Akbelen’deki ekolojik yıkımda kritik tehdit: Bodrum susuz kalacak…
Muğla’daki Akbelen Ormanı’nın üzerindeki kara bulutlar bir türlü yok olmuyor.
Muğla’nın Milas ilçesinde Limak Holding ve IC İçtaş ortaklığındaki Yeniköy-Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.’ye (YK Enerji) ait iki termik santrale kömür sağlamak amacıyla Akbelen Ormanı kömür madenciliği sahası haline getirilmek isteniyor.
Gökova Körfezi’nin ortasında yükselen Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerinin sahibi YK Enerji.
Şirketin yüzde 50’si Limak Holding şirketlerinden Limak Enerji’ye ait. Diğer yüzde 50’nin sahibi ise IC Holding şirketlerinden IC İçtaş Enerji.
Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri ile linyit maden işletmesi 2014 yılında IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji ortaklığı tarafından özelleştirme ihalesinden alındı.
Kömür madenine karşı İkizköy’deki yurttaşlar ve çevreciler tarafından başlatılan mücadele ise tüm gücüyle devam ediyor.
Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerine kömür sağlamak amacıyla genişletmek istediği maden sahasında ağustos ayında üçüncü kez bilirkişi keşfi yapıldı. Ormanın kömür madenine tahsisine karşı İkizköylülerin açtığı dava sonrasında Muğla 1. İdare Mahkemesi, üçüncü kez keşif yapılmasına karar vermişti.
2021 yılında nisan ayında, Akbelen Ormanı’nın yok edilerek kömür madeni işletilmesine izin veren kararın iptali için Tarım ve Orman Bakanlığı’na karşı açılan davada, mahkeme bilirkişi incelemesi ve keşfin bir kez daha tekrarlanmasına karar verdi. İlk keşifte avukatlar hakarete uğradı, uzmanların ve davacı yurttaşların konuşmasına izin verilmedi.
İkinci keşifte de uzmanların madenin Akbelen Ormanı’nı, tarım alanlarını, zeytinlikleri, su havzasını yok edecek, geri dönüşsüz ekolojik yıkım yaratacak vurgularına kulak asılmadı.
Ormanın madencilik faaliyetlerine açılmasıyla orman ekosisteminin tamamen yok edileceği defalarca dile getirildi, bilirkişi incelemelerinde de bu kritik yok oluş kabul ediliyor ancak koruma/kullanma dengesi yine korumadan yana değil kullanmada yana işletilmek isteniyor.
Planlanan maden arama ve çıkarma sahası en az 22 bin hektarlık bir alanı kapsayan YK Enerji maden ruhsat sahasında, Karacahisar, Söğütçük, Hasanlar, Kısırlar ve Çiftlik köyleri yer alıyor. Akbelen Ormanı yok olduktan sonra linyit madeni faaliyeti bu köylere doğru ilerleyecek.
Ancak, bilirkişi raporlarında uzmanların değinmediği önemli bir nokta var. Madenin faaliyete geçmesiyle sadece orman ekosistemi değil, yeraltı suları da ciddi tehdit altında kalacak.
Ormanın altından geçen ve Çamköy’de biriken su rezervi, Bodrum’un su ihtiyacının önemli bir kısmını karşılıyor. Maden işletmesinin hayata geçmesi durumunda yeraltı su rezervi de yok olacak.
Bu durum, bu termik santraller özelleştirme öncesinde henüz kamuya aitken Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) için Hacettepe Üniversitesi Jeoloji Bölümü tarafından Akbelen Ormanı’nın altındaki yeraltı sularıyla ilgili hazırlanan raporda açıkça ifade ediliyor.
Bodrum’da içme suyu kuyularını besleyen Karacahisar-Çamköy-Aslanyaka alt su havzalarının su akış yönü değişerek maden ocağı tarafına akacak. Çünkü, Akbelen Ormanı altındaki kömür yatakları yeraltında suyun yatak değiştirmesini engelleyen bir set olarak duruyor. Bu madene açık işletme izni verildiğinde Türkiye’de turizmin en önemli destinasyonlarından biri olan Bodrum ilçesi susuz kalacak.
Bununla ilgili olarak Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras, TKİ’nin raporundaki ilgili bölümleri referans göstererek, Tarım ve Orman Bakanlığı’na durumu izah eden bir başvuruda bulundu. Susuz kalacak Bodrum’un turizm gelirinden mahrum olacağını, ekonomik anlamda bölgenin tüm önemini ve özelliğini kaybedeceğini belirtti, madenin işletme izninin iptal edilmesini talep etti.
Başvuru talebine Orman Genel Müdürlüğü Muğla Orman Bölge Müdürlüğü’nden bir cevap geldi, sahada herhangi bir çalışma olmadığı ifade edildi. Orman Genel Müdürlüğü’nün cevabına karşı dava açılacak.
Dünyanın ve Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden Bodrum, bu yılki yerli ve yabancı turist sayısında rekora ulaştı. Son verilere göre, Bodrum’a gelen yerli ve yabancı turist sayısı 6 milyonu buluyor. Yıllık turizm gelirinde 5 milyar dolarlık bir hedef var.
Muğla’ya her yıl milyonlarca insan geliyor ve zaten mevcut durumda su kaynakları yetersiz kalıyor. Buna rağmen ormanlar ve yeraltı kaynakları yok edilmek isteniyor.
Bu kadar yoğun turistik bir bölgede kamu eliyle işletildikleri on yıllar boyunca ve 2014 yılında yapılan özelleştirmeden sonra YK Enerji tarafından bugüne kadar doğru düzgün çalışan baca gazı arıtma sistemleri olmadığı halde çalıştırılan bu iki santralın, topluma sağlık bedeli zaten çok yüksek.
Makina Mühendisleri Odası’nın Mayıs 2022 tarihli Türkiye’nin Enerji Görünümü çalışmasına göre, toplam 5 üniteden oluşan bu santralların sadece iki ünitesi rehabilite edilmiş durumda. Her iki santralda da toz filtresi ve baca gazı kükürt arıtma tesisi var, ancak iyileştirilmesi gerekiyor. İki santralda da tamamlanmış azot arıtma tesisi yok.
