Atom Enerjisi Kurumu Rosatom’un Genel Müdürü Aleksey Lihaçev, Türkiyeli iş insanları ile Sinop’ta nükleer güç santrali inşa edilmesine yönelik müzakerelere başladıklarını açıkladı. Enerji Bakanlığı yetkilleri Soçi’de dahada ileri giderek Türkiye’ye 4-8 reaktörün yetmeyeceğini, raktör sayısını 16-20 lere çıkartmaları gerektiğini açıklarken, diğer yandan Sinop’ta nükleer santral yapma kararları çıkartıp, Uluslar arası görüşmelerle Rusya’yla, Çin’le, Kore ile planladıkları santralların yanında  ABD Nükleer enerji danışmanı Nükleer reaktör için Türkiye’de uygun alanlar olduğunu ve Türkiye’nin  kendilerinden talebi doğrultusunda 35 adet modüler nükleer santral (MNS) yollayabileceklerini duyurmaktadır. Yani Akkuyu ve Sinop dışında başka bölgelerimizi de Nükleer santral yapılması için işaret ediyorlar. Bu durum daha fazla nükleer atık üretimi anlamına gelen MNS’lar; meraların, doğal alanların,nükleer atık sahasına dönüşümü, mnükleer atık üzerinden plütonyum elde etme süreçlerinin desteklenmesi, uygulamaya sokulması, Uluslararsı Nükleer silahsızlanma anlaşmalarının hükümsüz kılınması anlamını taşıyor. Siyasi iktidar tarafından tüm canlı sisteminin yokoluşu pahasına Türkiye Halkları adına Uluslar arası tavizler verilmeye çalışılıyor.

Ülkemizin İçinde bulunduğu konumda Nükleer santrallara ihtiyaç olmadığını yüksek sesle dillendiriyoruz. Aslında yapılmak istenenin  emperyalist- kapitalist sistem ve küreselleşme politikaları sonucu oluşturulan hegemonyaya, biat ve bir tür sermaye evliliği olduğunu söyleyebiliriz.

Çernobil deyince;  Yağmurdan korkmak gibi bir şey geliyor aklıma! Bu bir akıl oyunu değil, insani bir duygudur korkmak! En azından ben böyle düşünüyorum.

Neden Nükleer Santral yapılamalıdır konusunu egemenlerin kendilerinin hazırladıkları ÇED Raporlarından birkaç başlık işaretleyerek açıklamaya çalışalım. Aslında Sinop NGS ÇED raporunda bilirkişler kendilerine 23 başlık altında sorulan ve toplamda 275 alt başlıkla; Sinop’ta neden Nükleer santral yapılmamasını anlattıkları konu başlıklarından birkaçtanesini sizlerle paylaşmak isterim;

Çevreye olan etkileri, Canlı yaşamında Güvenlik ve Ekonomik nedenler sarmalını birlikte değerlendirelim.

Bu konular sadece Akkuyu ve Sinop’u değil dünyayı ilgilendiriyor. Çevresel etki deyince insanlar nükleer santral patlaması zannediyor. Oysa nükleer santraller çalışırken de çok büyük tehdit kaynaklarıdır. Sinop’u örnek alırsak Sinop’a yapılacak olan, o resimlerde gördüğümüz dev kuleli, dev bacalı bir nükleer santral değildir yapılmak istenen.

Akkuyu ve Sinop’a yapılacak model üzerinden anlatmak gerekirse; Bu santrallar su soğutmalı bir nükleer santral. Deniz suyu ile soğutulacak ve Sinop’ta kullanılacak suyu ifade etmem gerekirse: İstanbul gibi metropol kentin yaklaşık 9.5 günlük suyunu Sinop NGS bir günde denizden alacak ve tekrar denize verecek. Veya 230 bin nüfuslu (İlçeleri ve Köyleri dâhil) Sinop ilinin, içme, sulama ve kullanma suyu dâhil, yaklaşık 2,5 yılda kullanacağı suyu 1 günde deniz ortamından alacak ve geri verecek. Bu suyu deniz ortamından alırken, suyu seyreltilmiş bir şekilde klorlayacaklar. 38 derecedeki bu su aynı şekilde deniz ortamına geri bırakılacak. Kendi raporlarında belirttiklerine göre deniz suyunu 2-5 derece arasında ısıtacaklarını ifade ediyorlar

Sinop NGS’nin yapılması halinde; Kullanma suyu ve Atık suları; İnşaat Aşaması ve İşletme Aşaması olarak iki ayrı kısımda değerlendirilmiştir.

Sinop NGS Bilirkişi Kurulu Raporunun 10.6.1. Su Konusu ( sayfa 75-76-80-81)

Tablo 1. Sinop NGS İnşaat Aşamasında Su İhtiyacı ve Temin Edileceği Kaynaklar;

Kullanım Durumu                                            Miktar ( m3/gün)                Temin Edildiği Kaynak            

Personel kullanımı                                                         2030                             Erfelek Barajı

Personel İçme Suyu ( Damacana Su)                                 30                             Piyasa

Kazı Malzemesi geçici depolaması toz kontrolü         3346                             Erfelek Barajı 

Hazır Beton tesislerinde su kullanımı                          2506                             Erfelek Barajı 

İnşaat araçlarının yıkanması                                          186,5                          Erfelek Barajı 

Kırma eleme tesislerinde toz kontrolü                             19                             Erfelek Barajı 

Erfelek Barajında alınacak toplam su miktarı            8087,5                         Erfelek Barajı

Nükleer ünitelerin testleri (Desalinizasyon)                 3000                             Karadeniz Suyu 

Olarak belirlenmiş….

Sinop NGS’de kullanılacak su ve atık sularının mukayesesi;

Bu konu İnşaat Aşaması ve İşletme Aşaması olmak üzere iki ayrı başlıkta değerlendirilmiştir.

İNŞAAT AŞAMASI ( 2021-2031/ 10 yıl süre için)

Erfelek Barajında %100 doluluk durumunda toplamda 54.000m3/gün su üretilebilecektir. Barajdan 140 lt/sn su tahsisi ile Sinop NGS için 12.096 m3/gün tahsisat olduğu ifade edilmektedir. Yine aynı barajdan Sinop İli Merkez ilçe ve Köyleri için 584 lt/sn ( 50.457,6 m3/gün) su çekileceği de ifade edilmektedir. Bu barajdan Gerze ilçesi içinde su alınacağı bilinmektedir. Gerze ilçesine su verilmese dahi;

Sinop /Merkez İlçe ve Köyleri için  : 50.457,6 m3/gün

Sinop NGS için  hesaplanan miktar:   8.087,5 m3/gün 

Toplam                                               : 58.545,1 m3/gün     Fark: 4.545,1 m3/gün dür.

Sinop NGS için tahsis edilen miktarda su çekildiğinde ise; 

50.457,6 m3/gün+ 12,096 m3/gün=  62.553,6  m3/gün   Fark: 8.553,6 m3/gün

Su gerekmektedir ki, çevrede talep edilen suyu temin edilebilecek göl yada nehir bulunmamaktadır.  

1)  Baraj Suyu           Talep edilen su                2)  Baraj Suyu             Talep edilen su         

     54.000 m3/gün <  58.545,1 m3/gün                    54.000 m3/gün  <   62.553,6 m3/gün

Yukarıdaki iki basit bir hesapla su sorunu ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Karadeniz’den de 3000 m3/gün Membran (Desalinizasyon) yöntemiyle arıtılarak alınacağı, çıkan atık sularında evsel atık sularıyla birlikte biyolojik arıtmaya tabii tutulacağı belirtilmektedir.

Erfelek barajının suyunun yetmediği açıkça ortadadır. Çevrede başkada tatlı su kaynağı da yoktur. Diğer bir deyişle Sinop’ta su yoktur.

İhtiyaç duyulan ve bu kadar büyük miktarda suyun tankerlerle taşınması pek mümkün görülmemektedir. Ve bu konuda ÇED raporunda da bir bilgi yoktur. Böylesi bir bilgiye de yer verilmemiştir.

İŞLETME AŞAMASI

İşletme aşamasında Erfelek Barajından su alınmayacağı belirtilmektedir.

  1. 2000 personel için kullanma suyu 290 m3/gün deniz suyundan elde edileceği belirtilmektedir.
  • Endüstriyel su:
  • Deniz ortamında 16.258 m3/gün kullanılacağı belirtilmektedir. Bu su Membran (Desalinizasyon) yöntemi ile temin edilecektir.

      Desaline edilen sudan 1437m3/gün Demineralize edilecek (saf su haline getirilecek)ve

      buhar üretiminde kullanılacaktır.

