Çarşamba, Şubat 4, 2026
Google search engine
Ana Sayfa Blog Sayfa 15

En büyük kurtarma operasyonu: ‘Demokrasi’

0

On kent yerle bir, toplam 13 milyon insanın barındığı yerleşim alanlarının hemen tamamı yaşamla ölüm arasında çırpınıyor. Bu satırlar yazıldığı sırada, resmî sayılara göre 7 bin 108 kişinin öldüğü ve 40 bin 910 kişinin yaralandığı söyleniyordu. Depremin zamanı, şiddeti ve süresi göz önüne alındığında şu an enkaz altından diri ya da ölü çıkarılması beklenenlerin sayısının mevcut kaybın en az on katı olduğunu varsaymak makul bir sonuç olur.

6 Şubat Pazartesi, sabaha karşı 04:17’de, pek az istisnası dışında 13 milyon insanın hemen tamamı en derin uykularındayken ülke tarihinin en kuvvetli depremine maruz kaldıkları düşünülür, depremin yol açtığı ve gözler önünde duran fiziksel yıkım içinden bakılırsa, nihai bilanço ortaya çıktığında bu varsayımın bile haddinden fazla iyimser kaldığı görülecektir.

Bilim insanlarının dile getirdikleri karşılaştırmalara müracaat edersek, 7,8 kuvvetinde ve bölgeyi yeryüzeyine yakın bir sığlıkta vuran depremin açığa çıkardığı enerjinin kapasitesini idrak edebilmek açısından kabaca 8 milyon ton TNT’nin patlamasından ortaya çıkabilecek bir şiddet doğurduğunu öğrenebiliriz.

Apaçık gerçek, Türkiye’nin 1939 Erzincan depreminden sonra tarihinin en büyük depreminin altında kalmış olduğudur. Bölgenin 13 milyon sakininin ve elbette kalpleri onlarla çarpan on milyonlarca insanın uzunca bir süre bu depremin travmasıyla baş başa ve hiç tükenmeyen bir yasın kucağında kalacağı, on binlerin hatta yüzbinlerin eğitim ve üretim dışına düşeceği, birkaç ay içinde devletten kendilerine hiçbir maddi ve manevi yardımın ulaşmayacağını idrak eden yüz binlerin geleneksel yaşam alanlarını terk edip göç yollarına düşecekleri göz önüne getirilirse, bu muazzam depremin bir felakete dönüşmesinin insani maliyetinin hepimiz için ne kadar ağır olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Doğrusu hakikat o kadar sert ve katlanılmaz ki, insanlar ona gözlerini yumsalar kim ne diyebilir. Kendinizi bu depremden sağ çıkmış birinin yerine koyun: 30, 40, 50 yıllık hayatınızın kent mekânında, her gün kat ettiğiniz sokaklarda, çarşılarda, mahallelerdeki bütün maddi izlerinin apansız havaya uçtuğunu, kendileriyle birlikte insanlaştığınız hemen herkesin  bir anda hayatınızdan çıkıp gittiğini, yabancı bir gezegenin ortasında kalakalmışçasına yapayalnız ve bir dilim ekmek yemenin ve bir bardak su içmenin bile bir meydan okumaya dönüştüğü bir can pazarının içine tepilmiş olsanız ya da her şey size böyle hissettirse haliniz nice olurdu? İşte şimdi milyonlarca insan o halde.

Türkiye bu halle 1999 Gölcük-Marmara depreminde bir kez daha yüzleşmişti, toplumsal varlığımız tabiatla test edildiğinde toplum adına bütün yetkileri kendisinde toplamış olan devletin başı Süleyman Demirel, “Altımız çürüktür” demişti. “Ama yine de bu altın üstünde yaşamaya mecburuz. Yine bu topraklar üzerinde yaşayacağız, ama daha dikkatli olacağız. Biz bu abdestle çok namaz kılarız, bu depremden çok şey öğrendik.”

Bu sözlerin üzerinden çeyrek yüzyıl geçtikten sonra neredeyse aynı sözleri dinliyoruz. “Cumhurbaşkanı yardımcısı” sıfatlı şahıs, on binler enkaz altında can çekişirken konuşuyor: “Depreme hazırlık, deprem anındaki müdahaleden son derece önemli. Buradan gerekli dersleri çıkararak tüm Cumhurbaşkanlığı, Çevre Şehircilik Bakanlığı olarak çalışmaları sürdürüyoruz. Güçlü bir ders alarak çıkarız.”

Bu çeyrek yüzyıl içinde “laik”, “hürriyetçi parlamenter nizam” yerini İslamcı-ırkçı diktatörlük koalisyonu “tek adam rejimi”ne bıraktı. Şimdi, Marmara depremini “Allah özel bir muamele yapmış. Hiçbir yerde olmayan zelzeleyi buraya özel yapmış. Darmaduman oldu gitti,” diye cümbüş ederek kutlayan mendeburun ruh ikizleri yönetiyor ülkeyi.

Devlet bugün de, toplumun tarihsel varlığının resmî yurttaşlık doktrininin her bir momentine meydan okuduğu, Alevilerin kutsal topraklarında, Nusayrilerin medeniyetinde, Kürtlerin öz yurtlarında Sünniler, Türkler, Suriye’den göçenler ve yerli Araplarla iç içe yaşadığı bir bölgede depremle sınanıyor. O çok bilmiş, kibirli Selefiler, Fuat Oktay’ın diliyle bir kez daha Süleyman Demirel’in ipine sarılıyor, “Buradan gerekli dersleri çıkararak, güçlü bir ders alarak çıkarız.”

Demirel’in Cumhurbaşkanlığında, Başbakan Ecevit’in çıkardığı ders, vergi koymaktı: Halkın “Deprem Vergisi” dediği Özel İletişim Vergisi güya “depreme hazırlık” için bir fon yaratacaktı. O fonda Temmuz 1999-Temmuz 2022 arasında 83 milyar 621 milyon 940 bin lira vergi toplandı. Bu kaynağa ne olduğunu soranlara dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek AKP iktidarının onuncu yılında şu pişkin yanıtı vermişti: “[…] duble yollara gidiyor, demiryollarına, havayollarına, çiftçimize, eğitime gidiyor.”

Bütün o zamanlar boyunca ve bugüne kadar, Türkiye’nin üzerinde yaşamaktan kaçamayacağı güya “çürük zemin” her saniye deprem üretmeyi sürdürdü ve sürdürüyor. Yeryüzündeki misyonunun başkasının toprağına, mülküne, insanına el koymak olduğu tahayyülüyle hükmeden bir sınıfın elindeki baskı aracı olan bu devletin toplumu doğayla barışık bir varoluşa taşımasını beklemek üzerinde yaşadığımız topraklarda, pasif bir intihardan başka bir anlam taşımıyor.

Bu büyük insanlık ve uygarlık krizinden çıkışın, depremin altından insanlarımızı kurtarmanın ve bir daha hiç kimsenin o göçüklerin altına girmemesinin biricik yolu, iktidarı bu zalim ve obur çetenin elinden almak, arama kurtarma faaliyetini bile dolaylı bir soykırım ve nüfus planlaması aracına dönüştürmekten ar etmeyen bu zalimlere yolun sonunu göstermekten geçiyor. Ancak, toplumun kendi geleceğini kendisinin belirlediği koşullarda bir demokratik ve sosyal cumhuriyette, deprem bir felaket olmaktan çıkabilir.

Deprem dayanışmasını bir toplumsal harekete dönüştürerek bu günleri aşabiliriz. “Bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır.”

EKOLOJİ ÖRGÜTLERİNDEN ÇAĞRI: OHAL YERİNE TOPLUMSAL DAYANIŞMA VE ÖRGÜTLENME

0

6 Şubat gece yarısı yaşanan 7,7 büyüklüğündeki Kahramanmaraş Pazarcık merkezli ve ardından aynı günün öğlen saatlerinde yaşanan 7,6 büyüklüğündeki Elbistan merkezli depremlerin ardından gelen bilgilere göre on binin üzerinde bina çökmüş, on binlerce insanımız göçük altında kalmıştır. Gerçekte ise göçük altında kalan, yaşadığımız felaketi kendi devamlılığı için fırsata çevirmeye çalışan, bu amaçla bölgede OHAL ilan eden iktidardır. Yıkım alanlarında acil müdahaleleri yapabilmek ve yaşamı yeniden kurabilmek için sivil inisiyatiflerin organizasyonları ve halkın dayanışma ağları hayatidir, OHAL bahane edilerek sivil inisiyatiflerin yardımlarının, dayanışma olanaklarının engellenerek yaşanan felaketin daha da büyütülmemesi şarttır!

Organizasyon ve koordinasyon temel görevini yerine getiremeyen devlet, bugün Türkiye halklarını kendi kendine örgütlenme zorunluluğu ve sorumluluğu ile başbaşa bırakmıştır. Bugün en acil ihtiyacımız arama kurtarma çalışmaları başta olmak üzere depremden etkilenen tüm coğrafyada yaşam alanlarını yitirmiş, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlarımızı hayatta tutmak için sınırları aşan bir dayanışmayı örmektir.

Öncelikle, depremin bir doğa olayı olduğunun, milyonlarca yıldır devam ettiğinin ve doğanın kendini gerçekleştirmesi, yerkürenin de kendini tamamlaması için depremin oluştuğunun bilinciyle şu tespitleri yapmak isteriz:

Kayıpların asıl sorumlusu, yaşamı beton enkazının altında donmaya terk eden, sosyal devlet vasfını çöpe atmış şirketleşen bu iktidardır. Doğa olayları, kâr hırsına dayalı kapitalist sistemin neden olduğu katliamların üstünü örtmek için âfet, felaket ya da fıtrat olarak nitelendirilemez, suçlu ilan edilemez. İnsanlık binlerce yıl doğa ile barışık yaşamış, toplumsal yaşamını doğayla iç içe, doğa olaylarını gözeterek kurmuştur. Doğanın davranışları ile uyumlu konutlar inşa edilmiştir. Şimdi ise kapitalist modernizmin dayattığı beton odaklı kent politikalarını çok katlılıkla besleyen, böylece sermayenin kazancının artırmasının önünü açan iktidarlar bu kayıpların asıl sorumlusudur.

Son iki yüz yıllık sürede doğa ve emek sömürüsünü artıran politikalar üretilmiştir. Bu politikalar eliyle, insanı ve insan dışı yaşamı yok ederek yıkıma ve çökertmeye neden olan kapitalizmin bu vahşi yüzünün sebep olduğu bir ekokırım ile karşı karşıyayız.
Depremin yaşandığı bölge; fay hatları üzerinde güvenlik barajları, termik santraller, nükleer santral ve havalimanı inşaatları gibi pek çok ekolojik suçun işlendiği ve canlı hayatının tehlikeye atıldığı bir bölgedir. Bu kırıma karşı yaşamı savunmanın tek yolu doğaya rağmen değil doğa ile karşılıklılık ilişkisi içinde, doğayla barışık, dayanışmacı bir yaşama geçmektir.
Düşlediğimiz yaşamı kurabilmek için yapmamız gerekenlerin çok olduğunu biliyoruz ancak bugün acil, beklemeksizin harekete geçmemizi gerektiren hayati bir durumla karşı karşıyayız. Siz bunları okurken enkaz altında eğer hala donmamışsa kurtarılmayı bekleyen canlar var. Onlar bu yaşam savaşını verirken, göçüğe sebep olan inşaat firmaları, madenciler para çarklarını döndürmeye devam ediyor.