Türkiye’deki elektrik üretiminin yazide 2,5’inin karşılayan bu santraller sadece binlerce dönüm tarım arazisini, 40 bin zeytin ağacını ve 780 dönüm yaşlı ve doğal kızılçam ormanını tehdit etmiyor, aynı zamanda Türkiye’nin en önemli turizm beldesinin de suyuna göz dikmiş durumda.
Görünenin ötesinde çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız…
Pelin Cengiz
Emek ve ekoloji örgütlerinden konferansa çağrı
Yaklaşan seçimler öncesinde ekoloji hareketinin ortak taleplerini belirlemek için konferans çağrısı yapıldı. Ekoloji Politik grubunun önerisiyle bir araya gelen aralarında Çevre Mühendisleri Odası, Polen Ekoloji Kolektifi, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, KESK Ekoloji Komisyonu gibi örgütlerin bulunduğu 20 emek ve ekoloji örgütü tarafından yapılan çağrıda “Ekoloji muhalefetinin yaklaşan seçimlerde en geniş birlikteliği ile siyasal taleplerini oluşturmasını ve ortak tutum geliştirmesini amaçlıyoruz. 2023 yılını bu umudu büyüterek karşılamak için İstanbul’da düzenlenecek konferansta buluşuyoruz,” denildi. Çağrıya olumlu cevap veren örgüt ve platformlarla konferansın içeriğinin ve tarihinin belirleneceği öğrenildi.
Yapılan çağrının tamamı şöyle:
Brezilya, Fransa, Kolombiya, Şili, Bolivya, Sudan, Tunus, Hindistan ve daha birçok ülkede gerçekleşen seçimlerde ekoloji hareketleri, toplumsal muhalefetin temel politik özneleri arasında yer aldı. Kapitalist sistemin ezberini, devletlerin tahakkümünü yıkan kadınlar, Rojava’da ekolojik yaşamı örüyor. Dünyada ekoloji mücadelesinin toplumu, siyaseti, yaşamı ve kendini dönüştürme potansiyeline tanık olurken ülkemizde yaklaşan kritik seçimde ekoloji hareketlerinin üzerlerine düşen sorumluluğu alacak deneyime ve güce sahip olduğunu ilan ediyoruz.
Kapitalizm, tarihsel krizlerini aşarken, her krizinden çıkışında ürettiği stratejiler ile ekosistemleri, doğal varlıkları, yaşamın belleğini oluşturan kültür varlıklarını sermaye birikimine sokup, geri alınamaz boyutta yok ediyor. Kapitalizm yol açtığı ekolojik krizin farkında ve bunu fırsata çevirme peşinde. Ulus devletler ise bu sürecin önünü açarak sermayenin yaşamı ve yaşam alanlarını kırıma sürükleyen politikalarını beslerken, bu süreçleri eşzamanlı savaş stratejileri ile yürütüyor. Yeşil Kapitalizmle yaşamın tüm alanlarını (çalışma yaşamı, kentler, mimari, tarım, eğitim, sağlık, enerji, ulaşım, gündelik yaşam vb.) ‘sürdürülebilir kalkınma’ mottosu ile yeşile boyayarak bütünlüklü olarak sermaye birikimine sokmayı sürdürüyorlar.
Yeşil Kapitalizm, sadece ekoloji mücadelesi verenlerin değil, işçi sınıfının, halkların, kadınların, ötekileştirilenlerin meselesi. Sermaye, patron örgütleriyle, devlet kurumlarıyla, akademisiyle, medyasıyla, STK’larıyla ve hatta antikapitalist olmayan çevre örgütleriyle ekolojik talanı yeşile boyayarak gizlemeye çalışıyor. Yeşil strateji işçiler için sömürünün derinleşmesi ve işsizlik anlamı taşırken köylüler için topraklarından sökülme, göç yollarına düşme anlamına geliyor. Halklarımız daha yoksullaşırken tüketimin daha da kışkırtılması ve yeni atıklarla sermaye kendisine rant alanları yaratıyor. Sermaye için Amasra’da madende veya Üçüncü Havalimanı inşaatında olduğu gibi iş cinayetlerindeki ölümler, birer maliyet olarak görülüyor.
Kapitalizme dair iyimser, naif umutlar gençler için çoktan son buldu. Bu tüketimcilik ve bu baş döndürücü hızla yeşil dönüşümün mümkün olmadığını, yeşil bir kapitalizmin mümkün olmadığını dost da düşman da biliyor artık. Bu yıl yapılan İklim Zirvesi’nde ülkeler yine ekolojik yıkıma yaptıkları makyajları yarıştırdılar. Ama bunlara inanmaya devam edersek yine kazanan onlar, yine kaybeden bizler olacağız. Bu nedenle ekoloji hareketleri, her yerelde yaşam alanlarını korumak için dayanışıyor, mücadele ediyor, enternasyonal düzeyde deneyimlerini ortaklaştırıyor.
Yaşamakta olduğumuz topraklarda da ekoloji mücadelelerinin siyaseti dönüştürecek ve ekolojik yaşamı örecek politik öznelerinin boy verdiği bir dönemde olduğumuzu biliyoruz. Sistemin suçlarına ortak olmamaya, dayatılan siyaset alanı ve tarzını kabullenmemeye kararlıyız. Yaşam alanlarından zorla edilmek, yaşam alanlarının öznelliğinin, geleneklerinin, birlikteliğinin yıkılmasına, kırılmasına, kültürel ve inançsal değerlerimize saldırılara, türlerin yok oluşuna göz yummak istemiyoruz. Saldırıların karşısında sadece savunan olmak değil, ekoloji mücadelesi hattımızı daha da netleştirerek, ekolojik yaşamı bugünden yarına kurmak istiyoruz.