  • Deniz ortamından çekilen 16.258 m3/gün suyun 7.189 ton/gün kısmı ise klorlu su üretimi için kullanılacaktır. Bu su soğutma suyuna katılacağı ve yoğunlaşma ve biyolojik birikimin engelleneceği ifade edilmektedir.
  • Soğutma suyundaki bu klorlu su Denize deşarj edilecektir.
  • Kısaca özetlemek gerekirse; Denizden Oksijenli su (Canlı su) alınacak, ölü ve sıcak su denize deşarj edilecektir. Deşarj edilecek suyun miktarı raporda da görüleceği üzere;

Ünite başına saniyede;                 81 m3/saniye

Ünite başına saatte    ;         291.600 m3/saat

Ünite başına günde    ;      6.998.400 m3/gün

4 Ünite için günde      ;    27.993.600 m3/gün

4 Ünite için 1Ayda     ;  839.808.000 m3/ay

4 Ünite için 1 Yılda; 10.077.696.000 m3/yıl (Onmilyar Yetmişyedimilyon altıyüzdoksanaltıbin m3) su denizden çekilip gerekli soğutma yapıldıktan sonra tekrar denize deşarj edilecektir.

  • Bu miktar İstanbul gibi metropol bir il için 9,5 günlük sudur.
  • Sinop İli İçin 2,5 yıllık sudur.
  • Veya (2) iki Kızılırmak debisi büyüklüğünde bir sudur.

Sinop NGS’nin tükettiği suyu Türkiye’nin Mega Kenti İstanbul ile de karşılaştırırsak;

Kişi başına tüketilen toplam su miktarı; 189 lt/gün dir.

İstanbul’un Günlük Su Tüketimi;     2.933.280 m3/gün

İstanbul’un Aylık Su Tüketimi;       87.998.400 m3/ay

İstanbul’un Yıllık Su Tüketimi;  1.055.980.800 m3/yıl dır.

İSTANBUL’DA 9,5 GÜNDE TÜKETİLEN KULLANMA VEİÇME SUYUNU Sinop NGS (1) BİR GÜNDE TÜKETİP KİRLETTİKTEN SONRA TEKRAR KARADENİZE DEŞARJ EDECEKTİR.

Bu kullanılacak suyu NGS nin yapılacağı Sinop’ta tüketilen içme ve kullanma suyu ile mukayese edersek;

2019 yılı verilerine göre Sinop’ta;

Kişi başına tüketilen toplam su miktarı; 240 lt/gün dir.

Sinop İli ve İlçelerinde yıllık su tüketimi; 11.300.000 m3/yıldır.

SİNOP İLİ VE İLÇELERİNDE 2,5 YILDA TÜKETİLENKULLANMA VE İÇME SUYUNU Sinop NGS (1) BİR GÜNDE TÜKETİP KİRLETTİKTEN SONRA TEKRAR KARADENİZE DEŞARJ EDECEKTİR.

Bir başka Hesaplamayı da Türkiye’nin büyük nehirlerinden olan Kızılırmak ile yapalım;

Kızılırmak nehrinin yıllık ortalama debisi; 184 m3/saniye dir.

Sinop NGS’nin yıllık ortalama debisi ise;    324 m3/saniye dir.

BU DURUMDA Sinop NGS; 324 m3/s : 184 m3/s = 1,76  YANİ YAKLAŞIK OLARAK 2 KIZILIRMAK DEBİSİ BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR SUYU GÜN İÇERİSİNDE KARADENİZ’den ÇEKEREK, SOĞUTMA İŞLEMİ ESNASINDA KİRLETEREK YİNE KARADENİZE DEŞARJ EDECEKTİR.

Bu konu; bir ÇED raporundaki 3-5 sayfa ile geçiştirilecek bir konu değildir. Amerikalılar bile San Francisco körfezindeki su soğutmalı santrallerde yıllardır Nükleer santralların denize olan etkileri ile ilgili modelleme çalışma verisi elde edemezken, Sinop NGS Bilirkişi Kurulu hazırladıkları raporlarında ısınmış ve klorlanmış suyun Deniz canlılarına bir zararının olmayacağı, sadece suyun biraz daha ısınacağı ve sanki kış aylarında deniz canlılarının bu sıcaktan istifade edip üşümeyeceği gibi bir anlam ifade  etmektedirler.

Hâlbuki bu su oksijensiz, klorlu ve sıcak bir sudur. Ekosisteme uygun değildir. Diğer bir deyişle ölü sudur.

Özetlemek gerekirse Sinop’ta Sinop NGS için tahsis edilebilecek su yoktur. Bu konu yukarıda anlattığım hesaplarla da ortaya konulmuş olup; Erfelek Barajı ve Çevredeki Su Potansiyeli ancak Sinop ve köyleri için Yeterlidir.  

Enerji alanında nükleer santraller; zaten bağımlı olduğumuz Rusya’ya bizi daha bağımlı hale getirecektir. Akkuyu ve Sinop NGS ekonomik maliyetleri projelerde 20+20 milyar $ olarak belirlenmiştir. Ve ekonomik olmadığını ifade ediyoruz.

Hiçbir enerji türü canlılardan ve doğadan daha önemli değildir. İnsanlığın ve doğanın güvenliği ve geleceği emperyal bir ülkenin inisiyatifine terk edilemeyeceği unutulmamalıdır.

Nükleer Karşıtı Platform ( SinopNKP) Bileşenleri olarak, emperyalist emeller peşinde, ekonomik çıkarlar uğruna, büyük devlet iddialarını kanıtlamak hevesiyle korkunç bir savaşın sahnelendiği günümüzde, kamuoyunun giderek artan endişesine rağmen enerji ihtiyacı ve milli güvenlik bahanesiyle Ekosistemin ve canlıların hayatlarının bir hiç uğruna feda edilmesini kabul etmiyoruz.

Siyasi iktidarın, “Nükleer santrallerde risk yoktur. Nükleer santraller çevre dostu, temiz enerji aracıdır” şeklindeki teknik ve mantık dışı açıklamalarına artık bir son vererek gerçeği kabullenmesini ve Akkuyu NGS inşaatını derhal durdurmasını talep ediyoruz!

Akkuyu NGS’de meydana gelen zemin çatlakları, son dönemde Ecemiş deprem fay hattına çok yakın bir mesafede yer alan santral bölgesinde ardı ardına kuvvetli şekilde hissedilen depremler ve bu depremler sonucu oluşması mümkün tsunaminin Fukuşima Nükleer Santral kazasında yaşanan sorunların Akkuyu ve Sinop için tekrar olabileceğini hatırlatıyoruz.

Henüz vakit varken, facia getirecek nükleer hevesinden bir an önce vazgeçilmesinin demokratik, sosyal devlet anlayışı ve vicdani bir sorumluluk olduğunun altını çiziyoruz. Nükleer santrallerin sadece o bölge canlıları için değil, tüm dünyada yıllarca geri döndürülemez bir tahribata neden olacağı bilinciyle bir kez daha siyasi iktidarı, tarihi bir sorumlulukla nükleer santral yapımına son vermeleri ve tarihin çöp sepetine atmaları için buradan çağı yapıyoruz.

Mücadele sürecinde; önce Dünyada başka nükleer kazalarında yaşandığını öğreniyoruz! Three Mile İsland (Üç Mil Adası), Çernobil ve sonrasında Fukuşima felaketleri; aslında biz bu kazalarda bir nükleer felaketlerin sözlü ve görsel tarihini okuyoruz!

Ekoloji Politik olarak biz; Herşeyden önce toplumun ekolojik bir temelde yeniden inşaa edilmesi için talepte bulunuyoruz.!

Bu nedenledir ki Türkiye’nin hiçbir yerinde nükleer santral yapılmamalıdır.

Son söz: Cennetin içinde Cehennemi kurdurtmayacağız.

*NÜKLEERE İNAT YAŞASIN HAYAT!

*KURTULUŞ YOK TEKBAŞINA YA HEP BERABER YADA HİÇBİRİMİZ!

                                                                                                                                   Zeki KARATAŞ
Sinop NKP Yürütme Kurulu Üyesi
Ekoloji Politik Çalışma Grubu Üyesi

Çevre ve İklim Adaleti Çerçevesinde Yerinden Edilme

Mekânda Adalet Derneği’nin Baran Alp Uncu tarafından yazılan “Çevre ve İklim Adaleti Çerçevesinde Yerinden Edilme” başlıklı raporu yayımlandı.

İklim krizinin en çarpıcı sonuçlarından biri olan yerinden edilmeler üzerine hazırlanan “Çevre ve İklim Adaleti Çerçevesinde Yerinden Edilme: Kavramlar, Tartışmalar, Vakalar” raporunun temelinde iklim krizi ve çevre tahribatları nedeniyle yaşam alanları yok olan insanlar ne yapıyor, neler yaşıyor, hangi adaletsizliklere maruz kalıyor, soruları yatıyor.

Rapor, çevre ve iklim olayları ile yerinden edilmeler/göç/hareketlilik arasındaki ilişkiyi çevre ve iklim adaleti perspektifiyle ele alıyor.

Rapor ayrıca konuyla ilgili farklı kavram, teori ve tartışmaları sunarken ekolojik tahribatla ilintili yerinden edilmelerin/göçün/hareketliliğin sosyal, ekonomik siyasi nedenlerinin de altını çizerek irdeliyor.