Devletin tüm olanaklarını elinde tutan iktidarın acil yapması gerekenlere ilişkin uyarımız ve duyarlı kamuoyuna dayanışma çağrımızdır:

ACİL YAPILMASI GEREKENLER:

  1. Başta bölgede ve komşu bölgelerde olmak üzere, madencilik ve inşaat faaliyetleri derhal durdurulmalı, kamuya ve özel şirketlere ait iş makineleri ve ekipmanları teknik personel ile birlikte deprem bölgelerine arama-kurtarma çalışmaları için gönderilmelidir.
  2. Karayolu ile ulaşılamayan deprem alanlarına hızla sivil ve askeri altyapı ve personel; gerekli noktalarda özel sektör havayolu altyapısı ile arama-kurtarma ve yardım ekipleri ulaştırılmalıdır.
  3. Başta bölgedeki güvenilir binalar olmak üzere, komşu bölgedekiler dahil olmak üzere, ikinci konut, otel, ibadethane gibi yapılar barınma sorununun çözümünde kullanılmak üzere ücretsiz ya da kamu kaynakları kullanılarak hizmete açılmalıdır.
  4. Temiz içme suyu, gıda, giysi, hijyen ürünleri gibi yaşamsal ihtiyaçların sağlanabilmesi için sivil toplumun dayanışma için oluşturduğu mekanizmaların kamu hizmetleri ile tam ve eksiksiz koordinasyonu sağlanmalıdır.
  5. İnsan dışındaki canlıları da kapsayacak kurtarma ekipleri oluşturulmalıdır. Bu konuda inisiyatif alan sivil ekiplerin çalışmaları kolaylaştırılmalı ve desteklenmelidir.
  6. Depremin, göçmenlerin yoğun yaşadığı bir bölgede olması nedeniyle, arama-kurtarma-temel ihtiyaçların giderilmesi konusunda yürütülen çalışmalar ayrımcılıktan muaf, tam bir kapsayıcılıkla sürdürülmelidir.

    EKOLOJİK TALEPLER:
  7. Doğal gaz kaynaklı patlamalar ile İskenderun Limanı’ndaki yangının neden çıktığı, hangi maddelerin yandığı, varsa kimyasal ve nükleer maddelere dair bilgilendirme yapılmalıdır.
  8. Bölgedeki sanayi tesislerindeki tehlikeli, yanıcı, patlayıcı maddelerin envanteri çıkarılmalı; artçı ya da yeni depremler sonucu olası felaketler için önleyici tedbirler gecikmeden alınmalıdır.
  9. On binden fazla binanın yıkıldığı düşünülmektedir. Bu binalardan yayılan asbest, radon ve diğer zararlı gazlar ile ilgili başta arama-kurtarma ekipleri olmak üzere bölgedeki halkın güvenliğini sağlayacak çalışmalar bir an önce başlamalıdır.
  10. Suyu kontrol altına alan ve metalaştırma çalışmasının uzantısı olan barajlarda hasar tespitine başlanmalı, ikincil bir âfetin önüne geçilebilmesi için gerekli önlemler alınmalıdır.
  11. Maden ocaklarında bulunan kimyasal maddelerin su akiferlerine karışıp karışmadığı tespit edilmeli; gerekli önlemler alınmalıdır.
  12. Yaşam alanlarını gasp ettiğimiz, kentlerde ve çeperinde yaşayan insan dışı canlıların beslenme, temiz ve sağlıklı suya erişimi ile barınmaya dair sorunları bir an önce çözülmelidir.
  13. Deprem bölgesindeki elektrik, doğalgaz iletim hatlarındaki hasarlar, doğalgaz hattında patlama, bölgede yapılan güvenlik barajları, Maraş’taki ve Adana’daki termik santraller büyük risk taşıyor!
  14. Yaşamı risk altına alan büyük enerji yatırımları, güvenlikçi politikalar ve fosil yakıtlar terk edilmelidir.
    Hepimizin başı sağolsun. Kayıplarımızdan dolayı çok üzgünüz ama üzüntümüz yıkımın nedenini, arama-kurtarma çalışmalarındaki yavaşlığı görmezden gelmemize, olası başka felaketler için alınması gereken tedbirleri takip etmemize engel değil. Ne OHAL bu durumu gizleyebilir ne de biz buna izin veririz. Dayanışma ile…

Immediately after the February 6 earthquake, one of the biggest in the history of Turkey, a broad meeting of Ecology Organizations in Turkey published this statement:

Our urgent demands from the government, which holds all the resources of the state in its hands, and our call for solidarity.

After the 7.7 magnitude earthquakes centered in Pazarcık, Kahramanmaraş, at midnight on February 6, followed by the 7.6 magnitude earthquakes centered in Elbistan at noon on the same day, more than ten thousand buildings collapsed and tens of thousands of people were trapped under the rubble. In reality, it is the government, which is trying to turn this disaster into an opportunity for its own survival and has declared a state of emergency in the region to this end. Organization of civil initiatives and rank and file solidarity networks are vital to making emergency interventions in the areas of destruction and rebuilding life. It is imperative that the disaster is not magnified by obstructing the aid and solidarity of civil initiatives under the pretext of the State of Emergency!

The state, unable to fulfill its basic duty of organization and coordination, has left the people of Turkey today with the obligation and responsibility to organize themselves.

Our most urgent need today is to weave a solidarity that crosses borders in order to keep alive our people who have lost their living spaces and cannot meet their basic needs in the entire geography affected by the earthquake, especially in search and rescue operations.

First of all, we would like to observe that an earthquake is a natural phenomenon, that it has been going on for millions of years and that earthquakes occur for nature to realize itself and for the earth to complete itself:

The main responsible for the losses of life is this corporatist government, which has left life to freeze under the rubble, and which no longer functions as a social state. Natural phenomena cannot be characterized as disasters, catastrophes or fate to cover up the massacres caused by the capitalist system based on the greed for profit. Humanity has lived in peace with nature for thousands of years, and has built its social life in harmony with nature, taking into account natural phenomena. Houses were built in harmony with the behavior of nature. Now, the governments that nourish the concrete-oriented urban policies imposed by capitalist modernism with multi-storey buildings, thus paving the way for capital to increase its earnings, bear the main responsiblity for these losses.

In the last two hundred years, policies that increase the exploitation of nature and labor have been followed. As a result of these policies, we are facing an ecocide caused by the brutal face of capitalism, which causes destruction and collapse by destroying human and non-human life. The region where the earthquake occurred is a region where many ecological crimes have been committed, such as the construction of hydroelectric dams, thermal power plants, nuclear power plants and airports on fault lines and, as a result, lives have been endangered. The only way to defend life against this destruction is not in spite of nature, but in a reciprocal relationship with nature, in peace with nature, and in solidarity with nature.

We know that there are many things we need to do to build the life we dream of, but today we are faced with an urgent, vital situation that requires us to act without waiting. As you read this, there are still lives under the rubble waiting to be rescued if they are not frozen. While they are fighting for their lives, the construction and mining companies who caused the collapses continue to count their money.

This is our warning to the government, which controls all the resources of the state, about what needs to be done urgently and our public call for solidarity:

WHAT NEEDS TO BE DONE URGENTLY:

1. Mining and construction activities, especially in the region and neighboring regions, should be stopped immediately, and construction machinery and equipment belonging to public and private companies should be sent to earthquake zones for search and rescue operations together with technical personnel.

2. Civilian and military infrastructure and personnel, and private sector airline infrastructure and search and rescue and relief teams should be rapidly deployed to earthquake areas that cannot be reached by road.

3. Buildings such as second residences, hotels, places of worship, including those in neighboring regions, especially reliable buildings in the region, should be put into service free of charge or by using public resources to be used in solving the shelter problem.

4. In order to provide vital needs such as clean drinking water, food, clothing and hygiene products, the mechanisms created by civil society for solidarity should be fully and completely coordinated with public services.

5. Rescue teams should be formed to include living beings other than humans. The work of civilian teams taking initiative in this regard should be facilitated and supported.

6. Since the earthquake occurred in a region with a high concentration of migrants, search and rescue and basic needs should be carried out with full inclusiveness, free from discrimination.

ECOLOGICAL DEMANDS:

1. Information should be provided on the causes of the natural gas explosions and the fire at Iskenderun Port, which materials were burned, and the chemical and nuclear materials, if any, involved in the fire.

2. An inventory of hazardous, flammable and explosive materials in the industrial facilities in the region should be made; preventive measures should be taken without delay for possible disasters as a result of aftershocks or new earthquakes.

3. More than ten thousand buildings are thought to have collapsed. Work on asbestos, radon and other harmful gases emitted from these buildings should begin as soon as possible to ensure the safety of the people in the region, especially search and rescue teams.

4. Damage assessments should begin on the dams, which control water and are an extension of the commodification work, and necessary measures should be taken to prevent a secondary disaster.

5. It must be determined whether the chemicals in the mines are mixed with water aquifers; necessary measures must be taken.

6. The problems of non-human creatures living in cities and their peripheries, whose habitats we have usurped, regarding nutrition, access to clean and healthy water and shelter must be solved as soon as possible.

7. Damage to electricity and natural gas transmission lines in the earthquake zone, explosions in natural gas lines, security dams in the region, thermal power plants in Maraş and Adana poses great risks.

8. Large energy investments, security policies and fossil fuels that put life at risk must be abandoned.

Our condolences to everyone who is suffering. We are very saddened by our losses, but our sadness does not prevent us from ignoring the cause of the destruction, the slowness of the search and rescue efforts, and the measures that need to be taken to prevent possible further disasters. The state of emergency cannot hide this situation, nor will we allow it to.

In solidarity.

Depremler sınır tanımıyor, dayanışmamız da öyle!

Lakkos (Μας σκάβουν τον λάκκο*) Bildirisi, Yunanistan

Türkiye-Suriye sınırında meydana gelen depremin yol açtığı yıkım ve trajedinin büyüklüğü karşısında pek çok kişinin şaşkın olması doğaldır. Şimdiye kadar (7 Şubat) ölü sayısı 5.000’i aşarken, günler geçtikçe bu sayının dramatik bir şekilde artması bekleniyor.

Doğal bir afet mi?

Medya ve hükümetler, ister deprem, ister yangın veya şiddetli yağış ve sel olsun, bu tür trajedileri “doğal afet” olarak etiketlemekte acele ediyorlar.

Fakat, binlerce insan, deprem nedeniyle değil, esas olarak binaların dayanıksız ve uygun olmaması nedeniyle öldü. Bilim camiasından çok büyük depremlerin beklendiği konusunda açık uyarılar gelirken, Türk devletinin dev fay hatları üzerinde kamu ve özel altyapıların statik yeterliliğini sağlama konusundaki kayıtsızlığı onları öldürdü. Depremin olduğu bölgede karını en üst düzeye çıkarmak adına, inşaatların kalitesini büyük ölçüde keyfi olarak düşüren ve deprem önleyici koruma hükümlerine uymayan, büyük inşaat sermayesinin vurgunculuğuyla öldürüldüler. Ayrıca, jeologlar ve sismologların yıllardır bölgede tetiklenen depremsellik için uyardıkları Güneydoğu Türkiye’deki Atatürk Barajı (dünyanın 3. büyük barajı) gibi çevre karşıtı mega projeler tarafından da öldürülüyorlar. Devletin suç sayılacak derecede eylemsizliği ve sıradan insanları çaresiz ve terk edilmiş bırakan sivil korumanın olmaması nedeniyle öldürülmeye devam ediyorlar.

Yaşadığımız bölge sismiktir ve tarihsel olarak çok büyük depremler üretmiştir. 1999’da Yunanistan ve Türkiye’deki depremleri ve ayrıca Ekim 2020’de Ege’nin her iki yakasında meydana gelen depremi hatırlayalım.

Mesele deprem olup olmadığı değil, insanların depremin etkilerinden nasıl korunduğudur. Stabilite kontrolleri ve güvenlik önlemleri için para vermek yerine Rafale, F-16 ve F-35 için milyarlar veriliyor. Yunanistan ve Türkiye, hazırlık tatbikatları yapmak, uygun ekipman ve yeterli eğitim ve arama kurtarma mekanizmasına personel sağlamak yerine, polis baskısında rekabet ediyor.

Madencilik ve nükleerler

Ve sadece bu da değil. İki ülke yeni petrol ve doğal gaz madenciliği projeleri geliştirme yarışına girdi. Madencilik ve fosil yakıt yakmanın iklim krizini ve milliyetçi rekabeti yoğunlaştırmasının dışında, başka yan etkileri de var. Bu madenlerin yeni depremleri tetikleyebilecek sismik sarsıntılara neden olduğu kanıtlanmıştır. Bunun dışında, madencilik platformları büyük depremlerde (veya başka kazalarda) büyük ekolojik felaketlere neden olabiliyor. Henüz 2021 yılının Temmuz ayında Meksika Körfezi’ndeki bir gaz boru hattı kazasından dolayı denizde yangın çıktı.