Ekoloji hareketinin kolektif hafızasında biriktirdiği ilke ve taleplerle siyaseti ülkemizde de dönüştürmek için buluşuyoruz. Ekoloji Politik tarafından düzenlenen “Siyasetin Dönüştürücü Gücü: Ekoloji Mücadelesi Çalıştayı”nda Ekososyalizm, Marksist Ekoloji, Toplumsal Ekoloji ve farklı politik ekoloji akımlarından, Jineoloji’den, ekofeministlerden ve sosyalist feministlerden arkadaşlarımız, Türk Tabipleri Birliği (TTB), TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Dev Yapı İş ve İnşaat İş Sendikası ile sosyalist partilerden katılımcılarla bir araya geldiler. Amasra’da meydana gelen maden faciasının yaşandığı gün gerçekleşen buluşmada bir kez daha emek hareketi ile ekoloji hareketinin güçlü birlikteliğine olan ihtiyacımızın can yakıcı boyutları konuşuldu. Kadın özgürlüğü başta olmak üzere ezilen halkların ve bütün tahakküm ilişkilerine karşı mücadelelerin ekoloji mücadelesiyle kesişimsel bağları tartışıldı. Ekoloji hareketinin, toplumu, siyaseti, yaşamı ve kendini dönüştürme potansiyeline olan inançla çalıştay sonucunda bütün ekoloji hareketlerine yaklaşan seçimlerde ortak bir tutum almak için ortak konferans yapılması teklifinde bulunulmasına karar verildi. Temmuz ayında Arsuz’da bir maden ocağı sorunu için gerçekleştirilen panelde dile getirilen bu önerinin ekoloji hareketinin kolektif yürüyüşü içinde her aşamada kendisini sınayarak, yeni öneriler ve katkılarla gelişeceğini umut ediyoruz. Ekoloji hareketinin farklı öbeklerinden seçim siyasetine yönelik geliştirilen önerilerle yürüyüş kollarımızı birleştirerek ilerleyeceğiz.
Yaklaşan seçimlerin herhangi bir seçimden farklı olarak ekolojik yıkımla kendini var eden bir rejim meselesi olduğunu görüyoruz. Tarımın çökertilmesinden, kentlerin birer rant alanına dönüştürülmesine, enerji, maden ve inşaat sektörleri için her türlü anayasal ve yasal engellerin kaldırılmasına, en ücra köydeki bir meranın şirketlere devrinden iklim krizine ve nükleer santrallere kadar ekolojik sorunlarımızın tamamı bir sistem sorunu haline geldi. Ekoloji hareketleri olarak bu tek adam rejiminden kurtuluş hamlesini gerçekleştirmek için bütün toplumsal muhalefet güçleriyle birlikte sorumluluk almak istiyoruz.
Brezilya seçimlerinde, Amazon Ormanları’nın ve gezegenin geleceği için oy kullanıldı. Türkiye’nin seçiminde de Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri ile Kanal İstanbul’dan kurtulmak, Hasankeyf gibi ekokırım suçlarıyla yok edilen kültürel ve doğal varlıklarımızın hesabını sormak, Gezi davasında tutsak edilen arkadaşlarımızı özgürlüğüne kavuşturmak için oy kullanacağız. Her fırsatta bu seçimin sadece insanların değil, coğrafyamızın ve bu topraklarda yaşayan bütün canlıların seçimi olduğunu hatırlatacağız. Her gün yeni yıkımlarla karşımıza çıkan kapitalist felakete karşı malumun ilamından öteye geçerek ekoloji hareketlerinin özgün eylem ve mücadele yöntemleriyle hem kendimizi hem de siyaseti daha ileriye taşıma iddiasındayız.
Ekoloji muhalefetinin yaklaşan seçimlerde en geniş birlikteliği ile siyasal taleplerini oluşturmasını ve ortak tutum geliştirmesini amaçlıyoruz. 2023 yılını bu umudu büyüterek karşılamak için İstanbul’da düzenlenecek konferansta buluşuyoruz.
Çağrıcı örgüt ve platformlar:
Antakya Kent Akademisi, Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu, Bakırtepe Çevre Platformu, Büyük Menderes İnisiyatifi, DİSK Dev Yapı İş, Divriği Yaşam ve Doğa Platformu, Ekoloji Politik, Höyük Kültür Sanat Doğa ve Dayanışma Derneği, İnşaat İşçileri Sendikası, KESK Ekoloji Birimi, Kuşadası Çevre Platformu, Mersin Nükleer Karşıtı Platform, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Muğla Çevre Platformu, Ovama Dokunma Çevre Hareketi, Polen Ekoloji Kolektifi, Samandağ RES Karşıtı Mücadele, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, Turgutlu İşçi Hakları Derneği Ekoloji Komisyonu, Yeşilırmak Çevre Platformu
EKOLOJİ HAREKETLERİ KONFERANSI
Brezilya, Fransa, Kolombiya, Şili, Bolivya, Sudan, Tunus, Hindistan ve daha birçok ülkede gerçekleşen seçimlerde ekoloji hareketleri, toplumsal muhalefetin temel politik özneleri arasında yer aldı. Kapitalist sistemin ezberini, devletlerin tahakkümünü yıkan kadınlar, Rojava’da ekolojik yaşamı örüyor. Dünyada ekoloji mücadelesinin toplumu, siyaseti, yaşamı ve kendini dönüştürme potansiyeline tanık olurken ülkemizde yaklaşan kritik seçimde ekoloji hareketlerinin üzerlerine düşen sorumluluğu alacak deneyime ve güce sahip olduğunu ilan ediyoruz.
Kapitalizm, tarihsel krizlerini aşarken, her krizinden çıkışında ürettiği stratejiler ile ekosistemleri, doğal varlıkları, yaşamın belleğini oluşturan kültür varlıklarını sermaye birikimine sokup, geri alınamaz boyutta yok ediyor. Kapitalizm yol açtığı ekolojik krizin farkında ve bunu fırsata çevirme peşinde. Ulus devletler ise bu sürecin önünü açarak sermayenin yaşamı ve yaşam alanlarını kırıma sürükleyen politikalarını beslerken, bu süreçleri eşzamanlı savaş stratejileri ile yürütüyor. Yeşil Kapitalizmle yaşamın tüm alanlarını (çalışma yaşamı, kentler, mimari, tarım, eğitim, sağlık, enerji, ulaşım, gündelik yaşam vb.) ‘sürdürülebilir kalkınma’ mottosu ile yeşile boyayarak bütünlüklü olarak sermaye birikimine sokmayı sürdürüyorlar.