Türkiye’den İkizköy örneği

Dünya genelinden farklı vakalar içeren rapor; Hindistan’da kömür madenlerinin, Brezilya Amazonları’nda barajların, Uganda ve Tanzanya’da petrol boru hatlarının, Cakarta’da ise mega iklim uyum projelerinin yol açtığı yerinden edilmeleri derinlemesine inceliyor.

Türkiye’den ise Muğla örneği üzerinden kömür faaliyetleri nedeniyle insanların evlerinden, topraklarından, sağlıklarından ve müşterek alanlarından koparılmasını ve buna karşı İkizköy’de süren ekoloji mücadelesini anlatıyor.

Suriye, Cakarta ve Hindistan

Raporda öne çıkan bulgular şöyle:

  • 2021’de iklim olaylarına bağlı felaketler sonrasında yerinden edilenlerin dünya genelindeki toplam sayısının 30 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
  • Dünya genelinde coğrafi dağılıma bakıldığında, madencilik kaynaklı yerinden edilmeler, ağırlıklı olarak Latin Amerika, Asya ve Afrika’da yoğunlaşmıştır.
  • 2020 yılında 9,8 milyon çocuğun iklim olayları nedeniyle yerlerinden edildiği kaydediliyor.
  • Deniz seviyelerinin 2050 yılı itibariyle yarım metreden fazla yükselmesi ihtimali bulunan yerlerde yaşayanların tahmini sayısı 800 milyon.
  • “İklim göç”ünü “ulusal(-devlet) güvenliği” çerçevesinde tek yönlü, tek boyutlu ve çatışmalara yol açan bir olgu olarak ele almak bu önemli meseleyi analitik bakımdan anlaşılmaz, siyaseten de çözümsüz kılmakta.
  • Birçok indirgemeci yaklaşım Suriye’deki iç savaşı kuraklık nedeniyle tarımsal üretimin ve su varlığının azalmasına bağlıyor. Ancak savaşın ana nedenleri yoksulluk, eşitsizlik, işsizlik ve tüm bu faktörlerle birleşen baskıcı Suriye yönetiminin iklim değişikliği neticesinde meydana gelen kıtlığı ve susuzluğu kötü yönetmesi olarak karşımıza çıkıyor.
  • Uganda ve Tanzanya’da toprak mülkiyetinin çok büyük oranda erkeklere ait olması nedeniyle kadınlara tazminat ödenmiyor, kadınlar yeniden yerleştirme gibi telafi programlarından doğrudan yararlanamıyor.
  • Cakarta kentinin geneli her yıl ortalama 7,5-11 cm arasında batıyor; kentin bazı yerlerinin yıllık çöküşü 17 cm’yi buluyor. Kent, dünya genelinde deniz seviyelerinin yükselmesi sebebiyle en fazla tehdit altında olan ilk 15 kent arasında.
  • Türkiye’de yeniden yerleştirme/iskân programları ani gelişen afet sonrasıyla sınırlı tutuluyor; kömür madeni kaynaklı yerinden edilmeler çerçevesinde yeniden yerleştirme/iskân programları uygulanmıyor.
  • Akbelen Ormanı oldukça geniş bir bölgenin yerüstü ve yeraltı sularının varlığını etkileyen kritik önemi olan bir su toplama alanı. Akbelen Ormanı’nın sınırındaki Çamköy’ün altında oldukça büyük yeraltı su rezervleri bulunuyor. Akbelen Ormanı’nın yok edilmesi durumunda bu rezervlere suyun akışı engellenecek; Bodrum Yarımadası’nın kullandığı suyun yaklaşık üçte birinin temin edildiği yeraltı su rezervi yok olma tehdidi altında kalacak.


* Raporun tamamına ulaşmak için tıklayın.

Mekânda Adalet Derneği hakkında

Akademi ve kent/çevre hareketleri içinde sürdürdüğü çalışmalardan yola çıkarak resmi olarak 22 Haziran 2016’da kuruldu.

Kuruluşuna vesile olan temel dinamiklerden biri Beyond Istanbul (İstanbul’un Ötesi) isimli araştırma kolektifi, diğeri ise 1999 Depremi sonrası gelişen taban hareketleri oldu.

Çevrenin korunması, kentsel haklar, farklı toplulukların maruz kaldıkları ayrımcılıklar gibi mekânsal adalet kapsamına giren hukuk davalarının açılması, takip edilmesi ve bilgisinin üretilmesi, derneğin temel çalışma alanlarından.

(TY)

Türkiye, Rusya’nın gaz mümessili mi oluyor?

0

Türkiye ile Bulgaristan arasında yıllık 1.5 milyar m3 doğal gaz için 13 yıl süreli anlaşma imzalandı. Putin tarafından Rusya’nın gazı için mümessilliğe atadığı AKP iktidarı Trakya’yı gözden çıkardı

Yusuf Gürsucu / İstanbul

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Bulgaristan ile imzalanan doğal gaz anlaşmasının Türkiye’nin gaz merkezi olması için önemli adımlardan birisi olduğunu söyledi. Bakan Dönmez yaptığı açıklamada, “Bu anlaşmanın süresi 13 yıl olacak. Yıllık yaklaşık 1.5 milyar metreküpe kadar bir gaz transferi söz konusu olacak. Başta Bulgaristan olmak üzere Avrupa’nın da doğal gaz arz güvenliğine büyük katkı sağlayacak” dedi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’de bir doğal gaz merkezi kurulabileceği yönlü açıklamasının ardından ilk adım atılmış oldu. Türkiye ile Bulgaristan arasında yapılan anlaşma BOTAŞ ile Bulgaristan doğal gaz şirketi Bulgargaz arasında imzalandı.

2. Nükleer Santral Trakya’ya mı?

Mersin’in ardından sürekli gündemde tutulan Sinop Nükleer Santrali’nin yani 2. Nükleer Santrali’nin yerinin Trakya olma ihtimali yüksek. Erdoğan geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı bir açıklamada, “Değerli dostum Sayın Putin’le önemli görüşmelerimiz oldu. Adımlarımızı attık, atıyoruz ve böylece özellikle Trakya, doğal gazda, enerjide bir hub haline gelecektir. Bununla ilgili çalışmalarımızı bölgemizdeki enerji ortaklarımızla birlikte yürütüyoruz. Halen toplamda 20 milyar dolarlık bir yatırımın sürdüğü nükleer güç enerjisini de bu tabloya eklediğimizde, artık enerji alanında bambaşka bir seviyeye yükseleceğiz” sözleri Trakya’nın çok önemli tarımsal potansiyelinin yok edileceğini gösteriyor.

BOTAŞ’a sermaye aktarımı

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati Haziran 2022’de yaptığı açıklamada, hazırlanan ek bütçenin 134.5 milyar lirası BOTAŞ ve EÜAŞ’a yapılacak aktarmalar için kullanılacağını belirtmişti. Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan BOTAŞ’a 2022’nin ilk 9 ayında yapılan transferler 114.9 milyar TL’ye ulaşmıştı. Haziranda bir aktarma gerçekleşmezken, temmuz 4.5 milyar, ağustos 26 milyar, eylülde ise 18 milyar lira aktarıldı. 2021 yılı Eylül ayından 2022 Eylül ayına kadar 1 yılda 160 milyar lira aktarılırken, bu yekün içinde olmayan Aralık 2021’de ise 40 milyar lira aktarım eklendiğinde BOTAŞ’a aktarılan tutar 200 milyar lira oldu. 2022 yılının Ekim, Kasım ve Aralık ayları verilerine ise henüz ulaşamadık.

BOTAŞ kamu kurumu mu?

Tamamen denetim dışı bırakılan ve tek karar vericinin Erdoğan olduğu Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) aktarılan BOTAŞ için 2021 yılı Temmuz ayında Erdoğan’ın başkanlığında bir toplantı yapılmış ve toplantıda 3.5 saat BOTAŞ’ın konuşulduğu duyurulmuştu. BOTAŞ’ın özelleştirme planları ise uzun süredir gündemde yer tutarken, TVF elinde olması ise bir kamu kuruluşu olamayacağına işaret ediyor. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid Al Nahyan ile kucaklaşma sonrası yapılan görüşmelerde Nahyan, Türkiye’ye yağmaya geldiklerini ‘Bizim için fırsat’ sözüyle açıkça belirtmesi dikkat çekmişti. Katar’la girilen girift ilişkiler uzun yıllardır sürerken BAE ile kucaklaşma sonrası Suudi Arabistan’la da el sıkışmanın ardından Türkiye’ye 10-15 milyar dolar civarında bir nakit akışı yaşandı. Fırsat peşinde koşanların en önemli fırsatlarından birisinin BOTAŞ olma olasılığı ise çok yüksek.