Ancak iki hükümetin yıkıcı politikası burada da bitmiyor. Bu sismik bölgede altın ve diğer mineral metallerin madenciliği planlanmaktadır. Zehirli atık içeren dış tanklar, deprem, sel veya diğer kaza durumlarında neredeyse her zaman sızıntı yapar ve içerikleri geniş alanları kirletir. Örnek olarak, “Çernobil’den sonra Avrupa’daki en kötü çevre felaketi” olarak tanımlanan Romanya’daki altın madenciliğinden Tuna Nehri’ne dökülen siyanürden ve aynı zamanda Türkiye’de yakın zamanda Fırat Nehri’ne dökülen siyanürden bahsedebiliriz. Resmi tamamlamak için, Türk hükümeti Doğu Anadolu fay hattının yanındaki Akkuyu’da bir nükleer santral inşa ederken, Yunan hükümeti Bulgaristan’ın Kozlodui kentinde, üretiminin uzun vadeli emilimi için taahhütlerle, yeni bir nükleer santralin inşasını dolaylı olarak finanse etmeye hazırlanıyor. Fukuşima’daki nükleer kazanın bir depremden kaynaklandığını hatırlayalım.

Sessiz kalmıyoruz!

Tüm bu nedenlerden dolayı, madenciliğe ve çevreye zarar veren her türlü politikaya kesinlikle karşıyız. Türk halkının bu dönemde hayatta kalma mücadelesinde olduğu kadar, genel olarak çevre tahribatına ve savaşa karşı mücadelesinde de dayanışma içindeyiz. Barışçıl ve ekolojik bir yaşam için hükümetlerimizin politikalarına karşı Türkiye ve Kıbrıs’taki hareketlerle ortak bir cephe inşa ediyoruz. Sessiz Kalmıyoruz, Onurlu Ortak Yaşama Sahip Çıkıyoruz!

*Μας σκάβουν τον λάκκο, Yunanistan’daki çevre ve sosyal örgütlerin maden çıkarma ve savaş karşıtı bir girişimidir. Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs’taki 73 çevresel, sosyal ve siyasi kolektifin girişimiyle oluşturulan “Μας Σκάβουν το Λάκκο-Kazma Birak” kampanyasının bir parçasıdır ve Doğu Akdeniz’deki ekstraksiyon ve savaşa karşı bir işbirliğidir.

KENT VE İKTİDAR 1

7,8 büyüklüğündeki depremin spektral ivmeleri yukarıdaki grafik de çizilmiş. Elde edilen ilk bilgileri doğru kabul edersek (siyah renkli olanlar TDBY2018 yönetmeliğine göre bina tasarımlarında kabul ettiğimiz ivme değerlerinin grafiği) tasarım yaptığımız spektral ivme değerlerini de aşan deprem ivmelerinin yarattığı enkazı yaşıyoruz. Bu spektrumlar 2475 yıllık dönüş periyoduna tekabül eden DD1 tasarım spektrumlarının bile çok üstünde değerler. Yani yönetmeliğe göre en büyük spektral ivme ile tasarım yapılmış olsa bile periyodu düşük olan binalarda yönetmeliklerin öngördüğünden daha yüksek deprem kuvvetine maruz kalmış. Bu deprem şüphesiz ki Türkiye tarihinin en büyük depremlerinden biri. Deprem yönetmeliklerine uygun projelendirilmiş ve imalatı yapılmış yapılar bu büyüklükte gerçekleşen bir depremde bile büyük can kayıplarının önüne geçebilirdi. Sadece konutların değil depremlerde okul, hastane gibi yıkılmaması ve sismik izolatörler ile inşa edilmesi gereken kamu yapılarının da yıkıldığını ve ağır hasar aldığını gördük. Ranta ve denetimsizliğe dayalı yapım işlerinin nelere yol açtığını tekrar yaşadık.

Her deprem sonrası televizyonlarda mühendisleri ve uzmanları görüyoruz. Deprem olacağını bilmek için mühendis veya uzman olmaya ihtiyacımız yok! Bütün yapılarımız depremde hasar alabilir. Önemli olan binalarımız depremde göçme sınırına ulaşmadan ayakta kalması. İnsanları hasarlı binalardan güvenli bir şekilde tahliye edebilecek yapılar inşa etmektir. Bugün gördüğümüz enkazlarda ne yazık ki insanların kurtarılması çok zor. Yapıların göçme sınırı bölgesini aşmayacak şekilde hasar alması istediğimiz en kötü hasar sınıfıdır. Göçme sınırına ulaşmamış yapıların tahliyesi can kayıplarını büyük ölçüde engeller. Fakat gördüğümüz manzara bir savaş yıkımının yarattığı tahribatlar ile eşdeğer. İmar barışı adı altında depreme dayanıklı olmayan yapılara ruhsat verenler, nükleer santral inşaatını devam ettirenler doğanın ve yaşayan canlıların mezar kazıcılarıdır. Bizlerin de kapitalizmin mezar kazıcılarını yaratacak

örgütlülük ve dayanışma ağları kurmak dışında başka kurtuluşumuz yoktur.

Merkezi otoriteye güvenmeli miyiz? Merkezi otoriteye bağlı resmi ve sivil bütün kurtarma çalışmaları bugün iflas etmiştir. Seferberlik yerine OHAL ilan edilmesi, yarattıkları bütün enkazı gizleme çabasıdır. Şimdilik yayın yasağı getirecek kadar gözlerini karartmadılar. Daha önce yaşadığımız dersler gösteriyor ki ilerleyen süreçte yayın yasağı getirmeye çalışacaklar. Hiçbir krizi yönetemedikleri gibi bu deprem krizini de yönetemiyorlar. Biz yönetilenlerin artık kendi özyönetim süreçlerini örgütlemekten başka çıkış yolu yoktur. Bundan sonraki süreçte toplumsal öz örgütlenmeler yaratmamız elzemdir. Yaratamadığımız takdirde hepimiz tekrardan bu enkazın altında kalacağız. Önümüzde İzmir ve büyük Marmara depremleri var. Depremin enkazı kaldırıldıktan ve depremzedelerin yaraları sarıldıktan sonra her ilçe, mahalle ve sokaklar kendi deprem komitelerini kurmalıdır. Deprem komiteleri; meslek odaları, ekoloji hareketleri ve kent savunma inisiyatiflerinin öncülüğünde örgütlenmeli. Komite üyeleri arama ve kurtarma eğitimi dışında , yaşadıkları mahallelerde riskli yapıların tespiti için de çalışmalıdır. Riskli yapıların tahliyesi ve yıkılması için merkezi/yerel otoritelere karşı baskı yapmak ve tahliye edilen insanların barınma hakkının sağlanması için mücadele etmeliyiz. Kaderimizi kapitalizmin ve onun iktidarlarının ellerine bırakmamalıyız. Bu komiteler, il ve bölge koordinasyonlarını kurarak deprem yaşanan yerler için hızlıca inisiyatif alıp çalışmaları örgütlemelidir. Hatay’da halk kendi ihtiyaçları için marketlere el koydu. Bunun için iktidara “polis ve askere vur emri ver” çağrısı yapanların amacı sermayenin güvenliğinin sağlanması içindir. Deprem komiteleri yaşanacak depremlerde marketlere, iş makinelerine el koyup bunun da organizasyonunu sağlamalı ve sivil itaatsizliği örgütlemelidir. Deprem doğal bir afettir ama deprem enkazları politiktir. Depremde siyaset konuşulmaz diyenlere karşı bugün daha yüksek sesle bu meseleyi siyasallaştırmalıyız. Depremin yaratacağı yıkıma karşı mücadele toplumun öz örgütlülüğünden geçer. Tahayyül ettiğimiz toplumu bugünden yaratmamız dileğiyle.

Acılıyız, öfkeliyiz bu duruma alışmayacağız.

Burak ÇETREZ

Sürdürülebilir mutabakat metni

0

Sürdürülebilirlik, sermayenin kaynak olarak tanımladığı varlıklarda azalma olduğunu fark etmesi üzerine sömürüsünün devamını sağlamak için kullandığı bir stepnedir. Sürdürülebilir tarım, kent, ekonomi ve benzeri politikaların, temelde kapitalizmin devamlılığını esas aldığını bilmeliyiz.

Elbette sürdürülebilirlik ve daha birçok kavram (ekolojik, doğal, yeşil, temiz, demokratik ve daha onlarcası) sistem tarafından ele geçirilerek içi boşaltılmış yeşil söylemler olarak kullanılmaktadır.  Sürdürülebilirlik kavramı ise tamamen sisteme hizmet esaslı ve sivil toplum aktivistlerinin iyi, samimi duygularını sömürme üzerine kurulu bir yaklaşım olarak yaşamımızda yerini almıştır. Bu nedenle bu söylem nerede karşımıza çıkarsa içinde bir hinlik olduğunu düşünmeliyiz. Oysa sürdürülebilirlik, kapitalizmsiz bir yaşamda doğa-insan birlikteliğinin en önemli esaslarındandır.

Şimdi buradan hareketle ortak mutabakat metnini yorumlayabiliriz… Altılı Masa, kapitalizmi içselleştirmiş ve onun neoliberal politikalarıyla uyumlu bir mutabakat metniyle karşımıza çıkmıştır. Endüstriyalizmin, sermayenin kazanç artırmasını hedeflemek üzere sürdürülebilirlik temelinden hazırlanmış bir metin. İnsanı merkeze alan, insan ve insan dışı tüm canlı yaşamı meta olarak gören, çevrecilik esaslı bir metin… Bu nedenle sadece iktidar karşıtlığı üzerine ve önceki iktidarın yarattığı tahribatları onararak daha uzun sömürü sağlama çabasında bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Liberal bir tutumla sermaye karşıtlığını önleme, yerel halktan, sivilden gelen tepkileri yumuşatarak sermayeyi koruma amacı gütmektedir. Sermayeye ve onun sömürüsüne daha iyi nasıl hizmet ederiz üzerine kurulmuş bir metinden ibaret olduğu bilinmelidir.

Şöyle ki kapitalist sistem oluşan halk tepkilerini bastırmak, oluşacak halk hareketlerini yumuşatmak ve kontrollü itirazlara dönüştürmek için yeşil yüzlü birçok sivil toplum kuruluşu kurmuştur. Ortak mutabakat metni güya kamucu bir noktada durarak sermayeyi koruyan ve bu yeşil yüzlü sivil toplum kuruluşlarının görevini üstlenen bir noktada durmaktadır.

Buradan hareketle kapitalist modernist sistemin toplum ve doğa üzerinde yarattığı tahribatları görmeyen, romantik bir noktadan sadece doğa-çevre seviciliği ile göstermelik yaklaşımlar çare olamayacaktır.

Tam olarak yüzeysel söylemler ile süslenmiş, günü kurtarma üzerine kurulu olduğunu görüyoruz. Bio-merkezci olarak tanımlayabileceğimiz bir bakış açısıyla yapılmış bu mutabakat metni sorunun tespiti ve çözümünden çok uzak bir noktada durmaktadır.

Böyle bir yaklaşımla yapılmış olan bir metnin maden, enerji, turizm, kent, tarım, su gibi başlıklarla politikalarını ayırıp yorumlamak ve eleştirerek düzeltileceğini düşünmek çok eksik bir tutum olacaktır. Bu nedenle metinde yazılanları değerlendirmek havanda su dövmekten farklı olmayacaktır.

Sonuç olarak salt insanı veya doğayı merkeze alan yaklaşımlar ile yapılanacak politikalar eksik olacaktır. Doğru olan toplumsal ekolojik temelde inşa edilmiş, doğa-insan birlikteliğine inanan dayanışmacı bir anlayış olacaktır.


Güner Yanlıç kimdir?

Ekoloji aktivisti, yazar.

Altılı Masa ve doğa

0

Yerli kömürün gazlaştırılarak ekonomiye kazandırılması maddesiyle iklim hedefine gölge düşürülmüş. Malum, kömür gaza çevrilince iklim dostu olmuyor.