Yeşil Kapitalizm, sadece ekoloji mücadelesi verenlerin değil, işçi sınıfının, halkların, kadınların, ötekileştirilenlerin meselesi. Sermaye, patron örgütleriyle, devlet kurumlarıyla, akademisiyle, medyasıyla, STK’larıyla ve hatta antikapitalist olmayan çevre örgütleriyle ekolojik talanı yeşile boyayarak gizlemeye çalışıyor. Yeşil strateji işçiler için sömürünün derinleşmesi ve işsizlik anlamı taşırken köylüler için topraklarından sökülme, göç yollarına düşme anlamına geliyor. Halklarımız daha yoksullaşırken tüketimin daha da kışkırtılması ve yeni atıklarla sermaye kendisine rant alanları yaratıyor. Sermaye için Amasra’da madende veya Üçüncü Havalimanı inşaatında olduğu gibi iş cinayetlerindeki ölümler, birer maliyet olarak görülüyor.
Kapitalizme dair iyimser, naif umutlar gençler için çoktan son buldu. Bu tüketimcilik ve bu baş döndürücü hızla yeşil dönüşümün mümkün olmadığını, yeşil bir kapitalizmin mümkün olmadığını dost da düşman da biliyor artık. Bu yıl yapılan İklim Zirvesi’nde ülkeler yine ekolojik yıkıma yaptıkları makyajları yarıştırdılar. Ama bunlara inanmaya devam edersek yine kazanan onlar, yine kaybeden bizler olacağız. Bu nedenle ekoloji hareketleri, her yerelde yaşam alanlarını korumak için dayanışıyor, mücadele ediyor, enternasyonal düzeyde deneyimlerini ortaklaştırıyor.
Yaşamakta olduğumuz topraklarda da ekoloji mücadelelerinin siyaseti dönüştürecek ve ekolojik yaşamı örecek politik öznelerinin boy verdiği bir dönemde olduğumuzu biliyoruz. Sistemin suçlarına ortak olmamaya, dayatılan siyaset alanı ve tarzını kabullenmemeye kararlıyız. Yaşam alanlarından zorla edilmek, yaşam alanlarının öznelliğinin, geleneklerinin, birlikteliğinin yıkılmasına, kırılmasına, kültürel ve inançsal değerlerimize saldırılara, türlerin yok oluşuna göz yummak istemiyoruz. Saldırıların karşısında sadece savunan olmak değil, ekoloji mücadelesi hattımızı daha da netleştirerek, ekolojik yaşamı bugünden yarına kurmak istiyoruz.
Ekoloji hareketinin kolektif hafızasında biriktirdiği ilke ve taleplerle siyaseti ülkemizde de dönüştürmek için buluşuyoruz. Ekoloji Politik tarafından düzenlenen “Siyasetin Dönüştürücü Gücü: Ekoloji Mücadelesi Çalıştayı”nda Ekososyalizm, Marksist Ekoloji, Toplumsal Ekoloji ve farklı politik ekoloji akımlarından, Jineoloji’den, ekofeministlerden ve sosyalist feministlerden arkadaşlarımız, Türk Tabipleri Birliği (TTB), TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Dev Yapı İş ve İnşaat İş Sendikası ile sosyalist partilerden katılımcılarla bir araya geldiler. Amasra’da meydana gelen maden faciasının yaşandığı gün gerçekleşen buluşmada bir kez daha emek hareketi ile ekoloji hareketinin güçlü birlikteliğine olan ihtiyacımızın can yakıcı boyutları konuşuldu. Kadın özgürlüğü başta olmak üzere ezilen halkların ve bütün tahakküm ilişkilerine karşı mücadelelerin ekoloji mücadelesiyle kesişimsel bağları tartışıldı. Ekoloji hareketinin, toplumu, siyaseti, yaşamı ve kendini dönüştürme potansiyeline olan inançla çalıştay sonucunda bütün ekoloji hareketlerine yaklaşan seçimlerde ortak bir tutum almak için ortak konferans yapılması teklifinde bulunulmasına karar verildi. Temmuz ayında Arsuz’da bir maden ocağı sorunu için gerçekleştirilen panelde dile getirilen bu önerinin ekoloji hareketinin kolektif yürüyüşü içinde her aşamada kendisini sınayarak, yeni öneriler ve katkılarla gelişeceğini umut ediyoruz. Ekoloji hareketinin farklı öbeklerinden seçim siyasetine yönelik geliştirilen önerilerle yürüyüş kollarımızı birleştirerek ilerleyeceğiz.
Yaklaşan seçimlerin herhangi bir seçimden farklı olarak ekolojik yıkımla kendini var eden bir rejim meselesi olduğunu görüyoruz. Tarımın çökertilmesinden, kentlerin birer rant alanına dönüştürülmesine, enerji, maden ve inşaat sektörleri için her türlü anayasal ve yasal engellerin kaldırılmasına, en ücra köydeki bir meranın şirketlere devrinden iklim krizine ve nükleer santrallere kadar ekolojik sorunlarımızın tamamı bir sistem sorunu haline geldi. Ekoloji hareketleri olarak bu tek adam rejiminden kurtuluş hamlesini gerçekleştirmek için bütün toplumsal muhalefet güçleriyle birlikte sorumluluk almak istiyoruz.
Brezilya seçimlerinde, Amazon Ormanları’nın ve gezegenin geleceği için oy kullanıldı. Türkiye’nin seçiminde de Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri ile Kanal İstanbul’dan kurtulmak, Hasankeyf gibi ekokırım suçlarıyla yok edilen kültürel ve doğal varlıklarımızın hesabını sormak, Gezi davasında tutsak edilen arkadaşlarımızı özgürlüğüne kavuşturmak için oy kullanacağız. Her fırsatta bu seçimin sadece insanların değil, coğrafyamızın ve bu topraklarda yaşayan bütün canlıların seçimi olduğunu hatırlatacağız. Her gün yeni yıkımlarla karşımıza çıkan kapitalist felakete karşı malumun ilamından öteye geçerek ekoloji hareketlerinin özgün eylem ve mücadele yöntemleriyle hem kendimizi hem de siyaseti daha ileriye taşıma iddiasındayız.