AKP Trakya’yı gözden çıkardı

AKP’li Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı V. Putin’le geçtiğimiz ekim ayında yaptığı görüşme sonrası Trakya’nın AB’nin doğal gaz dağıtım merkezi olması yönünde görüştüklerini belirtmişti. TürkAkım boru hattının kapasitesinin arttırılması ve Trakya coğrafyasının doğal gaz ve enerji işletmeleriyle işgal edilme planları uzun süredir yapılmakta. Kaya gazı sondajları ve üretimlerinin devam ettiği Trakya’da konvensiyonel doğal gaz sondajları da sürüyor. Birinci sınıf tarım toprağına sahip Trakya’da yer altı suları ve halen temiz akabilen akarsular kaya gazı ve sanayi tesislerine bağlanırken, nehirler de debiler her geçen yıl düşmekte, sanayi tesislerinin atıklarıyla beslenen Ergene Nehri’nde ise su yerine zehirli akışkana dönüşürken benzer bir durum Meriç Nehri’nde de yaşanmakta.

Trakya istila altında

Trakya topraklarının yüzde 74’ünü tarımsal araziler oluşturuyor. Ayçiçeğinin yüzde 63’ü, pirincin yüzde 44’ü, buğdayın yüzde 9’u Trakya’da üretiliyordu. Trakya topraklarındaki verimliliğin Konya, Niğde ya da Eskişehir’deki tarım arazilerinden 3-4 kat daha fazla olduğu ise biliniyor. Böylesi toplumsal bağlamda stratejik olan bölge bazı çıkarlar uğruna yok edilişe sürükleniyor. Türkiye coğrafyasında, Diyarbakır ve Trakya bölgesinde dünya tekeli olan enerji şirketlerine ve yerli uzantılarına sondaj ve işletme lisansları veriliyor. Diyarbakır’da Schell firması ve TransAtlantic Petroleum sondaj çalışmaları ve gaz üretimine başlarken TransAtlantic Petroleum ve alt şirketi olan Kanadalı Valeura Energy’nin bağlı ortaklığı olan Thrace Basin Natural Gas (Türkiye) Co. Trakya’da uzun süredir bu işlemi gerçekleştirirken, Trakya adeta şirketlerin istilası altına sokuldu.

Sular çalınıyor

Kaya gazı çıkarılmasında sadece bir kuyuya bir seferde yaklaşık 18.000 m3 su basıldığını ve bunun 15-20 kez yinelendiğini, toplamda bir kuyuda ortalama 300.000 m3 su kullanıldığını ve bu suların hiçbir biçimde geri kazanılmadığını biliyoruz. Sondaj kuyularının sayısı binlere ulaştığında yer altı sularının tükenip kirleneceğini, yer altında suyu depolayan akiferlerin yok edileceğini, çevrede bulunan derelerin tamamının bu yolla kurutulacağını, tarımın yapılamaz hale geleceğini ve göç etmek zorunda kalacağımızı ise bilmek durumundayız. İktidarın DSİ eliyle Trakya’da yer altı barajı inşa etme projesi de bölgeyi doğal gaz merkezi yapmak isteyenlerin kaya gazı üretimlerine bu suları bağlamak isteyeceğini de belirtmek gerekiyor.

Mersin’de göçerlerin taş ocağı sitemi: İnsanlığın sonu hazırlanıyor

0

Aydıncık’ta yangından kurtulan ama kalker ocağından kurtulamayan 98 hektarlık bölgede ağaçlar kesildi. Bölge aynı zamanda göçerlerin de yaşam alanı. Göçerler, taş ocağını kültürlerine bir saldırı olarak algılıyor, dava açmaya hazırlanıyorlar.

Osman ÇAKLI

Artı Gerçek- Mersin’in Aydıncık ilçesinde 2016 yılında ruhsatı iptal edilip kapanan kalker ocağı, geçtiğimiz ay başka bir şirket adıyla yeniden faaliyete başladı. 98 hektarlık alanda faaliyet göstermeye başlayan ocak, AKP’li Belediye Başkanı Ferat Aktan’ın oğlunun Akfa isimli firmasına ait. 2021 yılında Ege ve Akdeniz’de yaygın olarak yaşanan orman yangınlarında yanmayan alanda faaliyete geçen kalker ocağı ilçede rahatsızlık uyandırdı. Şirkete karşı şu ana kadar açılan iki dava bulunuyor. Üçüncü davayı ise bölgedeki yörük kültürünü sürdürmeye çalışan Sarıkeçililer açmaya hazırlanıyor. Yörükler, madencilik projelerini kendi kültürlerine bir saldırı olarak görüyor.

‘ÇATIŞMA DEĞİL SALDIRI’

Aydıncık’ta yangından kurtulmuş ormanlık alanda, geçtiğimiz hafta kalker ocağının ruhsat sahasında dinamitli patlatmalar yapılmaya başlandı. Yerleşim yerine yaklaşık olarak 400 metre mesafede yapılan patlamalardan ilçede yaşayanlar rahatsız. Bunun yanında ocağın ruhsat sahasıyla, göçerlerin çatışması da ortaya çıkmış. Sarıkeçililerin yılın 6 ayını geçirdikleri yer ile kalker ocağının faaliyete geçtiği yer aynı. Konuyla ilgili görüştüğümüz Sarıkeçililer Yaşatma ve Dayanışma Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran, “çatışma” kelimesine sitem ederek yaşadıkları olayın bir saldırı olduğunu söyledi. Savran, göçer kültürünün yaşatılması için mücadelede öne çıkmış isimlerden yalnızca biri. Savran’a göre ocağın faaliyete başlaması yok oluş anlamına geliyor.

adsiz-tasarim-36.jpg

‘DİNAMİTLERİ BİZİM KALBİMİZE KOYUYORLAR’

Doğaya yapılan her müdahale; yol genişletme, madencilik ve enerji projeleri Savran’a göre insanlığın sonunu hazırlıyor. Savran, göçer kültürünün yok olma riskinden duyduğu endişeyi biraz sitem ederek şöyle anlatıyor:

“İnsanların kültüre önem verdiği, sahiplendiği yok. Zannediyorum bu gidişle ete ve süte de ihtiyaçları olmayacak! Artık bu derece korkar oldum. Yangınlar çıktığında yaz yurdundaydık. Haberi alır almaz, ‘ne yapabiliriz’ diyerek hemen buraya geldik. Yıllardır çok acı şeyler yaşadık. Yanmış alanları zaten kullanmıyoruz. Çok geniş alanlar vardı, giderek daraldı. Bize gösterdikleri yerlerde hayvanlar sadece yürüyebiliyor, yiyecek hiçbir şey yok. O dinamitleri bizim kalbimize koyuyorlar. Konar-göçer Sarıkeçililerin kültürünü yok etmek istiyorlar. Kültürümüzü yaşatmakta zorlanıyoruz. Bir tarafta barajlar, bir tarafta orman kesiliyor bir tarafta madenler açılıyor.”

‘YANGIN BAHANELERİ, TAŞ OCAKLARI ŞAHANELERİ OLDU’

Bütün süreci “Yangın bahaneleri taş ocakları şahaneleri oldu” sözleriyle özetleyen Savran, kendilerine sürekli derelere hayvanlarla inmemeleri gerektiği yönünde telkinlerde bulunulduğunu anlatıyor: “İnanılmaz zorluklar yaşıyoruz bu dille falan anlatılmaz.”

Topluluklarının kendi kendine yetebilen bir niteliğe sahip olduğunu es geçmiyor Savran ve bunun istenmediğini, kendilerinin de sisteme dahil edilmeye çalışıldığını belirtiyor. Göçerlerin ağacı kutsal saydığını ve doğanın kendi kurallarına göre oyuncu olduklarını “söylemeden edemem” diyen Savran, yaşadıkları ‘saldırının’ sistematik olduğunu düşünüyor:

“Sistematik şekilde yok ediliyoruz. Yangınlar kullanabileceğimiz alanları daraltınca, başka yerlerdeki göçerlerle küçük alanlara sıkışıyoruz. Ben şunu iddia ediyorum, bizim olduğumuz yerde orman yangını olmaz. Çünkü bir tane ateş yakmayız, ağaç kesmeyiz.”

adsiz-tasarim-37.jpg

‘30 AİLE VE 800 KEÇİ İLE HAREKET HALİNDEYİZ’

Sarıkeçililerden Muhammet Yagal, yılın altı ayını Aydıncık’ta diğer altı ayını Konya Seydişehir’de geçirdiklerini anlatırken taş ocağından duyulan rahatsızlığı şöyle ifade ediyor: “Yaklaşık 25 yıldır aynı yerdeyiz göçerlik yapıyoruz. Yörüklerin yüzde 40’ı hayvancılığı bırakmak zorunda kaldı. Hayvanların otladığı yerde şimdi dinamitler patlıyor. Yaşam alanlarımız daralıyor. Biz aynı anda 800 hayvan ve 30 aile ile hareket halinde oluyoruz. Yanan alanları kullanamadığımız için küçük bir alana sıkıştık. Herkes aynı yeri kullanıyor. Bir de üstüne taş ocağı açıldı.”