Millet İttifakı, Ortak Politikalar Mutabakat Metni ile iktidara gelmeleri halinde hayata geçirecekleri çalışmaları özetledi. 244 sayfalık metin 21 yıldır yaşanan sorunların birçoğuna, özellikle de tek adam iktidarıyla perçinlenen yoksulluk, adaletsizlik ve eşitsizlik temelli meselelere çare olabilecek öneriler içeriyor. Ekoloji başlığı altında toplayabileceğimiz hayvan hakları, enerji, madencilik ve iklim değişikliği gibi konularda, sivil toplum örgütlerince de zaman zaman dillendirilen çözüm önerilerine yer verilmiş. Altılı Masa’nın ilgili konularda çok sayıda kişiyi dinlediği görülüyor. En büyük eksikliği ise sektörel politikalar diye niteledikleri bu alanların birbirlerinden kopuk oluşu. Farklı alanlar arasında bütünlük sağlayabilmek zor bir iş ama özellikle ekoloji alanında başarı isteniyorsa bu şart. Ekolojiyi bir şemsiye politika gibi düşünüp, ekonomi, teknoloji, sanayi ve enerji gibi başlıkları bu şemsiyenin altında değerlendirmek gerekir. Almanya’nın yıllar önce nükleer santralların güvenliğini Enerji Bakanlığı’na değil, Çevre Bakanlığı’na bıraktığını hatırlayalım. İklim, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kurulması ve su yönetimini de kapsayacak şekilde yeniden yapılandırılması bu bağlamda olumlu bir gelişme. Sanayi, enerji ve ekonomi gibi alanlarsa özerkliklerine devam ediyor.

İKLİM

Altılı Masa’nın ‘hükümet programı’ kabul edilen metne, iklim politikalarını inceleyerek başlayalım. İklim krizine yol açan seragazı emisyonlarını azaltmak ve net sıfır emisyon hedefine 2050’de ulaşmak hedeflenmiş. AKP-MHP hükümetinde bu hedef 2053’tü. İktidardan farklı olarak bu hedef kömür santrallarının kapatılması vaadiyle daha gerçekçi bir zemine taşınmış ancak tarih verilmemiş. İklim yasasının çıkarılması, Çevre Kanunu’nun doğa hakları temelinde yeniden düzenleneceği belirtilmiş. Öte yandan, yerli kömürün gazlaştırılarak ekonomiye kazandırılması maddesiyle iklim hedefine gölge düşürülmüş. Malum, kömür gaza çevrilince iklim dostu olmuyor. Metinde gaz aramalarına, Türkiye’yi petrol ve gaz boru hatları geçen bir ticaret merkezi yapmaya dair çok sayıda vurgu var. Bunların da iklim hedefiyle çelişeceği ortada. Enerji bölümüyle iklim bölümünü adeta ayrı kişiler yazmış. Karbon ticaretinden de iktidara kim gelirse gelsin kaçış yok gibi görünüyor.

Ulaşım politikaları kapsamında yer alan hızlı tren projeleri Türkiye’nin ulaşım kaynaklı seragazı emisyonlarını azaltabilir. İzmir ve Bursa’nın Ankara’ya bağlanması, Güneydoğu ve İç Anadolu’yu birbirine bağlayacak Mersin-Konya ve Mersin-Gaziantep hızlı tren projeleri önemli. Ancak, ulaşım politikalarında iç hatların geliştirilmesi, düşük ücretli havayollarının geliştirilmesi yine bir tutarsızlığın işareti. Ulaşımda karayolundan sonra en büyük emisyon kaynağı havayolu, verilen destek emisyon artışına yol açar.

HAYVAN HAKLARI VE DOĞA

Hayvan haklarının anayasal güvence altına alınacak olması ve özel bir yasa çıkarılması vaadi önemli. Sahipsiz hayvanların tedavisi, kısırlaştırılması ve aşılanması için teşvik verilecek. Keşke ‘petshop’larda hayvan satışını tamamen yasaklayıp, sahipsiz hayvanların sahiplenilmesi de teşvik edilseydi. Yaban hayvanların avlanması konusunda ise “kanunsuz avlanmayla mücadele” çok yeterli bir öneri değil. Avcılığı yasaklamak ülkedeki silah kültürüyle de baş etmenin bir yolu. Ekoloji politikalarının sosyal politikalarla bağı burada da gözden kaçmış. Daha cesaretli adımlara ihtiyaç var.

Cumhurbaşkanı’ndan ormanlık alanların vasfını değiştirme yetkisinin alınması güzel bir hamle olacak. Müştereklerimiz üzerinde tek bir kişinin karar hakkı olması kabul edilebilir değildi. Orman köylülerinin güçlendirilmesi ve yangınlara karşı tedbirler metinde çokça yer alsa da konunun uzmanların eski ve çam ağaçlarını yangınların sorumlusu gibi gösteren yanlış bilgilerden şikâyetçi. Yanan orman alanlarına verilen yasaya aykırı izinlerin iptali kulağa hoş gelse de orman alanlarını, imar, maden ve enerji amaçlı kullanımdan koruyacak daha üst düzey bir güvenceye ihtiyaç olduğu ortada. Benzer bir şekilde, kıyılardaki yapılaşmanın önüne geçmek için de iyi niyetten fazlası gerekiyor. Belgede, “kıyılardan herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına engel olan uygulamaları sıkı denetim altına alacağız” denmiş. Kıyılar otellere, turistik tesislere peşkeş çekilemez ve kamuya açık hale getirilir denseydi, kıyıları sahiplenemeyeceğini anlayan birçok projenin getirdiği yapılaşma tehdidi de azalırdı.

Çevre İhtisas Mahkemeleri’nin kurulması hukukçulardan da destek alan bir öneri, çevre koruma amaçlı davaların kamu davası kabul edilip harçtan muaf tutulması da fayda sağlar çünkü sivil toplum maddi nedenlerle dava açmakta zorlanıyor. Bilirkişi ücretlerinin de bu kapsama alınması ve bilirkişi heyetinin yetkinliğinin artırılması da bu öneriye eklenebilir.

Metinde, Kanal İstanbul gibi rant projelerine değil Güney Doğu Anadolu Projesi (GAP) ve Konya Ovası Projesi (KOP) gibi tarımsal sulama projelerine kaynak aktarılacağı söyleniyor. Türkiye’deki geçmiş sulama projelerini birçoğunun kuruyan göller ve sulak alanlarla ilişkisi var. Sulak alanların korunmasına önem verileceği birkaç kez belirtilmiş olsa da eski bir zihniyetin ürünü olan GAP gibi projelerin nasıl hayata geçirileceği merak konusu. Çıkarılacağı belirtilen ‘Su Kanunu’ yeterli olur mu göreceğiz.

ENERJİ

Enerji başlığında yapılacak ve doğayı etkileyen değişiklikler arasında, tarıma ve ekosisteme zarar veren mevcut hidroelektrik santralların sözleşmelerinin yeniden gözden geçirilme taahhüdü dikkat çekiyor. Yenilenebilir enerjiye desteğin süreceğini ancak teşviklerin gözden geçirileceğini de metinden anlıyoruz. Enerji ihtiyacını karşılayan binalara teşvik verilecek, çatılara kurulacak güneş panelleri için de özel kredi paketleri hazırlanacak. Hepsi yerinde hamleler olur.

Türkiye’nin doğalgazda merkez olmasının, daha çok petrol ve doğalgaz aranmasının ‘çevreci’ nitelemesini hak etmediğini söylemeliyiz. En kötüsü ise yapımı süren ve Türkiye’yi Rusya’ya daha fazla bağımlı kılmakla kalmayıp, ciddi bir maddi yükümlülük altına da sokacak Akkuyu’yla ilgili bir kapatma planının olmaması. Bu yetmezmiş gibi, dünyada örneği olmayan, küçük modüler nükleer reaktörleri kuracağız denmiş. Nükleer lobiye kolunu kaptırmış altı parti var karşımızda. Nükleer, gaz ve kömür gibi kaynakların ucuz ve temiz enerji sağlayamayacağını, enerjide mülkiyetin birkaç büyük şirketin elinde bulunmasının bol sıfırlı faturalara kadar uzanan sorunları çözemeyeceğini görememişler. Enerjinin yerinde ve küçük ölçekli üretimle temin edileceği bu çağda, neredeyse 50-60 yıl öncesine ait politika önerilerini görmek tam bir hayal kırıklığı oldu.

Türkiye’nin elektrik talebinin yaz döneminde klimalarla ayyuka çıktığını biliyoruz. Bu da iklimden doğaya zarar veren enerji üretimi tesislerine kadar uzanan sorunlara yol açıyor. Turizmle ilgili kısımda enerji verimliliği vurgusu, otellerin güneşten elektrik üretme zorunluluğu gibi çözüm önerileri yok. Enerji verimliliği de tüm metin içinde sadece 1 kez geçiyor; yalıtım kelimesi ise hiç geçmiyor. Sınırlandırmadığımız talebi, sınırlı kaynaklarla karşılayamayacağımızı bir kez daha hatırlatmakta fayda var.

SANAYİ VE MADENCİLİK

Doğanın korunmasını en çok zorlayan sanayi ve madencilik alanlarında Altılı Masa’nın önerileri daha çok mevcut sorunları çözmeye odaklanmış; radikal değişiklikler içermiyor. Madencilik faaliyetlerinin tarım, enerji ve çevre politikalarıyla koordinasyon içinde yürütülecek olması yazının başında işaret ettiğimiz eleştiriye bir yanıt kabul edilebilir. Bu maddenin metnin geneline yansıdığını söylemek ise zor. Örneğin, “Demir, altın, bakır, nikel gibi sanayinin ana hammaddesi olan ürünlerin çıkartılması, izabesi gibi konulardaki yatırımları destekleyeceğiz” söylemi, altın gibi büyük oranda ziynet eşyası için yapılan madenciliği aklar nitelikte. Halbuki, siyanürle ayrıştırma yapılan bu madenler sanayinin değil ticaretin ve rantın talebiyle açılıyor, doğaya da büyük zarar veriyor.

Sanayide, ‘yeşil dönüşüm’, ‘çevreci üretim’ ve ‘sürdürülebilirlik’ kelimeleri birçok maddede geçiyor. Madencilikte olduğu gibi olumlu taahhütlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda şimdiden yorum yapmak falcılık olur. Katılım süreçlerinin güçlendirileceğine dair verilen sözler bu taahhütlerden daha önemli ve takip edilmeli. Çevreyi kirleten sanayi tesislerinin kentlerden taşınacağı da belirtilmiş. Başka bir kısımda yer alan arıtma tesislerinin artırılmasıyla ilgili hedefle yeni sanayi tesislerinin kurulması birleştirilirse olumlu sonuçlar alınabilir. Sanayide rotanın hangi teknolojiler ve alanlarda olacağı konusunda ise olumlu kabul edilebilecek kelimelere (geri dönüşümlü ürünler, enerji tasarrufu sağlayan ürünler gibi) yine rastlıyoruz ancak “takip değil sıçrama eksenli bir sanayileşme ve teknoloji politikasını esas alacağız” iddiasının altını, daha fazla nükleer, kömürden gazlaştırma gibi geçmişin teknolojileriyle doldurmak mümkün değil.

Sanayiden en çok zarar görenin doğa ve dolayısıyla yaşamımız olduğunu unutmamalıyız. Sanayi ve ekonomi politikalarını doğa merkezli bir bakış açısıyla belirlediğimizde Türkiye gerçekten de ‘çağ atlayacak’. Bu yüzden endüstriyel üretimi tasarlarken geleceğin doğa dostu yaşam tarzını net bir şekilde belirlemek ve o yaşama uygun üretim süreçlerini en çevreci özelliklerle planlamak gerekiyor.

Türk karasularına girişi yasaklanan asbestli Brezilya gemisi ‘Sao Paulo’ Atlas Okyanusu’nda batırılacak

0

Tonlarca asbest taşıdığı gerekçesiyle çevrecilerin, sendikaların ve meslek kuruluşlarının eylemleri sonucu Türk karasularına girmesi yasaklanan 1960’lardan kalma Brezilya’ya ait uçak gemisi, Atlas (Atlantik) Okyanusu’nda batırılacak.

32 tonluk ‘Sao Paulo’ adlı eski askeri uçak gemisi, söküm için İzmir’in Aliağa limanına doğru yola çıkmıştı, ancak çevreye ve insan sağlığına zararlı birçok tehlikeli toksik atık barındırdığı belirtilen gemi, Türkiye karasularına girişine izin verilmeyeceği açıklanınca Cebelitarık Boğazı’ndan geri dönmüştü.

Brezilya donanması yaptığı açıklamada, 3 aydır kıyıdan uzakta olan geminin su aldığını ve batma riski altında olduğunu bu nedenle Brezilya limanlarına yanaşmasına izin verilmediğini açıkladı.

Çevre Bakanı Marina Silva’nın talebine rağmen, Deniz Kuvvetleri gemiyi Brezilya’nın münhasır ekonomik bölge sınırları içerisinde, kıyıdan 350 kilometre açıkta ve 5.000 metre derinlikte batırmaktan başka çaresi olmadığını söyledi.