Ekoloji muhalefetinin yaklaşan seçimlerde en geniş birlikteliği ile siyasal taleplerini oluşturmasını ve ortak tutum geliştirmesini amaçlıyoruz. 2023 yılını bu umudu büyüterek karşılamak için İstanbul’da düzenlenecek konferansta buluşuyoruz.
Call for the Conference of Ecology Movements Ecology Politics
In the elections held in Brazil, France, Colombia, Chile, Bolivia, Sudan, Tunisia, India, Tunisia and many other countries, ecology movements have become one of the main political subjects of social opposition. Disrupting the clichés of the capitalist system and the oppression of states, women are weaving ecological life in Rojava. As we witness the potential of the ecological struggle to transform society, politics, life and itself on the world stage, we declare that the ecological movements in our country have the experience and power to take responsibility in the upcoming critical elections.
Capitalism, while overcoming its historical crises, destroys ecosystems, natural assets, and cultural assets that constitute the memory of life in an irreversible way by putting them into capital accumulation with the strategies it produces at the exit of each crisis. Capitalism is aware of the ecological crisis it has caused and seeks to turn it into an opportunity. Nation states, on the other hand, pave the way for this process and feed the policies of capital that drive life and habitats to destruction, while carrying out these processes with simultaneous war strategies. With Green Capitalism, they continue to paint all areas of life (working life, cities, architecture, agriculture, education, health, energy, transportation, daily life, etc.) green with the motto of ‘sustainable development’ and continue to put them into capital accumulation as a whole.
Green Capitalism is a matter not only for those struggling for ecology, but also for the working class, peoples, women and the marginalized. Capital, with its bosses’ organizations, state institutions, academia, media, NGOs and even non-capitalist environmental organizations, tries to hide ecological plunder by painting it green. While the green strategy means deepening exploitation and unemployment for workers, for farmers it means being uprooted from their lands and being forced to migrate. While our peoples are becoming poorer, capital creates further avenues of profit with the further provocation of consumption and new wastes. For capital, deaths in workplace murders, such as in the mine in Amasra or in the construction of the Third Airport, are seen as mere costs.
The optimistic, naïve hopes for capitalism have already ended for young people. Friend and foe alike now know that green transformation is not possible, that a green capitalism is not possible with this consumerism and this dizzying speed. At this year’s Climate Summit, countries again competed in the make-up they applied to ecological destruction. But if we continue to believe them, they will again be the winners and we will again be the losers. For this reason, ecology movements are in solidarity and struggle to protect their living spaces in every locality, and they share their experiences on an international level.
We know that we are in an age in which the political subjects of ecological struggles that will transform politics and weave ecological life are emerging in the lands where we live. We are determined not to be complicit in the crimes of the system and not to accept the imposed political space and mode. We do not want to be forced out of our living spaces, we do not want to turn a blind eye to the destruction of the subjectivity, traditions and unity of living spaces, attacks on our cultural and religious values, and the extinction of species. We do not want to be mere defenders against the attacks, we want to establish ecological life from today to tomorrow by further clarifying our line of ecological struggle.
We are meeting to transform politics in our country with the principles and demands that the ecology movement has accumulated in its collective memory. The “Transformative Power of Politics: Ecology Struggle Workshop” organized by Ekoloji Politik, our friends from different political ecology movements such as Ecosocialism, Marxist Ecology, Social Ecology, Jineology, ecofeminists and socialist feminists came together with participants from the Turkish Medical Association (TTB), TMMOB Chamber of Environmental Engineers, Confederation of Public Employees Unions (KESK), Dev Yapı İş and İnşaat İş Union and socialist parties. During the meeting, which took place on the day of the mining disaster in Amasra, the painful dimensions of our need for the strong unity of the labor movement and the ecology movement were once again discussed. The intersectional links between the struggle for women’s liberation, oppressed peoples and struggles against all relations of oppression and the ecological struggle were discussed. With the belief in the potential of the ecology movement to transform society, politics, life and itself, it was decided to propose to all ecology movements to organize a joint conference to take a common position in the upcoming elections. We hope that this proposal, which was voiced at the panel organized in July in Arsuz for a mining quarry issue, will develop with new suggestions and contributions, testing itself at every stage in the collective march of the ecology movement. We will move forward by uniting our marching columns with the proposals for electoral politics developed from different parts of the ecology movement.
We see that the upcoming elections, unlike any other elections, are a matter of a regime that exists through ecological destruction. From the collapse of agriculture to the transformation of cities into rent-seeking areas, from the removal of all constitutional and legal obstacles for the energy, mining and construction sectors to the transfer of even the remotest pasture to companies, from the acknowledgement of the climate crisis to nuclear power plants, all of our ecological problems have become systemic. As ecology movements, we want to take responsibility together with all social opposition forces to realize the liberation movement from this one-man regime.
In the Brazilian elections, people voted for the future of the Amazon forests and the planet. In Turkey’s elections, we will vote to get rid of the Akkuyu and Sinop nuclear power plants and Canal Istanbul, to demand accountability for our cultural and natural assets such as Hasankeyf, which have been destroyed through ecocide crimes, and to free our friends imprisoned in the Gezi trial. At every opportunity, we will reiterate that this election is not only a choice affecting people, but also our geography and all the living creatures that inhabit these lands. We claim to move ourselves and politics forward, by doing more than stating the obvious, with the unique methods of action and protest of the ecology movements against the capitalist catastrophe that confronts us with new potential avenues of destruction every day.
We aim for the ecological opposition to formulate its political demands and develop a common ground with the broadest unity in the upcoming elections. To welcome 2023 by nurturing this hope, we are meeting at a conference to be organized in Istanbul at 23th of January, 2023.
We are waiting for all the ecologists around the world to join us for expanding our solidarity and cooperation.