Yagal’a göre çiftçilik yavaş yavaş son buluyor, insanlar hayvanlarını mecbur satmak zorunda bırakılıyor. Ancak kendisi her şeye rağmen kültürünü de yaşatmak için vazgeçmeyeceğini belirtiyor.

Monsanto’nun GDO’lu mısırına bir onay daha!

12 yıl önce Biyogüvenlik Kurulu raporunda insan ve hayvan sağlığına zararlı olduğu raporlaştırılmış Monsanto’ya ait mısıra, bakanlık ithalat onayı verdi. Bakan Kirişçi’nin GDO savunusu ise dikkat çekici

Yusuf Gürsucu

Tarım ve Orman Bakanlığı, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR) başvurusu üzerine, GDO’lu bir mısır çeşidi ve ürünlerinin hayvan yemlerinde kullanılmasına izin verdi. GDO’lu 23 mısır ve 13 soya çeşidi ile üç enzime daha önce izin veren iktidar, bu izinle GDO’lu mısır çeşidi sayısını 24’e yükseltirken halk sağlığı hiçe sayılmakta. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) başvurusu üzerine genetiği değiştirilmiş bir mısır çeşidinin hayvan yemlerinde kullanılmasına ilişkin biyogüvenlik kararı bugün Resmi Gazete’de yayınlandı. Buna göre; genetiği değiştirilmiş NK603×MON810 mısır çeşidinin hayvan yemlerinde kullanılmasına izin verildi. Bu mısır çeşidi dünyanın dört bir yanında çiftçilerin düşman olarak gördüğü tarım ve GDO tekeli olan Monsanto’ya ait olması ise dikkat çekici.

12 yıl önce zararlı, bugün onay

NK603 X MON810 mısır çeşidinin gıda amaçlı ithalatı için, Biyogüvenlik Kurulu 03.03.2011 tarihinde oluşturulan ‘Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi’ tarafından hazırlanan raporda ithal edilmek istenen mısır çeşidiyle ilgili uyarılara rağmen 12 yıl sonra Tarım ve Orman Bakanlığı GDO’lu mısır çeşidine onay verdi. Komitenin elde ettiği bazı sonuçların detayları dikkat çekici. Yapılan incelemede GDO’lu NK603, MON810 ayrı ayrı ve NK603-MON 810 mısır çeşidi birlikte değerlendirildi. Raporda, NK603 mısırla beslenen dişi ve erkek sıçanlarda (28 ve 90 gün süreli) histopatolojik açıdan yüzde 33 oranında GDO mısır içeren yemi tüketen gruplarda karaciğerde minor değişiklikler saptanmıştır. Diğer yandan kalp, adrenal bezler, dalak ve hematopoetik sistemde bazı farklılıklar belirlendiği ve elde edilen verilerin hepatorenal toksisiteyi işaret ettiği belirtiliyor.

Deneylerde birçok bulgu

Yapılan çalışmada, MON810 mısır çeşidini içeren yemle beslenme sonucu oluşabilecek toksikolojik etkilerin belirlenmesi için Hammond ve ark. ( 2006) tarafından deneyler yapıldığı, 20 erkek ve 20 dişi Sprague-Dawley sıçandan hematolojik parametrelerde ortalama korpuskuler hemoglobin (MCH) konsantrasyonunda hafif bir azalma ve dişi sıçanlarda trombosit sayısında artış görüldüğü vurgulanmış. MON810 mısır içeren yemle domuzlarda yaptıkları 31 günlük besleme sonucunda ise bazı önemli sonuçlar elde edilmiş. Bu besleme çalışmasında MON810 mısır tüketen domuzların böbrek ağırlıklarında önemli bir artış olduğu belirlenmiş. Aynı araştırıcılar daha uzun süreli besleme çalışmalarında, GDO mısırla beslenen domuzların 30 günden sonra serum üre konsantrasyonlarının arttığına dair bulgulara sahip olduklarını makalelerinde beyan edildiği raporda yer alıyor.

Karaciğerde güçlü etki

MON810 mısırın olumsuz etkilerinin bulunduğu başka bir çalışma da Sagstad ve ark. (2007) somon balıklarının (Salmo salar L.) yemlerine nişasta kaynağı olarak düşük veya yüksek oranda katılan MON810 mısırı tüketen balıkların hem karaciğer hem de bağırsaklarındaki superoksit dismutaz (SOD) enzim aktivitesi ile karaciğerdeki HSP70 (heat shock protein 70) protein düzeyinin diğer gruplarla karşılaştırıldığında daha yüksek bulunduğunu ifade edilmiş. Çalışmada yüksek miktarda GDO olmayan mısır tüketen balıklarla yüksek miktarda GDO mısır tüketen balıkların akyuvar düzeyleri karşılaştırıldığında, GDO mısır tüketen balıkların granulosit düzeyinde artış, lenfosit düzeyinde azalma, toplam granulosit+monosit düzeyinde artış görülmüş. Bu durumun GDO’lu mısırın karaciğer metabolizması üzerine olan sekonder etkilerinin güçlü bir göstergesi olduğu belirtilmiş. Ayrıca karaciğerdeki HSP70 protein düzeyinin GD mısır tüketen balıklarda daha yüksek çıkması da bu durumu desteklediği vurgulanmış.

Birçok yan etki

Vendemois ve ark. (2009) tarafından yapılan çalışmada 3 ana ticari genetiği değiştirilmiş mısır (NK603, MON810 ve MON863), sıçanlara 90 gün boyunca yedirildikten sonra elde edilen sonuçlar daha çarpıcı veriler bulunmuş. 2 farklı laboratuvarda ve 2 farklı tarihte yapıldığı, OECD rehberi ve standartları kullanılarak yürütüldüğü ifade edilen bu çalışmada yaklaşık 4-6 haftalık erkek ve dişi SpragueDawley ırkı sıçanların kullanıldığı, her grupta 20 erkek ve 20 dişi sıçan tutulduğu, ancak her grupta sadece 10 sıçandan kan ve idrar örnekleri alındığı belirtilmiş. Çalışmanın sonuçları cinsiyete ve genellikle doza bağlı bir şekilde test edilen 3 GDO mısır çeşidinin tüketiminin yan etkilere neden olabileceği açıkça gösterilmiş.

Yavru ölümleri

Bu 3 GDO mısır çeşidi arasında farklılık olmasına rağmen etkilerin çoğunluğunun böbrek ve karaciğer gibi besinleri detoksifiye eden organlarla ilgili olduğu ifade edilmiş. Ayrıca kalp, adrenal bez, dalak ve hematopoteik sistemle ilgili etkilere de dikkat çekilmiş. 3 nesil besleme çalışması yapan Kılıç ve Akay (2008) bulgulara göre GDO mısırla beslenen ve beslenmeyen sıçanlar arasında yapılan karşılaştırmada karaciğer ve böbreklerde bazı histopatolojik bulgulara ilave olarak kreatinin, total protein ve globulin düzeylerinde değişiklikler tespit edilmiştir. Çalışmada bütün gruplarda yavru ölümleri görülmesine rağmen Bt mısır içeren yemleri tüketen grupta yavru ölümlerinin daha fazla olduğu tespit edilmiştir… Seralini (2005) de 33 oranında MON 863 GDO’lu mısır ile 90 gün beslenen erkek sıçanların böbrek ağırlığında azalma, tübüllerde değişiklikler, inflamasyon, yenilenme bozuklukları ve dişilerde kan şekerinde yükselme gözlemiş.

Doğurganlıkta azalma

Velimirov ve ark (2008), çalışmalarında, yüzde 33 oranında GD NK603xMON810 mısır içeren yemle ana-baba fareler ardışık 4 farklı yavru döneminde beslenmiş. Kontrol grubu olarak da GDO olmayan mısırla beslenen fareler eşit koşullarda yetiştirilmişlerdir. GDO mısır ile beslenen farelerde, deney koşullarında üreme sisteminde negatif etkilerin ortaya çıktığı belirlenmiş. Sürekli olarak GDO mısır çeşidinden hazırlanan yem ile beslenen ardışık 3. ve 4. yavrulama dönemlerindeki farelerde, GDO olmayan yemle beslenenlere organ ve dokuların histolojik incelemelerinde hücre düzeyinde değişiklikler gözlenmiş. GDO mısır ile beslenen farelerde, GDO’lu olmayan yem alanlara göre doğurganlık (fertilite) ve yavru ağırlığı azaldığı gibi, süt miktarı ve emzirme süresi de azalmış. Kontrol grubunda ise yavru ölümlerinde artma saptanmış.