Donanmanın açıklamasında, bu bölgenin çevre koruma alanlarından uzakta ve deniz altı iletişim kablolarından arınmış olduğu kaydedildi.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONFERANSI#COP28 | “Fosil yakıt yöneticisi iklim müzakeresi yönetemez”

0
Tüm dünyadan yüzlerce çevre ve sivil toplum örgütü, Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi’nin CEO’su Sultan Al Jaber’in COP28 başkanlığına atanması kararından vazgeçilmesi için BM’ye açık bir mektup gönderdi.

Dünyanın farklı ülkelerinden sivil toplum örgütleri, Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi’nin CEO’su (en üst düzey yöneticisi) Sultan Al Jaber’in COP28 başkanlığına atanması kararından vazgeçilmesi için Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, BM Çerçeve Sözleşmesi İcra Sekreteri (BMİDÇS) Simon Stiell ve BMİDÇS taraflarına açık bir mektup gönderdi.

Mektupta, iklim krizini körükleyerek büyük kazançlar elde eden bir fosil yakıt yöneticisinin iklim krizine karşı küresel mücadeleyi yönetmek üzere atanmasının onurlu bir davranış olmadığına dikkat çekildi.

Kuruluşlar, bu atamanın BMİDÇS güvenilirliğini ve meşruiyetini yitirmesinin tepe noktası olduğunu söyleyerek hükümetlere, “açgözlülüğe ve kâra hizmet etmeyi” bırakıp, dünyanın fosil yakıt bağımlılığının bedelini hayatları ve geçim kaynaklarıyla ödeyen insanları ve toplulukları korumasını sağlamak için sistemi baştan kurma çağrısında bulundu.

Ortada kutlayacak bir şey yok

Mektubun Türkçesi şöyle:

“Sayın, António Guterres, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri;
Simon Stiell, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi İcra Sekreteri ve BMİDÇS Tarafları,

“11 Ocak’ta Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi’nin (ADNOC) CEO’su Sultan Al Jaber’in Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ev sahipliğinde düzenlenecek olan COP28’in başkanı olarak küresel iklim müzakerelerinin bir sonraki turunu yöneteceği haberi geldi. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve hatta Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) İcra Sekreteri bu haber üzerine tebriklerini iletti.

“Açık konuşalım; ortada kutlayacak bir şey yok. Bu karar COP28’in meşruiyetini ve etkinliğini tehdit ediyor. Eğer iklim krizine karşı mücadele umudumuz varsa, her COP fosil yakıt endüstrisinin kirletici etkisinden arındırılmış olmalı.

Şirketi büyük bir kirletici

“ADNOC dünyanın en büyük 12. petrol üreticisi. Büyük bir kirletici olarak karbon emisyonlarından en çok sorumlu olan şirketler listesinde 14. sırada. ADNOC ayrıca fosil yakıt şirketlerinin petrol ve gaz üretimini artırma planlarına ilişkin küresel bir analizde 2. sırada yer alıyor ve yeni sahalar ve kuyular için proje ve inşaat onaylarına dayalı olarak en hızlı büyüyen fosil yakıt şirketlerinden biri. Yakın zamanda 2027 yılına kadar günde 5 milyon varil petrol üretme taahhüdünde bulunarak genişleme planlarını hızlandırdı ve fosil yakıtlı bir geleceğe hapsolmaya devam etmek için diğer büyük kirleticilerle yakın işbirliği içinde.

“Al Jaber’in atanmasından önce bile BAE’nin performansı, fosil yakıtlardan aşamalı çıkış ve küresel sıcaklık artışını 1,5 santigrat derecenin altında tutma konusunda çabası olmadığını gösteriyordu. Aksine, BAE’nin eylemleri, iklim krizini çözmenin değil, krize neden olmanın merkezinde olduğunu gösteriyor.

Onurlu bir davranış değil

“İklim krizini körükleyerek büyük kazançlar elde eden bir fosil yakıt yöneticisinin iklim değişikliğine karşı küresel mücadeleyi yönetmek üzere atanması onurlu bir davranış değil. Milyonlarca yaşamın ve ekosistemin tehlikede olduğu iklim krizinin yoğunlaştığı bir dönemde böyle bir hamlenin meşru görülebilmesi, Büyük Kirleticilerin iklim politikalarını nasıl bastırdığını gösteriyor. Bu aynı zamanda daha derin bir soruna işaret ediyor: Fosil yakıt çıkarları BMİDÇS’yi ele geçirmiş durumda ve güvenilirliğini tehdit ediyor.

“Bir fosil yakıt yöneticisi tarafından başkanlık edilen hiçbir COP meşru görülemez. COP Başkanlıkları fosil yakıt etkisinden bağımsız ve özgür olmalıdır. UNFCCC’nin uzun süredir gecikmiş olan fosil yakıtlardan eşitlikçi çıkışı sağlamasının zamanı geldi. En önemlisi en büyük problem olan kirleticilerin çıkarlarını ele almak ancak bu şekilde mümkün olabilir. Ayrıca şunları da talep ediyoruz:

  1. Büyük Kirleticiler kuralları yazamaz. Büyük Kirleticilerin iklim politikalarını haksız yere etkilemesine izin verilmemelidir. Bu onların iklim değişikliğine karşı küresel tepkiyi zayıflatmaya ve baltalamaya devam etmelerini sağlıyor ve bu yüzden yok olmanın eşiğindeyiz. UNFCCC acilen, bu kurumsal ele geçirmeyi sistematik olarak sona erdiren, küresel rejim çapında bir çıkar çatışması politikası da açıklayarak bir Hesap Verebilirlik Çerçevesi oluşturmalıdır.
  2. Artık Büyük Kirleticilerin iklim eylemlerini finanse etmesine son verilmelidir. İklim müzakerelerinde veya iklim eylemlerinde Büyük Kirletici ortaklığı veya sponsorluğu olmayacak. Şu anda da olmayacak, hiçbir zaman olmayacak. Büyük kirleticilerin kendilerini yeşile boyamalarına ve neden oldukları bir krizin suçluluğundan kurtulma yollarını kelimenin tam anlamıyla satın almalarına izin verilmemelidir. Bu kabul edilebilir görüldüğü sürece UNFCCC her zaman başarısız olmaya mahkumdur.
  3. Kirletenler dışarı, halklar içeri. Sivil toplum her zaman COP sürecine katılmış olsa da, hükümetler sivil toplum örgütlerinin ve iklim adaleti hareketlerinin seslerini duyurmalarını her seferinde daha da zorlaştırdı. Sivil toplumun eşitlikçi ve anlamlı bir şekilde sürece dahil edilmesine ihtiyacımız var. İklim eylemi, özellikle iklim krizinin ön saflarında yer alan insanların liderliğini ve yaşanmış deneyimlerini merkeze almalıdır. Ön saflarda yer alan toplulukların liderliğinde, Büyük Kirleticilerin kârlarını destekleyen, suiistimallerini mümkün kılan ve onlarca yıl daha fosil yakıt kullanımını garanti altına alan yanlış yönlendirmelerin (sahte çözümlerin) ve tehlikeli dikkat dağıtıcıların finanse edilmesine ve onaylanmasına son vermeliyiz.
  4. Büyük Kirleticileri değil, insanları ve gezegeni korumak için sistemi sıfırlayın. Büyük Kirleticiler bildiğimiz yaşamı yok ediyor. Kirletenler için değil insanlar için çalışan ve doğayı yok etmek yerine onaran yeni bir yaşam ve işbirliği biçimi inşa etmenin zamanı geldi. Hızlı ve adil bir şekilde uygulanacak gerçek, adil, hesap verebilir, toplumsal cinsiyete duyarlı, toplum liderliğinde, doğayı onaran, kanıtlanmış ve dönüştürücü çözümlere ihtiyacımız var. Fosil yakıtlardan tamamen ve eşitlikçi bir çıkışa yönelik dönüşüme ihtiyacımız var. Yerli halkların, yerel toplulukların, kadınların, işçilerin haklarını ve adalet için konuşanların korunmasını merkeze alan gerçek çözümlere ihtiyacımız var. Şirketlerin suistimallerinin cezasız kalmasına son vermeye ihtiyacımız var.


* Mektubun Türkçe çevirisi: CAN Europe’dan Elif Cansu İlhan.
** Mektubun orijinaline ve basın açıklamasına buradan ulaşabilirsiniz. Mektubu kuruluşunuz adına buradan imzalayabilirsiniz.


Ne olmuştu?

11 Ocak 2023’te Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi’nin CEO’su Sultan Al Jaber, önümüzdeki aylarda yapılacak Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 28. Taraflar Konferansı’nın (COP28) başkanı olarak atandı.

Sultan Al Jaber, aynı zamanda COP28’in ev sahibi Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Endüstri ve İleri Teknoloji Bakanı.

Ekoloji aktivistleri, Al Jaber’in petrol şirketindeki görevinden ayrılması gerektiğini ve bu durumun net bir çıkar çatışması oluşturduğunu söylüyor.

COP28 görüşmeleri, ev sahibi BAE’nin dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisi olması nedeniyle zaten tartışmalı bir hale gelmişti.

Pusula: Partilerin çevre politikaları

0

Siyasi partilerin iklim kriziyle mücadele ve çevre politikalarını inceledik.

Spektrum Pusula’dan herkese merhaba,

Bu hafta İlkim, partilerin programlarında çevre konusunun nasıl ele alındığını inceledi. 

  • Öneri: Bu bültende yer almayan Yeşiller Partisi’nin örüşlerini, kriz tanımlarını, çözüm önerilerini ve giderek ivmelenen küresel Yeşiller hareketiyle ilişkilerini, kurulması engellenen partinin Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı ile konuşmuştuk. Röportajı buradan okuyabilirsiniz. 
  • Bizi Twitter ve Instagram‘dan da takip edebilirsiniz.

Önümüzdeki sayıda görüşmek dileğiyle,

Bartu Özden

Cumhur İttifakı

Cumhur İttifakı, çevre düzenlemelerine nasıl bakıyor?

AK Parti, MHP ve BBP parti programlarında çevre düzenlemelerini nasıl ele alıyor?

AK Parti 

AK Parti, parti programında “çevre sorunlarına hem sağlıklı bir ortam sağlanması, hem de ulusal maliyetlerin azaltılması açısından” baktığını ifade ediyor. Sanayileşme ve kırsaldan kente göçün çevre sorununu ortaya çıkardığının vurgulandığı programda partinin, bir yandan sürdürülebilir bir kalkınmayı hedeflediği, öte yandan bu kalkınmanın çevreye maliyetinin asgari düzeyde tutulmasına özen göstereceği belirtiliyor. Bu amaç çerçevesinde aşağıdaki politikaların izleneceği ifade ediliyor:

  • Türkiye ne kendi ürettiği, ne de başka ülkelerden ithal edilen çevreye zararlı atıkların mezarlığı olmayacaktır. Çevreyi kirleten hiçbir kalkınma ya da üretim modeline müsamaha gösterilmeyecektir.
  • Bilhassa eko-sistemler üzerinde toksik ve kalıcı etkileri bulunan endüstri atıklarının kontrol altına alınması ve arıtımının sağlanması suretiyle kirlenme oranı asgariye indirilecektir.
  • Çevre sorunları çoğunlukla yerel düzeyde ortaya çıktığından, çevre politikalarının oluşturulması ve hayata geçirilmesinde de yerel yönetimlerin önemi büyüktür. Bu nedenle partimiz, çevre ile ilgili planlarını merkezden değil, yerinden yönetimler aracılığıyla gerçekleştirmeyi ve politikalarını katılımcı demokrasi anlayışı ile bütünleştirerek uygulamayı esas alacaktır. 
  • Çevre konusunda vatandaşlardan gelen her türlü şikayet dikkatle incelenecektir. Çevre konularında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri ile işbirliğine gidilecek, çevre sorunlarının çözümünde vatandaşların inisiyatif alması teşvik edilecektir.
  • Çevre ile ilgili uluslararası örgütlerin talepleri ve çalışmaları dikkate alınacaktır.
  • Küçük yaşlardan itibaren vatandaşlara çevre bilinci kazandıracak bir eğitim programının yaygınlaştırılması öncelikli görevlerimizdendir.
  • Tarım alanlarında kimyasal gübre, ilaçlama ve hormon kullanımında standartlar geliştirilecek, bu standartlara dayalı kontrol mekanizması oluşturulacaktır. Küçük ve büyük baş hayvan yetiştiriciliğinde hormon kullanımı önlenecektir.