For Turkish and list of inviters please see https://www.ekolojipolitik.com/ekoloji-hareketleri-konferansi/
ÇAĞRICILAR / LIST OF INVITERS
- Adana Ekoloji Platformu
- Antakya Kent Akademisi
- Antalya Ekoloji Meclisi
- Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu
- Atakum Kuzey Kültür Evi Derneği
- Bakırköy Kent Savunması
- Bakırtepe Çevre Platformu
- Bursa Su Kolektifi
- Büyük Menderes İnisiyatifi
- Çekerek Irmağı Özgür Akacak Platformu
- DİSK Dev Yapı İş
- Divriği Kültür Derneği
- Divriği Yaşam ve Doğa Platformu
- Doğa İçin Sanat Derneği
- Doğanın Çocukları
- Ekoloji Birliği
- Ekoloji Politik
- Gaia Dergi
- Hasankeyfi Yaşatma Girişimi
- HDK Ekoloji Meclisi
- HDP Ekoloji Komisyonu
- Höyük Kültür Sanat Doğa ve Dayanışma Derneği
- İkizdere Çevre Derneği
- İkizdere Dernekler Federasyonu
- İklim Adaleti Koalisyonu
- İnşaat İşçileri Sendikası
- İzmir Yeşil Gelecek Derneği
- Jineolojî
- Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği
- Kazdağları Ekoloji Platformu (KEP)
- KESK Ekoloji Birimi
- Kuşadası Çevre Platformu
- Köstebek Akademisi
- Malatya Çevre Platformu
- Marmara Ereğlisi Çevre Gönüllüleri
- Mersin Nükleer Karşıtı Platform
- Mezopotamya Ekoloji Hareketi
- Muğla Çevre Platformu
- Munzur Çevre Derneği
- Ortak Yaşam Ekososyal Kooperatifi
- Ovama Dokunma Çevre Hareketi
- Polen Ekoloji Kolektifi
- Samandağ RES Karşıtı Mücadele
- Sinop Nükleer Karşıtı Platform
- Sivas Konfederasyonu Ekoloji ve Çevre Komisyonu
- Sosyal Araştırmalar Vakfı
- SYKP Ekoloji Meclisi
- TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
- Turgutlu İşçi Hakları Derneği Ekoloji Komisyonu
- Validebağ Direnişi
- Validebağ Savunması
- Van Çevre Tarihi Eserleri Koruma Araştırma ve Geliştirme Derneği
- Yaşam ve Dayanışma Yolcuları
- Yeryüzü Ekoloji Kolektifi
- Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
- Yeşil Sol İklim Krizi Çalışma Grubu
- Yeşil Artvin Derneği Yeşilırmak Çevre Platformu
15 milyon ağaç kesilecek
1 Ekim 2022 Cumartesi /Murat Ağırel
Bir süredir beni çok sarsan bir konuyu araştırıyordum.
Maltepe’deki ormanlık alanın Mesire yeri diye olarak kiralanması ile ilgili makalemi hatırlarsınız.
Bu yazım yayımlandıktan sonra bir vatandaşımız sosyal medyadan bana bir ihale evrakı gönderdi ve sorular sordu.
Marmaris Hisarönü’nde Orman genel Müdürlüğünün düzenlemiş olduğu bir ihale var. 35 bin 940 adet İbreli dikili ağaç satışı ihalesi.
Başka bir ihale daha var. İhale numarası 2022/4384… Yine Muğla Marmaris Hisarönü toplamda 115 bin ağaç. Hepsi dikili ağaç… Bildiğiniz orman. 115 bin ağacın kesilmesi işini de 53 milyon 405 TL bedel ile ihale etmişler.
Ormanlarımızı satıyorlar yani.
Vatandaşın sorduğu ise bu kesilecek ağaçlar yanan yerlere ait olan mı yoksa yanmamış ağaçlar mı?
Bu soru ile Orman Genel Müdürlüğünün sayfasına girdim ve ihalelerin yayımlandığı sayfayı buldum. Çok şaşırdım. Orman genel Müdürlüğü şeffaf şekilde tüm ihaleleri sonuçlarını paylaşmış.
Aslında şok oldum.
1257 tane ihale var. Sekizinci ve dokuzuncuaylarda yapılan ve onuncu ayda yapılacak olan ihaleler…
İnanır mısınız bilmiyorum ama tek tek inceledim hepsini.
Amasya Çorum, Antalya Serik, Balıkesir İvrindi, Sındırgı, Dursunbey, Kalkım, Bolu Mengen, Tunceli Hozat, Sakarya Akyazı, Zara, Sivas…
Türkiye’nin bütün orman varlığı satılık ve kesilecek.
Aklım almadı. İhaleleri hatta fotoğrafları gördükten sonra inanamadım sorgulamaya devam ettim.
Bir türlü mantığıma sığmıyordu yüz binlerce ağacın kesilecek olmasını.
Bakın tekrar ediyorum bunlar bildiğiniz boylu sağlıklı canlı orman ağacı…
Değerli dostlar sadece 3 aylık verilerin sonucu kesilmiş ve kesilecek ağaç miktarı ne kadar biliyor musunuz?
15 milyon 660 bin ağaç.
Bu satışlar karşılığında elde edilen gelir 2.7 milyar TL.
İnanmama inadımı sürdürdüm çünkü bu bildiğiniz vatana ihanet.
Araştırdım.
Orman Bakanlığı faaliyet raporuna göre ülkemizin orman varlığı 23 milyon 110 bin Hektar ile ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde 29,6’sını kaplıyor.
Ormancılar Derneğinin “Türkiye Ormancılığı 2022-Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması” adlı kitabını okudum ve kitabın editörü Prof. Dr. Erdoğan Atmış Hoca ile de konuştum, sordum.
1973 yılında Orman Yasası’nda yapılan değişiklikle de kamuoyunda “2B” olarak bilinen orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılması işlemine başlanmıştı. Son verilere göre bugüne kadar 626 bin hektar orman alanı orman sınırları dışarısına çıkarılmış. Bu alan bugünkü ülke toplam orman alanının yaklaşık yüzde 2,7’sine karşılık geliyor. 2012 yılında yapılan bir yasal düzenleme ile de orman sınırları dışarısına çıkarılan bu alanların işgalcilerine satışı olanaklı hale gelmiş.