Hayvan ve insan sağlığı

GD NK603xMON810 melez mısır çeşidinin içerdiği Cry 1Ab ve CP4 epsps geni ve proteinleri ile yapılan çalışmalarda hem NK603 hem de MON810 mısır çeşitlerinin karaciğer ve böbrekte bazı olumsuz değişiklikler olabileceği bildirildiği raporda yer alıyor. Bilimsel Komite, NK603xMON810 mısır çeşidinden yabani türlere ve kültür çeşitlerine gen kaçışı olasılığının bulunacağını belirtiyor. (Lu ve Yang 2009). Raporda, genetik olarak değiştirilmiş NK603xMON810 mısır çeşidinden üretilen besin ve yemlerde bulunan trans-genlerin, insan ve hayvanların sindirim sistemlerinde ve doğada bulunan mikroorganizmalarla karşılaşma riski bulunduğunun altı çiziliyor. Raporun sonuç bölümünde, GDO’lu NK603xMON810 mısır çeşidinin çevre, hayvan ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri dikkate alınması uyarısı yapılıyor.

GDO’cu Tarım Bakanı

AKP iktidarının uzun süredir Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) olarak nitelenen tohumlarla tarımsal üretime geçilmesini sağlamak istediğini bugüne kadar atılan adımlardan ve mevcut bakanın görüşlerinden anlamak mümün. Tüm itirazlara rağmen endüstriyel boyutta hayvanları köleleştirerek yapılan hayvan üretiminde GDO’lu yemlerin kullanılmasının önünü açan iktidarın, en son Tarım ve Orman Bakanı yapılan Vahit Kirişci GDO savunucusu olarak biliniyor. Kirişçi, 2004’te bir konferansta GDO’yu savunarak, “AB’de biyoteknoloji yöntemiyle üretilen genetiği değiştirilmiş ürünlerin zararlı olup olmadığını araştıran 81 çalışma sonucunda olumsuz hiçbir kanıt bulunamadı” diyerek savunmuş, “Var olan tarım alanları artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyecek, üretim artışının yolu teknolojiden geçiyor” demişti.

GDO soframızda

Türkiye’de GDO’ların gıdada kullanılması yasak, ancak Bakanlığın yaptığı denetimlerde 112 gıda ürününde GDO tespiti yapılmıştı. Yani hayvan yemi diye ithal edilen GDO, soframıza kadar geliyor. Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Selim Çetiner, “Türkiye’nin dört bir köşesinden toplayarak test ettiğimiz 51 yem örneğinin 50 tanesinde GDO içeriği tespit ettik. Kaçınılmaz olarak, çok ufak aile işletmeleri hariç hemen hemen tüm hayvancılık işletmeleri GDO’lardan üretilen yemlerle beslenmektedir” açıklamalarında bulunmuştu. GDO’nun insan sağlığına ve çevreye büyük zararları olduğu uzun yıllar önce tespit edilmiştir. Öldürücü alerjiden tutun da hamile kadınların kan yolu ile bu zehri bebeğine taşımaları, obezite ve kanser dahil birçok hastalığa zemin hazırlamaktadır. GDO üretimi, süper dayanıklı böcek ve yabani bitki türleri yaratırken, bu türlerin varlığı ekosisteme ve tarıma büyük tehditler oluşturuyor.

Ülkemizde satılan bitter çikolata kurşun, arsenik ve kadmiyum içeriyor

Ülkemizde 24 milyon çocuk var ve bu çocuklara şu an yaşadığımız gıda krizinde sağlıklı tek bir öğün bile sunamayan bir siyasal-kamusal sisteme tepki gösterin.

Ülkemiz piyasasında satılan yüzde 60 kakao içeriğine sahip bir bitter çikolata ürününün çok yüksek düzeyde kurşun, arsenik ve kadmiyum içerdiği belirlendi.

Üründeki kurşun miktarı 438,81 mikrogram/kilogram, arsenik 113,32 mikrogram/kilogram ve kadmiyum miktarı ise 3.32 mikrogram/kilogram olarak belirlendi.

Çocukların günlük olarak maruz kaldıkları kurşun miktarının 2,2 mikrogramı geçmemesi gerektiği belirtiliyor (bakınız Not 3 ve Not 4).  Bu kriter, çocukların kurşun maruziyeti açısından risk altında olabileceklerini gösteriyor. 

Analiz Süreci   

Piyasada en fazla satılan ürünlerden birini alarak akredite bir laboratuvarda analiz yaptırdım. Tek bir üründe yapılan analiz çalışması elbette bir fikir edinmek için yeterli değil.  

Ancak yapılan analizde tespit edilen kurşun ve arsenik miktarlarının yüksekliği ortada çocuk sağlığı açısından çok önemli bir mesele olabileceğini gösteriyor.

Ben sadece tek bir çikolata ürününü analiz ettirebildim. Bu konuda (gönüllü bazı kurumların desteğini alarak) yaptığım çalışma devam ediyor ve elde ettiğim bilgileri kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğim. Bendeki bilgiler çok kısmi ve kısmi verilere dayanarak açıklama yapmak risklidir; ancak ihtiyat ilkesi gereğince tehlike arz eden durumlarda açıklama yapmak, kamuoyunu bilgilendirmek doğru bir tavırdır.

Bu konuda yanılmayı göze alıyorum, dahası haksız çıkmayı yürekten diliyorum. Kurşun ve diğer ağır metaller çocuk sağlığı açısından her zaman çok ciddi bir meseledir ve bu toksik maddelerden kaynaklanan her türlü maruz kalma ihtimalini bertaraf etmek çocukları korumak için kritik önemde bir kamu sağlığı ilkesidir.

Mesele sadece bitter çikolata ile de ilgili değil; kakao kullanılarak yapılan tüm gıda ürünlerini ilgilendiriyor. Ülkemizde kakao ve kakaodan yapılan ürünlerin yüksek düzeyde kurşun ve diğer ağır metalleri içermesi çok olasıdır.

Temel mesele çocukların kurşuna maruz kalmalarını önlemektir. Bunu yapmak için beslenme yoluyla ve çevresel koşullardan kaynaklanan her türlü maruziyet kaynağı hakkında bilgi sahibi olmak ve nasıl önlem alınabileceğine kafa yormak gerekir. Elde mevcut bilgi çikolata üretiminde kullanılan kakaonun nereden temin edildiğine dikkat etmek ve işleme yöntemlerinde değişiklik yapmak gereğine işaret ediyor örneğin.. Mesele eyvah çikolata da mı yiyemeyeceğiz değil yani…

Kapsamlı bir saha çalışmasına ihtiyaç olduğu çok açık.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın acilen bir kontrol-izleme çalışması yapması ve kakao içeren tüm ürünleri analize tabi tutması gerektiğini düşünüyorum. Peki neden?

Nörogelişimsel bozucular

Kurşun bir ağır metaldir. Çocukların merkezi sinir sisteminin gelişmesine zarar veren ve nörogelişimsel bozucu olarak nitelenen toksik kimyasal maddelerin en başında kurşun geliyor. Arsenik, kadmiyum ve cıva da aynı olumsuz etkiyi gösteren diğer ağır metaller.  

Nörogelişimsel bozukluklar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, zihinsel yetersizlik, öğrenme yeteneğinde gerileme, iletişim sorunları, otizm spektrum bozukluğu başta olmak üzere bir dizi ciddi ve hayat boyu sürebilen sağlık sorununa yol açıyor.

Bu tip toksik maddelere en hassas kesim ise çocuklar (bakınız Not 2).

Çocukların anne karnında başlayan ve doğum sonrasını kapsayan dönemde kurşuna (ve elbette diğer toksik maddelere) maruz kalmalarını önlemek kritik önem taşıyor.

Kurşun gıdalar, su, hava kirliliği ve kurşun içeren nesnelerle temas (örneğin kurşunlu boyaların kullanıldığı nesneleri ağıza götürmek vb.) ile çocukların bünyesine giriyor. Maruziyet yolları çeşitlidir ve günlük diyetle ne düzeyde kurşuna maruz kalındığı da çeşitli faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterir.

Kurşun kakao bitkisine nasıl bulaşıyor?

Kakao çekirdekleri bünyesinde kurşun biriktirebiliyor. Kurşun birikimi kakao bitkisinin yetiştirildiği çevrenin ne ölçüde kurşunla kirletildiğine bağlı olarak değişiyor. Bu konuda yapılan araştırmalar kurşun kirliliği yüksek topraklarda yetiştirilen kakao çekirdeklerinin bünyelerine daha fazla kurşun aldığını gösteriyor. Dolayısıyla ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye kakaoların içerdiği kurşun miktarında farklar olacağı söylenebilir.   

Biriken kurşun kakao çekirdeklerinin nasıl bir gıda işleme tekniğiyle üretildiğine bağlı olarak ürünlerde az ya da çok kalıntı bırakıyor.

Kakao içeriği yüksek ürünler kurşun maruziyeti açısından daha yüksek bir risk arz ediyor. Kakaonun çikolata, tatlı, pasta, şekerleme ürünleri vb. gibi çocuklar tarafından sevilerek tüketilen çok çeşitli gıda ürünlerinin içeriğinde bulunması kurşun maruziyeti açısından dikkate alınmasını gerektiriyor.