MHP 

“Temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı her insanın temel haklarından birisidir.” ifadeleriyle başlayan parti programında MHP, çevre sorunlarını kalkınma-çevre koruma ikilemi yerine, akılcı bir koruma, kullanma ve geliştirmeyi öngören sürdürülebilir kalkınma modeli ile aşmanın, gelecek nesillere temiz, yaşanabilir doğal ve kültürel değerleri korunmuş bir çevrenin intikalinin politikalarının esasını oluşturduğunu söylüyor. 

Doğal, tarihî ve kültürel değerlerin kirlenmesini, tahrip edilmesini ve yok olmasını önlemek için, bilim ve aklı esas alan inanç ve millî menfaatlerle çatışmayan bir bakış açısı ile yaklaşılacağı vurgulanıyor. Ekonomik ve sosyal politikalar ile çevre politikası arasında uyum sağlanacağı, kalkınma gerçekleştirilirken insan sağlığı, ekolojik denge, kültürel, tarihî ve estetik değerlerin korunacağı belirtiliyor. 

Çevre duyarlılığının geliştirileceği, eğitim müfredatının zenginleştirileceği, yatırımlarda çevre dostu teknoloji kullanımının teşvik edileceği ifade ediliyor. 119 kıyı alanı planlaması ve yönetiminin uygulanacağı, su, hava, toprak ve denizi birlikte dikkate alan entegre çevre politikaları geliştirileceği belirtilirken verimli tarım topraklarının korunacağı, amaç dışı kullanımı ve erozyon önleneceği de belirtiliyor. 

Türkiye’nin sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin ve genetik kaynakların araştırılması, korunması ve ekonomik değer kazandırılmasının sağlanacağı, biyogüvenlik ve genetiği değiştirilmiş organizmalar konusundaki risklerin en aza indirilmesi için tarım, çevre ve teknoloji politikalarının birlikte ele alınacağı bildiriliyor.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.

Altılı Masa

Altılı Masa çevre düzenlemelerine nasıl bakıyor?

CHP, İYİ Parti, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Parti parti programlarında çevre düzenlemelerini nasıl ele alıyor?

CHP 

CHP parti programında, çevre hakkının temel insan hakları arasında yer aldığını ifade ediyor. Büyüme, sanayileşme ve kentleşme stratejilerinde doğal kaynakların sınırlılığının dikkate alınacağı, küresel ısınma ve iklim değişikliği, çölleşme, kuraklaşma, deniz kirliliği ve erozyon süreçlerini yakın geleceğin evrensel tehdidi olarak algılayan, yaşanabilir ve sürdürülebilir çevreyi mümkün kılan kalkınma ve toplumsal yapıyı oluşturma anlayışının toplumun her kesimine benimsetilmesine çalışılacağının sözü veriliyor. 

CHP, Türkiye’nin çevre envanterinin çıkarılması gerektiğini savunurken,  Türkiye Çevre Eylem Planı’nın hazırlanıp uygulanacağını, çölleşme ve erozyonla mücadele planının geliştirileceğini, ısınma, ulaşım gibi enerji kullanılan alanlarda çevre bilinciyle hareket edileceğini vadediyor. 

Ana muhalefet partisi, programında kaynakların kullanımında tasarrufun öneminin altını çizerken “kirleten öder” ilkesine işlerlik kazandırılmasını, çevreyi kirletenlerin bedel ödemesini savunuyor. Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) uygulamasına önem veren CHP, sanayi ve enerji tesislerinin çevre standartlarına uymak zorunda olduğunu belirtiyor. Çevresel yatırımların yönetilmesi için Çevre Ajansı kurulmasının sözünü veriyor. 

Devletin imzaladığı çevre korunması konulu uluslararası belgelere uyulması için kararlılık gerektiğini ifade eden CHP, bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının tecrübesinden faydalanılması gerektiğini de söylüyor. 

Programında kömürden çıkışa yer vermeyen CHP, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının teşvik edileceğini belirtiyor. 

İYİ Parti 

İYİ Parti, programında sağlıklı ve dengeli yaşam hakkının çevre politikalarının temelini oluşturduğunu ifade ediyor. Kalkınma politikaları ile çevre politika ve uygulamaları arasında uyum sağlanacağı vurgulanıyor. İklim değişikliğinden zarar görmemek için her türlü tedbirin alınacağı, biyolojik çeşitliliği azaltan faaliyetlerle mücadele edileceği, temiz ve sağlıklı çevrede yaşama hakkının insan hakkı olarak değerlendirileceği belirtiliyor. 

Kirlenmeye yol açan kimyasalların kullanımına kesin sınırlamalar ve yaptırımlar getirileceği, uluslararası çevre politikaları ile uyumluluk arz edecek anlaşma ve sözleşmelerden doğan hakların korunacağı, sürdürülebilir çevre, kalkınma ve refahın birlikte değerlendirileceği belirtiliyor. Çevreyi kirleten bütün unsurlara karşı en ağır ve caydırıcı yaptırımların uygulanacağı, HES projelerinin çevreye olan etkilerinin bütüncül olarak değerlendirileceği ifade ediliyor. Çevrenin değerinin müfredat programına yerleştirileceği bildiriliyor. 

DEVA Partisi 

DEVA Partisi parti programında artan nüfusun kentleşme ve sanayileşme; ormanların yok olmasına, emisyonların artmasına, yenilenemeyen kaynakların tükenmesine, nehirlerin kirlenmesine, çölleşmeye, su baskınlarına ve uzun dönem iklim değişikliğine neden olduğunu ifade ediyor. İklim değişikliğinin de insanlar, diğer canlılar, çevre ve ekonomi üzerindeki geniş kapsamlı ve yıkıcı etkileriyle insanlığın karşılaştığı en büyük ve en acil sorunlardan biri hâline geldiği belirtiliyor. DEVA Partisi çevreye ilişkin hedeflerini “Vatandaşlarımızın sağlık ve refahının çevre ile ilgili risklere karşı korunması için, kirliliğin önlenmesi ve doğal kaynakların ekolojik dengeye zarar vermeyecek biçimde kullanılması temel hedefimizdir.” ifadeleriyle açıklıyor. 

Yeşil bir ekonomiye geçişin öngörüldüğü, kaynak verimliliğine dayalı, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir çevre politikasının hedeflendiğinin ifade edildiği programda, okul öncesi eğitimden başlayarak bireylere pratik alışkanlıkları oluşturmayı hedefleyen güçlü bir çevre eğitimi bilinci verilmesinin sağlanacağı, başta enerji olmak üzere, sanayi, tarım, ulaştırma gibi diğer politika alanlarını çevre ile daha uyumlu hâle getirileceği, sanayide çevre dostu teknolojilerin kullanılmasının destekleneceği, yeni yerleşim yerlerinde merkezi ısıtma sistemlerinin teşvik edileceği, yeşil alanların artırılacağı, hava kirliliğini azaltan tedbirlerin uygulanacağı belirtiliyor.

Denizlerdeki petrol kirliliği, atıkların artışı ve aşırı, düzensiz balıkçılık gibi unsurların deniz canlılarının sağlığını ve çeşitliliğini olumsuz etkilediğinin belirtildiği programda, deniz kirliliğiyle etkin şekilde mücadele edileceği bildiriliyor. Evsel ve sanayi atık suları için ortak atık su arıtma tesisleri yaparak, arıtılan suların sulamada kullanılmasını teşvik edileceği ifade ediliyor. 

Tarımda suyu az tüketen bölgenin durumuna göre kuraklığa dayanıklı bitki türlerine yönlenmesinin teşvik edileceği, tarımda su kullanımının etkinleştirilmesi için yeni teknolojilerin kullanılmasının destekleneceği belirtiliyor. Tarımda su kullanımının etkinleştirilmesi için yeni teknolojilerin kullanılmasının destekleneceği bildiriliyor. Üretilen atıkların bir tehdit olmaktan çıkarılıp ekonomi için bir girdiye dönüştürülmesinin amaçlandığı, biyolojik çeşitliliği ve gen kaynaklarını gelecek kuşakları da gözeterek koruyacakları belirtiliyor. 

Hayvan haklarının korunması ve hayvanların kötü muamele ve şiddete maruz kalmalarının engellenmesinin önemli ve hassas toplumsal bir kural olduğunun vurgulandığı metinde, Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi gibi ilgili uluslararası enstrümanların benimsediği norm ve standartları tüm düzenleme ve uygulamaların göz önünde bulundurulacağı ifade ediliyor. Hayvanların şiddet ve işkenceden korunması için hayvanlara karşı işlenen suçlar kapsamına giren fiilleri ve cezaları bu doğrultuda düzenleyecekleri belirtiliyor. 

Orman ve korunan alanların genişletileceği, millî parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları, uluslararası öneme sahip sulak alanlar, yaban hayatı geliştirme sahaları ile hassas bölgelerin korunacağı, orman, mera ve tarım alanlarının ekonomik getiri ve rant uğruna kullanımlarına izin verilmeyeceği ifade ediliyor. Çölleşme ile mücadele de havza bazlı, sürdürülebilir arazi yönetiminin sağlanması ve yok olan toprakların kaybının önlenmesi için gerekli yasal çerçevenin oluşturulacağı, Ulusal Eylem Planları hazırlanacağı belirtiliyor. 

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Paris Anlaşması, Avrupa Birliği Çevre Programları ve taraf olunan diğer uluslararası anlaşma ve sözleşmelerin yakından takip edileceği vurgulanıyor. Küresel ısınmanın Türkiye’deki coğrafi ve ekonomik etkilerinin tüm yönleriyle araştırılacağı; çevreyi kirleten bütün kurum, kuruluş ve şahıslara, kirleten öder ilkesi doğrultusunda, en ağır ve caydırıcı yaptırımların uygulanacağı, çevreye zarar veren faaliyetler üzerindeki vergileri, harçları ve ücretleri arttırılacağı belirtiliyor. 

Çevreye ilişkin politikalar, planlar ve projeler belirlenirken; kamu kurumları, özel sektör temsilcileri ve sivil toplum örgütlerini sürece dahil edileceği, merkezî ve yerel bütçeleme süreci ile politikaların oluşturulmasında iklim ve çevresel hedefleri de dikkate alınacağı da ifade ediliyor. 

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.

Emek ve Özgürlük İttifakı

Emek ve Özgürlük İttifakı, çevre düzenlemelerine nasıl bakıyor?

Emek ve Özgürlük İttifakı’ndan HDP ve TİP, çevre düzenlemelerine parti programında nasıl yer veriyor?

HDP 

HDP’nin parti programında “çevre”, “Ekoloji ve yaşam mücadelesi” başlığı altında inceleniyor. Partinin halkın mücadele gücünden ilhamla, “kapitalizmin doğayı, doğal varlıkları ve yaşamı metalaştırarak sömürmesine karşı, insanı doğanın efendisi değil, bir parçası” olarak gördüğü ifade ediliyor. 

Programda suyun ve doğanın ticarileştirilmesine, piyasa temelli enerji politikalarıyla ve projeleriyle mücadele edileceği, insani ihtiyaçlar için gereken ve geçimlik tarımda kullanılan suya parasız, temiz ve yeterli miktarda erişim hakkının güvence altına alınmasını savunulduğu ve bunun gerçekleşmesinin hedeflendiği belirtiliyor. Partinin su kullanım hakkı anlaşmalarına, karbon ticaretine, HES (Hidroelektrik Santralleri) projeleri ile termik, nükleer gibi enerji politikalarına ve ekolojik yıkıma yol açan maden işletmeciliğine karşı olunduğu ve yasaklanması için mücadele edileceği bildiriliyor. 