Yani satışlar için hukuki zemini zaten çoktan hazırlamışlar.
1946 yılından günümüze kadar yaklaşık 2.500.000 hektar ağaçlandırma yapılmış olmasına rağmen ağaçlandırma yoluyla oluşmuş orman alanı yalnızca 717.000 hektar. Bu miktar, toplam orman alanının yalnızca yüzde 3,2’sine karşılık geliyor.
Uzatmayayım olayın vahametinin büyüklüğünü anlatmak için tek tek aktarayım.
Orman alanlarının ormancılık dışı uygulamalara tahsisi konusu son yıllarda büyük bir hız kazanmıştır. Yalnızca 2004-2020 yılları arasında yapılan tahsis miktarı 494.000 hektar.
Bu durum tüm zamanlarda yapılan tahsislerin yüzde 66’sına karşılık geliyor.
Yapılan tahsislerin sektörlere göre dağılımına bakıldığında ise enerji ve madencilik sektörlerinin öne çıktığı görülüyor.
Yani tam bir yağma düzeni. Maden varsa ormanı katlediyorlar.
İktidar partisi temsilcileri ve ormancılık bürokratları orman alanı artışının yapılan ağaçlandırmalar sayesinde olduğu gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Oysa aynı partinin iktidarda olduğu 19 yıl boyunca (2003- 2021 yılları arası) yapılan toplam ağaçlandırma miktarı 609 bin hektar ve yıllık ortalama ağaçlandırma miktarı 32.000 hektar.
Önceki 19 yılda (1984-2002) yapılan toplam ağaçlandırma miktarı 1 milyon 115 bin hektar ve yıllık ortalama ağaçlandırma miktarı ise 59 bin hektar olarak kayıtlara geçmiş.
Daha kötüsü var.
Ormanlarımızın toplamda yüzde 2,9’u AKP döneminde politik kararlarla fiili veya hukuki olarak orman olma niteliğini kaybetmiş durumda.
Kısacası ormanlarımızın kendi döneminde yapılan ağaçlandırmalarla arttığını iddia eden mevcut iktidarın, ormanlarımıza kazandırdığının hemen hemen 5 katını kaybettirdiği rahatlıkla söylenebilir.
Üstelik yangınlarla yanan alanlar, kendiliğinden tekrar orman ekosistemlerine dönüşebilirken, halk arasında “Dumansız Yangın” olarak adlandırılan bu tür tahsislerle yok edilen orman alanlarının tekrar orman alanlarına dönüşmesi neredeyse imkansız.
Sonuçta sadece benim ulaşabildiğim rakama göre 15 milyon 660 bin ağaç kısa süre içerisinde kesilecek.
Üstelik bu iş 145 milyon dolar için yapılıyor.
Benim için insan kesmekle ağaç kesmek arasında bir fark yok. Bunun endüstriyel yolları var. Üretilen orman alanları var.
Böylesine kaotik kâr hırsı ve yok edilen orman alanlarına kimse ses çıkarmazsa Türkiye’nin dört bir yanı artık çölleşmeye mahkum olacak.
Anadolu’nun dağlarında sarp arazilerde kimsenin haberi yokken dağların tepesindeki, vadilerin arasındaki milyonlarca ağacı böylesine para hırsıyla kesmek vatana ihanetten başka bir şey değildir.
Bu ülkenin altını üstünü satmaktan, yok etmekten bıkmadınız.
Peşinizi bırakmayacağım.
Tohum Hikayeleri, Yaşamın Özelleştirilmesine Karşı Mücadele
Çiftçiler Sendikası ve Tarım Ekonomisi Derneği tarafından Zerrin Çelik – İpek Süer Topuzoğlu – Tayfun Özkaya’in çevirdileri ile hazırlanan “Tohum Hikayeleri, Yaşamın Özelleştirilmesine Karşı Mücadele” isimli broşür.
ÖNSÖZ
Tohum tarımın başlangıcıdır. Tohumun ekilerek ürün yetiştirilmesi, insanlığın site
devletlerden başlayarak uygarlığı kurmasının yolunu açmıştır. İnsanlar binlerce yıl tarım
toplulukları olarak yaşamışlardır. Köylüler ve çiftçiler atalarından kalan yerel tohumları
birbirleri ile değiş tokuş yapmışlar, iki milyon dolayında çeşit geliştirerek bu genetik
çeşitliliği korumuşlar, tohumla ilgili bütün bilgileri birbirlerine ve yeni kuşaklara
aktarmışlardır. Bu bilgi nineleri ve dedelerinden kalan kültürel bir mirastır ve bilgeliğe
dayanır.
Endüstriyel tarımın gelişimi ile başta tohum olmak üzere daha önce köylü ve çiftçilerin
kendileri tarafından tarımsal süreç içinde sağlanan tarımsal girdiler şirketlerin eline geçmiş,
ürünlerin pazarlanmasında da tarım ve gıda şirketleri hegemonyayı ele geçirmiştir. Ekoloji
ile uyumlu bir tarım sistemi yok olmuş, çiftçi tam bir bağımlılık içine girmiştir ve bu süreç
devam etmektedir. Küçük çiftçileri ve köylüleri kendilerine engel olarak gören şirketlerin
amacı, küçük çiftçileri ve köylüleri kendi seçeneklerinden koparmak ve bağımsız
davranabilmelerini engellemektir. Onun için tohuma göz dikmişler, kendi denetimleri
dışındaki bütün tohumları yasaklayarak, çiftçileri topraklarını bırakmaya zorlamışlar veya
kendilerine bağımlı hale getirmişlerdir. Biliyorlar ki; Güney Afrikalı çiftçilerin dediği gibi
çiftçiler ve köylüler için tohumunu kaybetmek, potansiyel göçmen haline gelmektir.