Bu mesele üzerine yapılan akademik çalışmalar, kakao yetiştiriciliği ile kakao çekirdeklerinin gıda ürünlerine işlenmesi sürecinde alınacak önlemlerle ürünlerdeki ağır metal kalıntılarının azaltılabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla imalat sektörü ve ilgili kamu kurumlarının işbirliği ile bu meseleyi minimize etmek mümkün görünüyor.   

Bu yazı sonrası çok sayıda insandan “eyvah çikolatada mı yiyemeyeceğiz!” tepkisi gelecek. Ama sevgili okurlar-dostlar mesele bu değil. Lütfen daha fazla bilgi talep edin. Toksik kimyasallara maruziyet meselesinde ülkemizde muazzam bir bilgi boşluğu var. Bu mesele en ağır zararı çocuklara veriyor.

Halk sağlığını ve özellikle de çocuk sağlığını korumakla mükellef kurumların ne yaptıklarını ya da neyi, neden yapmadıklarını sorgulayın.

Örneğin ülkemizde beslenme ve toksik maruziyet üzerine yapılan kamusal çalışmaların neden bu kadar cılız olduğunu merak edin.

Ülkemizde 24 milyon çocuk var ve bu çocuklara şu an yaşadığımız gıda krizinde sağlıklı tek bir öğün bile sunamayan bir siyasal-kamusal sisteme tepki gösterin.

Ülkemize ithal edilen kakao ve kakaodan mamul ürünlerde ağır metal analizleri yapılıp yapılmadığını sorgulayın. Bu analizleri yapmakla mükellef kurumların şimdiye kadar ne gibi çalışmaları yaptığını ve yapmadıysa neden yapmadığını soruşturun.

Toksik kimyasallara maruziyetle ilgili meseleleri bireyselleştirmek çocukları gözden çıkaran, görmezlikten gelen toplumsal ahvale katkı sunmak anlamına gelir. Bu tavırdan kaçınmak ve sorulması gereken soruların peşine düşmek gerekiyor… 

(BŞ/EMK)

NOTLAR

NOT 1İki hafta önce Independent Türkiye sitesinde yer alan bir haberde, ABD’de yapılan bir araştırmaya göre bitter çikolataların çoğunun tehlikeli seviyede ağır metal içerdiğinin ortaya çıktığı belirtilmişti. Dolayısıyla benzeri bir sorunun ülkemizde de görülmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

NOT 2: Çocuklarda nörogelişim süreci çok hızlıdır ve bu onları toksik kimyasal maddelerden kaynaklanan çevresel maruziyetlerin zararlı sağlık etkilerine karşı çok hassas kılar. Yaşamın ilk 1000 günü boyunca (anne karnında geçirilen süreç ve ilk iki yaşı kapsayan dönem), beyin maksimum plastisiteye (esneklik, şekillenme, şekil verilebilme) sahiptir ve diğerlerinin yanı sıra nörojenez, miyelinasyon, sinaptik budama gibi bir dizi karmaşık olay aracılığıyla dönüştürülür. Birbiriyle ilişkili bu olaylar neticesinde, zamanla dil ve konuşma yetisi, dikkat, davranış ve muhakeme gibi hayati bilişsel işlevler ortaya çıkar. Bu nedenle, toksik maddelere maruz kalma da dâhil olmak üzere çocukların biyolojik ortamlarındaki bozulmalar, gelişim sürecindeki ardışık olayların orkestrasyonunu bozarak nörogelişimsel gecikmeler, davranış sorunları ve öğrenme güçlükleri gibi geri dönüşü olmayan ya da gelişimde gerilemeye yol açan sonuçlar doğurabilir. Bu hızlı beyin plastisite dönemine ek olarak, diğer biyolojik ve sosyal faktörler çocukları yetişkinlere kıyasla toksik kimyasallardan kaynaklanan çevresel maruziyet riskine daha fazla sokar. Örneğin, çocuklar vücut ağırlıklarına göre daha fazla yiyecek ve su tüketirler, dakikada daha fazla solunum yaparlar, yerde daha uzun süre kalırlar ve ellerine geçen nesneleri ağızlarına götürmek suretiyle daha fazla yiyecek dışı maddeyle temas etme eğilimindedirler. Okul öncesi yaştaki çocuklar uyarıcı yazıları okuyamaz ve bu nedenle de kendilerini koruyamazlar…

NOT 3ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC), çocuklarda kurşun maruziyetinin klinik olarak izlenmesi için, tam kanın desilitresi( 100 ml.) başına 3,5 mikrogram kurşun (ug/dL) kan referans seviyesi belirlemiştir. Bu seviyeyi bir biyobelirteç olarak kullanan ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Ara Referans Seviyesi (IRL) olarak adlandırılan ve gıdalardan günlük maksimum kurşun alımını belirten bir yaklaşım geliştirdi. IRL, CDC’nin önerdiği kan kurşun seviyesi referans düzeyine ulaşmak için diyetle alınan kurşun miktarının en fazla ne kadar olması gerektiğini belirten bir hesaplamadır. Yapılan hesaplamalara göre, IRL’ler çocuklar için günde 2,2 mikrogram (µg) ve doğurganlık çağındaki kadınlar için günde 8,8 µg’dır. 

Doğurganlık çağındaki kadınlar için belirlenen seviyenin hesaplanmasında, hamile olduğunun farkında olmayan kadınlarda anne karnındaki fetüsü ve emzirme döneminde ise emzirilen bebekleri maruziyete karşı korumak amaçlanmıştır.

NOT 4: Ara Referans Seviyesi Nedir?

FDA, bir gıda ürünündeki kurşun miktarının, bir kişinin kan kurşun seviyesini endişe verici bir noktaya yükseltecek kadar yüksek olup olmadığını değerlendirmiştir. Yapılan matematiksel değerlendirmede, Ara Referans seviyesi (IRL) olarak adlandırılan bir kriter belirlenmiştir. Bu kriter yiyeceklerden günlük maksimum kurşun alımının ne kadar olması gerektiğini hesaplamaya dayanan bir yaklaşıma dayanmaktadır. FDA, IRL’yi belirlerken, bir kişinin günlük olarak tüketmesi gereken belirli bir gıda miktarının yanı sıra, CDC’nin çocuklarda kurşun maruziyetinin izlenmesi için klinik olarak tavsiye ettiği 3,5 ug/dL’lik kan kurşun seviyelerine neden olacak diğer faktörleri de göz önünde bulundurmuştur. FDA’nın mevcut IRL’si çocuklar için günde 2,2 µg ve doğurganlık çağındaki kadınlar için günde 8,8 µg olarak hesaplanmıştır (2022’de güncellenmiştir). Bu seviyeler, insan popülasyonları arasındaki farklılıklara izin verir ve CDC’nin kan referans seviyesine ulaşmak için gerekli olacak gıdalardan alınan gerçek kurşun miktarından yaklaşık on kat daha az ayarlanır. 

NOT 5: Arsenik ve kadmiyum da çocuklarda nörogelişim sürecine zarar veren toksik maddeler ancak bu yazıda onlarla ilgili bir değerlendirme yapmadım. Ayrı bir yazı konusu…

Dünya Doğa Zirvesi’nde “sürpriz” ortaklaşma: 200 devlet Doğa Koruma Anlaşması’nı kabul etti!

0

Yaklaşık iki haftalık müzakerelerin ardından, Kanada’nın Montreal kentinde düzenlenen Dünya Doğa Zirvesi’nin katılımcıları ortak bir sonuç bildirgesi üzerinde anlaştılar. Yaklaşık 200 ülke, 2030 yılına kadar dünyanın kara ve deniz alanlarının en az yüzde 30’unu koruma hedefi belirledi. Ancak belgenin hukuki bir bağlayıcılığı bulunmuyor

Sahne tıpkı Paris İklim Sözleşmesi’nin imzalandığı sahneleri andırıyor. Onca çözümsüzlüğe rağmen çekiç masaya vurulur. Sevinç çığlıkları ve kucaklaşmalar yaşanır. Basına bir bayram görüntüsü yansıtılır. Sözleşme imzalanır!

Çin Çevre Bakanı ve 15. Dünya Biyoçeşitlilik Konferansı Başkanı Huang Runqiu 19 Aralık sabahı saat 3.30 sularında “Her şey hızla gelişti. Hiçbir itiraz görmedi” diyerek çekici masaya vurdu. 200 ülkenin katılımıyla oluşturulan bir Dünya Topluluğu’nun türlerin azalmasını sona erdirmek ve 2030 yılına kadar ekosistemlerin yok edilmesini durdurmak üzere anlaşmaya vardığını deklare etti.