“Kapitalizmin doğayı, doğal varlıkları ve yaşamı metalaştırarak sömürmesine, yaşam alanlarını yok etmesine karşı, doğanın, insanın, hayvanların ve tüm canlıların yaşam haklarının güvence altına alınması için mücadele edildiği” belirtilirken kentsel dönüşüm projelerine,  tarihi, kültürel varlıkların ve kamusal alanların gasp edilmesine; yıkıcı kır ve kent politikaları ile çevresel hizmetlerin özelleştirilmesine ve piyasalaştırılmasına karşı mücadelenin sürdürüleceği bildiriliyor. Her yurttaş için insan onuruna yakışır barınma ve ulaşım hakkının savunulduğu belirtilirken doğal, tarihi ve kültürel varlıklara ilişkin korumaları kaldırmayı amaçlayan mevzuat saldırılarının da karşısında olarak, deprem, sel ve toprak kayması gibi doğal felaketlere karşı gerekli tedbirlerin alınması için mücadelenin de sürdürüleceği ifade ediliyor. 

TİP 

TİP, yerkürenin ciddi bir ekolojik bunalım içinde olduğunu vurguladığı programında doğa tahribatına karşı işçi mücadelesinin ekolojik bir konum almak zorunda olduğunu söylüyor. “Kapitalizm, kâr odaklı ve sermaye birikimine dayalı, büyüme ya da yok olma ikilemine hapsolmuş bir sistemdir.” denilen programda kapitalizmin büyüme isteği sonucunda bugünün ve gelecek kuşaklarının kaynaklarını geri dönüşsüz şekilde tükettiği vurgulanıyor. “Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalist etkinliklere bağlı aşırı kaynak tüketimi, ormansızlaşma, fosil yakıt kullanımı, karbon salımı vb. olguların, küresel iklim değişikliği, çevre kirliliği gibi yakıcı sorunlara yol açtığı görülmektedir.” denilen programda, “Sermaye kendi mantığıyla işlediği sürece gelecekte insanlığı açlık, susuzluk, çölleşme, tarım alanlarının ve pek çok canlı türünün yok olması, buzulların erimesiyle sular altında kalacak kentler, kitlesel göçler ve kaynak savaşları beklemektedir.” deniyor. Bu sorunların çözümü için tasarruf önlemleri aramanın ve teknolojik ilerlemelere bel bağlamanın yeterli olmadığı ifade ediliyor. Doğanın kurtuluşunun yolunun sosyalist düzen kurulmasından geçtiği vurgulanıyor. 

Programda, parti, kentleri gasp eden betonlaşmayı ve mega projeleri durdurmayı hedeflediklerini belirtiyor. Ekolojik yıkıma yol açan enerji politikalarının karşısında durulduğu, enerji kaynaklarının planlı kullanımının desteklendiği, temiz su ve gıdaya erişimin temel insani hak olarak görüldüğü,  çevrenin ve doğanın talan edilmesine, kentsel alanların ve kamusal mekânların yağmalanmasına karşı mücadele yürütüldüğü ifade ediliyor. Üretim araçlarının özel mülkiyetine son verileceği, tüm toplumsal kaynakların tüm yurttaşların katılımına dayanan merkezî planlama yoluyla kullanılacağı belirtiliyor. 

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.

Bugünkü Destekçimiz

İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi: Geçmişin birikimi geleceğe yön veriyor

Geçmişimizi Anlıyoruz Buluşması dün gerçekleşti

Geçmişimizi Anlıyoruz Buluşması dün gerçekleşti

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “Geleceğin Türkiye’sini inşa ediyoruz” sloganıyla 15 – 21 Şubat’ta düzenlenecek İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi’nin hazırlık çalışmaları devam ediyor.

Neler oldu?

10 Ağustos ve 1 Aralık 2022 tarihleri arasında ilk safhayı oluşturan Paydaş Buluşmaları ile çiftçi, işçi, sanayici, tüccar ve esnaf örgütlerinin katıldığı oturumlar yapıldı.

İkinci aşama Uzman Toplantıları ise “Döngüsel kültür” anlayışını oluşturan birbirimizle, doğamızla, geçmişimizle ve gelecekle uyum kavramlarından esinlenerek kurgulandı.

İlk toplantı ‘Birbirimizden Razıyız’ 13 Ocak’ta, ‘Doğamıza Dönüyoruz’ 20 Ocak’ta, ‘Geçmişimizi Anlıyoruz’ ise 25 Ocak’ta gerçekleşti. Yeşilova Höyüğü’ndeki buluşmada birçok tarihçi, arkeolog, uzman ve akademisyen bir araya geldi.

Sırada ne var?

Son Uzman Toplantısı 4 Şubat’ta ‘Geleceği Görüyoruz’ başlığıyla yapılacak. Ardından, 15 – 21 Şubat’ta İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi düzenlenecek ve yeni yüzyıla yön verecek politika önerileri Türkiye’yle paylaşılacak.

Ayrıntılı bilgi için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.

4’üncü ittifak

Memleket ve Zafer, çevre düzenlemelerine nasıl bakıyor?

Memleket Partisi ve Zafer Parisi, parti programlarında çevre düzenlemelerini nasıl ele alıyor?

Memleket Partisi

Memleket Partisi parti programında Türkiye’deki hızlı ve dengesiz nüfus artışı, göç hareketleri, plansız sanayileşme, plansız kentleşme ve çevreye ilişkin yanlış ve rant amaçlı uygulamaların çevreyi, ekolojik dengeyi tehdit ettiğini ifade ediyor. Bu çerçevede yanlış uygulamalara “dur” denmesinin ve küresel ısınma ile iklim değişikliğinin yol açtığı sorunlara hazırlıklı olunmasının çevre politikalarının merkezinde yer aldığı ifade ediliyor. 

Ekonomik kalkınma politikalarının merkezine “çevrenin sürdürülebilirliği” ilkesinin yerleştirileceği, uluslararası iklim müzakarelerinde Türkiye’nin önemli roller üstlenmesinin sağlanacağı, doğanın ve doğal kaynakların öncelikli korunacağı, toprakların çölleşmesine, yanlış gübre ithalatı- gübreleme politikaları yüzünden tarım soykırımı yapılmasına müsade edilmeyeceği, verimli toprakların yanlış imar uygulamalarıyla yok edilmesine son verileceği, artan sel ve taşkın zararlarına karşı önlem alınacağı, mera, tarım ve orman alanlarını rant ve haksız zenginleşme aracı olmaktan çıkarılacağı, yenilenebilir enerji kaynaklarına yoğunlaşılacağı, toplu taşımada elektrikli araçların tercih edileceği, evsel ve sanayi atık suyunun yeniden kullanılması için kamu yatırımı kullanılacağı, millî eğitim politikalarının bir parçası olarak ekolojik yaşam korumaya yönelik eğitimleri ekleyecekleri ifade ediliyor. 

Parti çevre politikalarında su politikaları ve atık politikalarından da bahsediyor. Su politikalarında öncelikle su kaynaklarının kirlenmemesi için her türlü önlemin alınacağı ifade edilirken deniz taşımacılığının neden olduğu petrol kirliliği ve düzensiz balıkçılıkla mücadele edileceği, çevre politikalarında AB’nin temel ilkelerinin benimseneceği, bir güvenlik sorunu olan su konusunda devletçi ve millî su politikaları oluşturacağı, katılımcı bir yaklaşımla “Su Kanunu” hazırlanacağı, su yönetimindeki çok başlılığa son verileceği, sorumlu tüketime geçileceği, su havzaları koruma altına alınacak ve imara yasaklanacak, yeni yerel su kaynaklarının araştırılacağı, su verimliliğini artırmak için çalışmalar yapılacağı belirtiliyor. 

Atık politikalarında ise plastik kirliliği ile mücadelenin taviz verilmeden sürdürüleceği, yeni bir “Küresel Plastik Sözleşmesi” oluşturulacağı, plastik poşet gibi doğada çözülemeyen maddelerin kullanımına ilişkin tedbirler alınacağı, sahil ve denizlerdeki atıkları toplamak amacıyla “Sıfır Atık Mavi Deniz Projesi” başlatılacağı, katı atıklar ve çöpten yenilenebilir enerji sağlamak için gerekli depolama, bertaraf ve üretim tesisleri kurulacağı ifade ediliyor. 

Zafer Partisi 

Zafer Partisi, programında küresel, millî ve yerel meselelerin başında çevre sorunlarının geldiğini ifade ediyor. Programda insanlığın yanlış uygulamalarla yaşadığı çevreyi ağır şekilde tahrip ettiği, bu nedenle bir iklim değişikliği sürecine girildiği söyleniyor. “Zafer Partisi, çevre politikasını Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık mücadelesinin parçası olarak görmektedir.” ifadelerine yer verilen programda, partinin çevre konusundaki temel yaklaşımının “vatan sevgimize dayanan Vatan Toprağı Kutsaldır; kirletilemez, hor kullanılamaz ve sömürülemez.” olduğu belirtiliyor. Tabiatın korunarak gelecek nesillere en güzel şekilde devredilmesinin bir yükümlülük olduğu vurgulanarak “Bu anlamda, nasıl ki dünyanın her neresinde olursa olsun tek damla su kıt kaynak bakımından değerlidir ve heba edilemez, her karış vatan toprağı da kaderine terk edilemez, iktidarların geçici heva ve heveslerine feda edilmez.” deniyor. 

Vatan toprağının, havasının ve suyunun kirletilemeceği, yaşamanın çevre için de bir hak olduğu ifade ediliyor. Günümüzdeki iktidarın ülke ekolojisini talan ettiği, yeşil alanların betona dönüştürüldüğü belirtiliyor. Çevrenin gelecek nesillere bırakılması gereken bir miras olduğunu vurgulayan parti, “Bu nedenle çevreye olan duyarlılığın artırılması için en küçük eğitim kurumlarında başlanarak her aşamada eğitici faaliyetlerle duyarlılık artışı sağlanacak, çevreye ve doğaya karşı işlenen suçlarda ağır ceza ve yaptırımlar getirilecektir.” ifadelerini kullanıyor.                    

Gündelik hayatta plastik/naylon poşet/malzeme kullanımına son verileceği, ‘kullan at’ mantığı yerine uzun süre kullanılabilecek ve çevreye atık olarak zarar vermesi mümkün olmayan bez torba, cam vb. malzemelerin kullanımının yaygınlaştırılacağı, Marmara Denizi’nin temizlenerek doğal yaşamın sürdüğü bir deniz hâline getirileceği, Hazine’ye ait tarıma uygun olmayan arazilerde endüstriyel ormanlar kurularak, bölgelerdeki köylerde ve ilçelerde insanlarımıza ekonomik katkı ve istihdam sağlanacağı, çöplerin organik ve geri dönüştürülebilir atıklar gruplandırılarak toplanacağı, ayrıştırılacağı ve çöplerin içindeki ekonomik değeri olan malzemelerin geri dönüşümü sağlanacağı belirtiliyor.

Important Ecology Conference in Turkey, called by 70 organisations


ByEcehan Balta

January 28, 2023

The Conference of Ecology Movements in Turkey was held in Istanbul on January 21, 2023, following a call of some 70 ecology organizations. In total, over 100 organisations participated, with more than 400 people present at the meeting. 

This was not just a single-day event. In the 6-month period before the conference, 1 workshop and 6 webinars were organized. The webinars covered topics such as the struggle against the climate crisis after COP-27; war and migration; women in the struggle for ecology in Rojava and Turkey; and the need for an ecological constitution. 

This Conference was an important achievement for organisations that have been pushing for the cooperation of ecology movements for many years. 

The fact that ecology movements in Turkey are extremely localized contradicts the fact that ecological struggle cannot be successful without being fought on a global scale. In order to overcome this paradox, organisations such as the Ecology Union, Climate Justice Coalition, etc., which have been established and have gained an accelerated momentum especially in recent years, engaged in discussions that led to the organisation of this Conference. 

Distinctive characteristics

The importance of the Conference is revealed if one looks at some of its distinctive characteristics.  

Almost all those who spoke at the conference highlighted the impact of the ecological crisis on women and the role of women in ecology movements as an essential element of their process. This element was woven into the very fabric of the Conference and this was reflected in the final declaration.  

Another aspect, one of the most important of the Conference, was the representation of almost all groups from all over the country, including the Kurdish population, which is subjected to ethnic-based discrimination. 

Moreover, the Conference expressed that it would evaluate the positions of political parties on the issue of ecology on the eve of the general elections, to be held in May 2023. It was stated that this election will be between those in favor of an equal, free and festive life against those who advocate ecological destruction. Not content with this, it was recorded in the final declaration of the Conference that the performance of political parties in the field of ecology will be monitored after the elections. 

A step forward

As former MP of HDP, Ertugrul Kürkçü writes in his layered analysis of the Conference, 

“The Ecology Movements Conference deserves to be taken into consideration as a renewable model that points to the possibilities of a democratic alliance from below that can quickly begin to weave against the one-man regime”.