Anlaşmanın hiçbir hukuki bağlayıcılığı yok

Yaklaşık iki haftalık müzakerelerin ardından, Kanada’nın Montreal kentinde düzenlenen Dünya Doğa Zirvesi’nin katılımcıları ortak bir sonuç bildirgesi üzerinde anlaştılar. Yaklaşık 200 ülke, 2030 yılına kadar dünyanın kara ve deniz alanlarının en az yüzde 30’unu koruma hedefi belirledi. Ayrıca biyoçeşitliliği korumak için daha fazla ödenek ayırmak zorunda olduklarını belirttiler. Diğer şeylerin yanı sıra, daha zengin ülkeler daha yoksul ülkelere 2025 yılına kadar yılda yaklaşık 20 milyar dolarlık bir yardımda bulunacak.

Hukuki olarak bağlayıcılığı olmayan bir belgenin kabul edilmesinin ardından, başlangıçta pazar akşamı için planlanan ve devam eden-nihayetlenmemiş müzakereler nedeniyle gerçekleştirilecek oturum, ilginç bir seyir izlemeye başlar. Ardından gecenin geç saatlerine ertelenen genel kurul oturumu, sabahın erken saatlerinde kopan alkışlar ve yüksek tezahüratlara sahne olur. Basına demeçler verilir. Fotoğraflar çekilir. Ortak bir bildirge deklere edilir.

“Ortak bir anlaşmaya varıldı” açıklamaları yapılmasına rağmen, bu anlaşmanın henüz hukuki bir bağlayıcılığı bulunmamakta.

*Haber ve fotoğraflar Zirve’ye delege olarak katılan Uluslararası İnsan Hakları Örgütü’nün iletilerinden derlenmiştir.

Sendika.Org (Ganime Gülmez)

25 hazine arsası otel ve turizm tesisi için tahsis edildi

Yazar: Filiz Pehlivan

28 Aralık tarihli Resmi Gazete’de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait “kamu taşınmazı tahsis duyurusu” yayımlandı. 2635 sayılı Turizm Teşvik Kanunu ile 26235 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren Kamu Taşınmazlarının Turizm Yatırımlarına Tahsisi Hakkında Yönetmelik hükümlerine uygun olarak, Bakanlık, üzerlerinde turizm amaçlı yatırım yapmak üzere yerli ve yabancı girişimcilere tahsis edilecek olan 25 hazine arsasını ilan etti.

Başvuran “Girişimciler” mali yeterliliklerini ispat ederek, bu arsalar üzerinde 4 veya 5 yıldızlı oteller ile günübirlik tesis inşa edebilecekler. Birden fazla başvuru yapılacak taşınmazlar için, Bakanlıkça belirlenecek usul ve esaslara göre sosyal ve teknik altyapıya katılım amaçlı müzakere yapılacak. Tek başvurunun yapıldığı taşınmazlar için ise girişimciden, yatırımın özelliğine göre Müzakere Komisyonu tarafından belirlenecek tutarda sosyal ve teknik altyapıya katılım payı istenebilecek.

Başvurular 31 Ocak 2023’e kadar tamamlanacak ve açık ihale yöntemi uygulanacak.

15 günde tüm izin ve ruhsatlar alınıyor

İlgili kanun ve yönetmeliklere göre, günübirlik tesis ve kür merkezi ile kamping ve konaklama amaçlı mesire yeri yapılmak amacıyla yapılacak tahsislerde tahsis süresi 20 yılı geçemiyor ve bu tahsisler kiralama şeklinde yapılıyor.

Oteller için ise, tahsis edilen taşınmazlar üzerinde 49 yıla kadar süreli (normal) irtifak hakkı tesis ediliyor.

Kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgelerinde; Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı verilen yatırımlar hakkında, yatırımın gerçekleşmesi için alınması gereken tüm izin, onay ve ruhsatlar, ilgili kurumlarca başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın on beş gün içinde veriliyor.

İrtifak hakkı dahil diğer bütün işlemler ise en geç üç ay içerisinde tamamlanıyor. Yatırımın tamamlanıp tesisin işletmeye geçebilmesi için alınması gereken izin ve ruhsatlar da ilgili kurumlarca on beş gün içinde veriliyor.

Turizm mi, doğa yıkımı mı?

Elbette turizm sektörü, ülke ekonomimiz açısından çok önemli ve katma değeri çok yüksek bacasız sanayilerimizden.

Böylesi zor koşullardan geçerken ülke ekonomisine yapılacak her yatırım da elbette çok kıymetli.

Ancak bu tür ilanlar gördüğümüzde, ormanlarımıza zarar verebilecek, halkın denize ve doğaya ulaşımının kısıtlanabileceği yatırımlar söz konusu olabileceği için her birimiz çok daha duyarlıyız.

Çünkü mevcut hükümetin karnesi kırıklarla dolu ve konuya dair kanun ve yönetmelikler son yıllarda bir çok kez değiştirilmiş durumda.

Deniz kenarında, orman içinde inşa edilecek, hangi girişimcilere tahsis edileceğini dikkatle takip edeceğimiz arsalardan bazılarını paylaşmak istedim.

Dilerim 2023 yılı, sahip olduğumuz benzersiz güzellikteki doğamıza, her birimizin aynı duyarlılıkla sahip çıktığı bir yıl olur.

“AMAZON SAVUNMASI” YERLİLERE EMANET Brezilya’da Çevre Bakanlığı da kadın Amazon Yerlisi Marina Silva’nın oldu

0

Yeni kabinesini açıklayan Lula, Yerli Halklar Bakanlığının ardından Çevre Bakanlığına da ilk devlet başkanlığı döneminde aynı görevi yürüten, Amazon’un talanına karşı mücadelenin öncülerinden Amazon Yerlisi Marina Silva’yı getirdi.

1 Ocak’ta yemin ederek göreve başlayacak olan Brezilya Devlet Başkanı Lula, dün bakanlıklara yaptığı atamalar arasında Çevre Bakanlığını Amazon Yerlisi, Marina Silva’ya verdiğini duyurdu. Lula, Yerli Halklar Bakanlığı’na bir başka Amazon Yerlisi Sônia Guajajara’yı getirmişti.

Lula seçim kampanyası sırasında Bolsonaro yönetimi altında rekor düzeylere varan Amazon’un ormansızlaştırılmasıyla mücadele sözü vermişti.

Luiz Inacio Lula Da Silva, dünkü basın toplantısında Amazon’un ormansızlaşmasına karşı verdiği mücadeleyle tanınan Marina Silva’yı Çevre Bakanlığına getirerek hükümetinin doğrultusunu Jair Bolsonaro hükümetininkinden keskin çizgilerle ayıracağını açıkladı. 

Kasım’da gerçekleşen COP 27 BM İklim Konferansı’ndaki konuşmasında Lula, Amazon’un korunmaması durumunda “iklim güvenliği olmayacağını” söyleyerek “sıfır” ormansızlaşma” sağlanacağına söz vermişti. 

Marina Silva 

Amazon yağmur ormanlarında dünyaya gelen Silva, kauçuk işletmelerinde bir çocuk işçi olarak başladığı yaşamında öğrenimini tamamlamayı başarmış ve Goldman Çevre Ödülü’ne değer görülen bir çevre hakları örgütçüsü olarak öne çıkmıştı.

Bakanlığa atanması, Lula yönetiminin çok geniş orman alanlarını talan eden yasadışı orman ürünleri sanayisine yönelik mücadele kararlılığının işareti olarak değerlendiriliyor. 

2003-2009 arasında Lula’nın İşçi Partisi (PT) üyesi olan Marina Silva, Lula’nın ilk Devlet Başkanlığı kabinesinde Çevre Bakanı olarak görev yapmış, ancak 2008’de bakanlıktan istifa etmiş ertesi yıl da “ekolojik politikalar” konusunda ihtilafa düştüğü partisinden ayrılmıştı. 

Marina Silva’nın öncülüğünde Çevre Bakanlığı onlarca koruma alanı yaratmış, çevre suçlularına yönelik cezalandırıcı bir çalışma başlatmış ve ormanı gözlem altında tutmak üzere yeni bir uydudan gözetim sistemi devreye sokmuştu.

Silva, 2014’te Brezilya Sosyalist Parti (PSB) adayı Eduardo Campos’un, Başkanlık seçimleri kampanyası sırasında geçirdiği uçak kazasında ölmesi üzerine PSB adayı olarak, İşçi Partisi (PT) adayı Dilma Roussef’in karşısında seçimlere girmiş ve ikinci turda kaybetmişti.

TIKLAYIN-Brezilya’da Devlet Başkanlığına İki Kadın Yürüyor

Silva, 2010 devlet başkanlığı seçimlerinde de Yeşiller Partisi’nin (PV) adayı olarak Lula’ya karşı yarışmış ve yüzde 20 oyla ilk turda üçüncü olarak elenmişti.

Lula’nın Ekim’de Bolsonaro’yu yenerek üçüncü kez Brezilya Cumhurbaşkanı olmasıyla, Marina Silva da 2003’ten başladığı Çevre Bakanlığı’nı görevine geri dönüyor. Silva, önceki görev döneminde ormansızlaşmanın başlıca sorumlusu olan tarım sektörünce bir diken olarak görülmüştü.

(AEK)

.event-gallery:empty, .td-gallery:empty { display: none !important; }