The Conference was indeed a step forward for the environmental and ecology movements in Turkey. It filled us with hope that it will encourage women, LGBTIQ+, Kurds, Alevis, refugees and other oppressed layers to put forward their specific demands and take the elections as an opportunity to take the stage as political subjects. It also created hope for a common front of the ecology movement with struggling workers. Notably, LC Waikiki warehouse workers, who recently gave a battle against their bosses, were present at the meeting.

Below we publish the resolution voted upon at the Conference, which is indicative of the political atmosphere which prevailed.   

RESOLUTION OF ECOLOGY MOVEMENTS CONFERENCE:

WE STAND FOR FREE AND EQUAL LIFE FOR ALL BEINGS

January 21st, 2023, Istanbul

We are part of the struggle against the various types of political attacks we are experiencing, from the insatiable consumption of everything that represents the thousands of years of memory and cultural accumulation of humanity, along with all the beings that have lived and are living on the planet, to deforestation, from the excessive use of fossil fuels and the resulting extreme climate events, to the condemnation of labor to precarious, unequal life.

Today, with the experience and spirit of resistance accumulated over decades by those who struggle for environmental justice all over the world, we have held this historic gathering in Istanbul with the call of more than 70 ecological organizations and the participation of more than 100 of them. After a preparatory process that included a workshop and six webinars, we, the participants of this Conference, are united in our goal to form a program and list of demands prioritizing ecological life. We are determined to transform our lives, society and politics in this direction.

THE PERPETRATOR OF ECOLOGICAL DESTRUCTION IS CLEAR: CAPITAL

The main reason for today’s ecological crisis is the transformation of the nature of the human relationship with nature as a whole. Capitalism can only exist by commodifying nature, including human beings; we are witnessing the ecosystem being seized as private property, the enclosure of living spaces, and the transformation of every living and non-living element of the environment into commodities.

Capitalism seeks to extract new revenue streams from all kinds of disasters and damages that nature and people are exposed to. At the same time, patriarchal capitalism dominates both women and nature through similar mechanisms. The ecological crisis created by capitalism not only divides societies through extreme climate events that cause mass climate migrations, but also exposes women to the consequences of this process – such as the heavy and unpaid labor of social reproduction, the marked inequalities in the exercise of reproductive rights, the detachment from production, and the violation of the right to housing.

ECOLOGICAL CRISIS IS THE CAUSE OF THE PANDEMIC

Industrial agriculture and animal husbandry, interference with wildlife habitats, the global exotic animal trade and deforestation are the main causes of the pandemic. With the COVID-19 pandemic, on top of the annual figure of 9.2 million preventable premature deaths caused by ecological destruction, 7 million preventable deaths were added according to official figures and up to 20 million according to research. Serial work-related murders and social murders have emerged as a policy of extermination. All marginalized communities were affected disproportionately more severely by the pandemic. Healthcare services were dominated not by those who produce it, but by those who profited from unhealthiness. The pandemic has increased the reproduction functions that are entirely attributed to women, and all kinds of violence against women have become more common.

TURKEY: CLIMATE INJUSTICE DEEPENS, EVERYWHERE’S AN ECOCIDE CRIME SCENE

The government of Turkey, which has zero concern for combating the climate crisis, has introduced a Climate Law agenda to its policies based on fossil fuels, mega projects and ecological plunder. The draft Climate Law does not aim to protect natural and cultural beings, the urban memory of civilizations, nature, biodiversity and the ecological system; the draft defines the problem as “reducing carbon emissions”. By introducing the Emissions Trading System, it envisages new areas of profit for capital through carbon trade.

In terms of energy policies, Turkey’s National Energy Plan, published at the end of 2022, contains projections that will deepen the climate crisis and increase ecological and social destruction, such as increasing the installed capacity of electricity produced on coal and natural gas, and the establishment of nuclear power plants.

Today the domain of politics in Turkey is characterized by ever-accelerating ecocide policies. Agricultural areas are being destroyed by being offered to mining, energy and construction companies, and pasture areas are being allocated as nuclear waste sites due to altering of regulations. The ecological destruction in the Eastern Mediterranean in search of fossil fuels is simultaneously generating tensions between Greece and Turkey that could even lead to war. Economic growth based on the construction sector brings with it concretization, deforestation and the desertification of cities. In a country where even the most environmentally friendly municipalities compete to pour as much asphalt as possible, natural areas such as groves, pastures and orchards need protection from the institutions in charge of protecting them. Due to unscientific and unlawful practices, the slightest of rains in our cities turn into natural disasters and urban life becomes impossible. Our commons, which hold a vital value, are being turned into private property.

In a world that has witnessed the consequences of disasters at Hiroshima, Chernobyl and Fukushima on nature and human life, nuclear power plants are now considered a renewable energy source due to overnight changes in statute based on the panic of the ongoing war in Ukraine. Along with Akkuyu, nuclear power plants are being forced into our lives in Sinop with their radioactive wastes. The Kazdağları are being ransacked with cyanide pools and hell pits. We are surrounded by mega crimes such as the third airport and Canal Istanbul. Every attack on the Akbelen forest and Uludağ is directed against us.

OUR STANCE IN THE ELECTION IS IN FAVOR OF ECOLOGY

We will not be a party to these crimes committed by a handful of rich people against nature, the poor, the women, the Kurds, the LGBTI+ community, the refugees and the disabled. We know those who are liable for these crimes and those who wish to partake in them, and we will hold them accountable.

The upcoming election, unlike previous elections, has emerged as a regime choice in Turkey. We are joining forces and taking a common stance in the elections as a political subject in order to get rid of the government that has fueled its twenty-year existence with ecological destruction and plunder. We see the upcoming elections in Turkey as a stepping stone to put an end to the politics of trusteeship, the one-man regime and the ecological and social destruction it has created. In this election, the will of those who defend the environment and the cities, of the millions who took to the streets in Gezi Park protests and refused to surrender, will be visible. We will not forget that all pro-war groups participate in ecological destruction and that the exploitation of nature leads to new wars.

However, we know that the ecological crisis will not be extinguished by parliamentary arrangements or by getting rid of the AKP. That is why we will make cities, forests, streams, all natural and cultural assets the main agenda of the upcoming elections. The election day will be the largest Public Participation Meeting[1]. We know those who do not include ecology in their party platforms and those whose ecology policies are just green painting: we shall call them out at every step. Our Working Group, which we established at this conference, will examine the platforms of all political parties and alliances through the lens of ecology and we will declare where we stand in relation to said political parties and alliances.

We will not be satisfied with this: after the elections, we will record all interventions that involve ecological damage or destruction and help create mechanisms that will enable us to intervene jointly, starting today. We will act with the awareness that we are in a battle between those who want to conserve and sustain their living spaces into the future and those who want to plunder them and turn them into profit.

WE MOBILIZE FOR AN ECOLOGICAL CONVENTION, AN ECOLOGICAL LAW AND CONSTITUTION

Any constitution that prioritizes capitalist growth and delegates decisions and discretion over life to the state legitimizes the destruction of life. As ecology movements, we who want to liberate life will not negotiate such a constitution.

In many countries such as Bolivia, Ecuador, Honduras, Colombia, Rojava and many others, ecology movements claiming their living spaces have made significant progress on ecological conventions. We will put the ecology contract into practice with other social movements and with the social power of struggle. We will elaborate on the Ecology Convention, the main principles of which we have opened for discussion in the areas of resistance and here, in the coming period. The main principles of our Ecology Convention are as follows:

  • A convention that prioritizes the rights of nature, democracy, women’s freedom and the liberation of labor
  • A non-colonialist, non-racist, non-sexist, anti-capitalist convention against exploitation and oppression, against deepening ecological destruction
  • A convention based on struggle, solidarity and internationalism; from the bottom up, from the local to the general
  • Self-governance, a convention based on local and social self-organization in which the holders of the right have a primary say in its development
  • A convention that recognizes history and peoples and protects cultural rights and beings
  • A convention based on the principle of ending the exploitation of nature and labor, where ecocide is recognized and punished as a crime
  • A convention recognizing the power of the electors to recall the elected

BASIC PRINCIPLES OF ECOLOGICAL LIVING

We are fighting for ecology as a political struggle against the oppression of corporations and governments.

Our demands are not limited to material needs; we demand not only bread but also roses! The emancipation of life is not only about reducing working hours and striving for appropriate levels of wages, but also about having control over labor and its product, about beauty, about enjoying one’s work and about the emancipation of labor-time.

At the same time:

Economic policies, currently at the service of the few rich and large corporations, must be put back at the service of the needs of the people; destructive economic growth must be curtailed by redirecting human activity to creative and pleasurable activities. Solidarity-based economic models must be strengthened against the power of money.

Science and technology, which are besieged by capitalism and stand out as the apparent causes of ecological destruction, must be freed from the guidance of capitalism, our universities from the guidance of capital, and science from its function of legitimizing and recreating the plunder of nature.

There will be no place in ecological life for any form of industries that destroy forests, aquatic ecosystems and poison people and nature.

Energy production and consumption should only exist for the production of absolutely “necessary” goods and services under conditions that are in harmony with nature.

We will reclaim our cities and our lives, which have been taken over in the name of profit; whose commons, natural areas, natural and cultural assets have been plundered; we will prioritize nature’s entry into the city, the revival of cultural life and free public services at the center of urbanization policies.

We see the right to housing as the right of all living beings, including humans, to make a home and live unhindered in the environment of their choice. We will defend the right to defend the living spaces: the soil people step on, the water they drink and the air they breathe – in other words, the right to defend their home. We will not allow forced displacement on any grounds. We will develop housing policies based on the right to housing, not profit.

As an integral part of all these, we will fight against political decisions that will disrupt the ecological balance on the grounds of war and security, ecosystem massacres, and the expulsion of local people from their living spaces. We will nourish the antimilitarist struggle. We want a future in peace.

All living beings other than the human species have the right to grow and live in conditions that ensure their well-being. We will recognize natural assets as subjects with their own rights in order to protect species and biodiversity.

CONCLUSION: TOGETHER WE WILL CHANGE, TOGETHER WE WILL LIBERATE

Our struggle is not only a defense against ecological destruction, but also aims to end the capitalist system that causes it. For this reason, we know that it has become imperative to create alternative ways of living harmoniously with nature without the politics of power, ownership and conquest, and to build another life that will free life, produce only for need, protect biodiversity, life cycles and habitats, based on agroecology and on heirloom seeds, where animals are not commodified and exploited, where intangible cultural beings are protected, and where there is NO ECOCIDE, FEMICIDE AND GENOCIDE OF WORKERS.

We want to freely work in our fields, to prepare a good future for our children, to be paid justly for our labor, and to express our ideas freely. We want justice. We want a life where one being does not oppress another being. We are trying to reclaim the life in our villages that have been dehumanized in order to re-establish a self-sufficient and healthy life. We want a life without exploitation during the day and without starvation at night[2].

This Position Paper is also a call to action. We know that ecological destruction cannot be stopped in conference rooms or by negotiating: only mass actions and collective organization from the local to the global level can bring about change. As the workers’ resistance who attended our conference said, “those who exploit nature and those who exploit labor are one and the same.” As ecology movements, we call on all struggles against the onslaught of capital and the state to march together and unite in their goals to build an equal and free life for all beings. We can dispose of this system by combining the will of local resistances. We will come together for the liberation of water from capital accumulation, for the free flow of rivers, and for the liberation of labor. We will stop being me and start to become us. We will reflect the enthusiasm and determination of this ecological struggle to the younger generations.

***

Greetings to all defenders of ecology and life, including our friends Vahap, Gönül, Mücella, Çiğdem, Mine, Tayfun and Can, who greeted our Conference from prison as we embraced each other in Gezi, where we struggled together for the sake of a couple of trees, as we broke through the walls of the hegemony of fear and oppression and passed through the “lighted gap”, and greetings to all the ecology and life defenders we joined arms with in its creation. “Freedom of life is both our concern and our decision.”

Long live the right of all beings to a free, equal and festive life!

Together we will win.

[1] Public Participation Meeting is a legal process foreseen in the environmental impact assessment processes of a project.

[2] A line from Nazim Hikmet’s poem “Salute to the Turkish Working Class”

.event-gallery:empty, .td-gallery:empty { display: none !important; }