Yerel ve atalık tohumlar, 2006 yılında ülkemizde çıkarılan “ Tohumculuk Yasası” gibi,
dünyanın diğer ülkelerinde çıkarılan benzer tohumculuk yasalarıyla engellenmiştir. Çoğu
aynı zamanda tarım kimyasalları, hatta bazıları beşeri ilaçlarda da at oynatan tohum
şirketleri bir yandan bitki ıslahında köylüleri dışlayarak hibrit çeşitler ve GDO’larla
hâkimiyet kazanırken, diğer yandan da köylü ve çiftçilerin tohumluklarını ve bunlardan
üretilen fidelerini satmalarının önünde yasal engeller getirtmişler, kendi tohumluklarına
tarımsal desteklerin verilmesini teşvik etmişlerdir.
Bu broşürde, tohumun çiftçilerin elinden alınmasının hikâyesi La Via Campesina’nın
bileşenlerinden olan Fransız küçük çiftçi ve köylülerinin örgütü Confédération Paysanne
tarafından kaleme alınmıştır. Bu kitapçığın, sizin elinize gelmesi, Tarım Ekonomisi Derneği
ve Çiftçiler Sendikası’nın ortak çabasıdır.
Tohum özgürleşmedir.
OYUNCULAR DEĞİŞSE DE ODTÜ ORMANI SALDIRI ALTINDA!
ODTÜ Ormanının içinden geçecek rant yolu, yazdan bu yana yaşanan gelişmelerle yeniden gündeme geldi.
Önce sürecin nasıl geliştiğini hatırlayalım…
8 Eylül 2017 tarihinde Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı İ. Melih Gökçek ile ODTÜ Rektörü Verşan Kök arasında imzalanan Protokol (1), ODTÜ Ormanına saldırının başlangıcı oldu. Söz konusu Protokolün hemen ardından 9 Eylül 2017 tarihinde, bir gece operasyonu ile ODTÜ Ormanı içinde, kuzey-güney doğrultusunda, 90-100 metre genişliğinde, 4.800 metre uzunluğunda yarık açıldı. “Yapımı süren Bilkent Şehir Hastanesine yol yapıyoruz” gerekçesiyle açılan bu yarık, Ormanın batısında, Bilkent sınırında kalan 75 hektar büyüklüğündeki orman parçasını ana ormandan kopardı. (2)
“Ormanda imar planı yapılamaz” gerçeği bilmezden gelinerek ve özel ormanlarda verilecek izinlere ilişkin hukuksal yükümlülükler yerine getirilmeden iş makineleriyle ormana girildi, ağaçlar barbarca parçalanarak yol açıldı. Dönemin belediye başkanı bu acınası duruma karşın “Bir gecede 4,5 km yol yaptık” diye övünebildi. Bu girişim; ODTÜ öğrencileri, ODTÜ Mezunlar Derneği, çeşitli dernek, oda ve sendikaların mücadelesiyle durduruldu ve yargıya taşındı.
Oysa Türkiye Ormancılar Derneği (TOD) tarafından 1957 yılında “Atatürk Ormanı” olarak projesi yapılmış; yıllar içerisinde Orman Genel Müdürlüğü (OGM) ile ODTÜ öğrencilerinin, öğretim üyelerinin ve çalışanlarının çabalarıyla oluşturulmuş ve bugünlere kadar getirilmiş bu orman yapısı, sıradan bir orman değildir. İç Anadolu iklim koşullarında insan eliyle geliştirilmiş en büyük ormandır. (3) Bu çerçevede, Orman, 1995 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü aldı. (4) 2001 yılında hukuksal olarak da orman ilan edildi.
Ankara halkı temiz ve sağlıklı hava soluyabiliyorsa, bu ormanın katkısından dolayıdır.
Protokol ne diyor, biz ne diyoruz?
ABB ile ODTÜ Rektörlüğü arasında imzalanan ve dört maddeden oluşan Protokol, yasaların gerekliliklerinin yerine getirilmesi olmayıp iki tarafın niyet açıklamasından ibarettir.
Diğer yandan, Protokolde yer alan “Ağaçlar ile ilgili uygulamalar kapsamında; taşınması uygun olan ağaçlar nakledilecek, uygun olmayan, ömrünü tamamlamış olan ağaçlar kaldırılacaktır.” (Madde-3/1), “(…) Teknokent Kavşağı ile 1071 Malazgirt Bulvarı arasında bağlantı öngörülen Tünel, üst yüzey bölgesine zarar verilmeksizin tamamen yeraltından yapılacaktır.” (Madde-3/2), “İncek bulvarı bağlantı yolu Ek-4’te koordinatları belirtilen güzergahta esasen 4 şerit gidiş ve 4 şerit geliş olarak; aşağıdaki kesitte 38 metre olarak yapılacaktır. (Ek-5 yol kesiti)” (Madde-3/4), “(…) Aynı zamanda yol için kesilen ağaç sayısının 2 katı kadar ağaç ABB tarafından ODTÜ arazisine dikilecektir.” (Madde-3/5), “(…) Yol yapımı karşılığında 36 hektarlık hazine arazisinin ODTÜ’ye tahsisi Ankara Valiliği koordinasyonunda gerçekleştirilecektir.” (Madde-3/6) hükümlerinin biraz olsun ekoloji, ekosistem ile hukuk bilgisine sahip yurttaşların aklına bazı sorular getirmemesi de mümkün değil:
1. 9 Eylül 2017 tarihinde sökülüp taşınan ağaçların tutmayacağı bilimsel olarak besbelliyken bunun protokolde dile getirilmesi ne anlama geliyor? ABB zamanında kaç ağacı söküp taşıdı, nereye dikti ve bu ağaçların şu andaki durumu nedir? ABB’nin bu konuda bir çalışması var mıdır ve kamuoyuna bir açıklaması olacak mıdır?
2. Protokolde yolun 38 metre olarak yapılması öngörülmüş iken ABB, 90-100 metre genişliğinde bir alanı açtı. Yani ormanda “açma suçu” işledi. Bu durumda ODTÜ Rektörlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü`nün suç duyurusunda bulunması gerekirdi. Bu görev yerine getirildi mi?
3. Yol yapımı karşılığında ODTÜ`ye tahsisi yapılacak olan 36 hektarlık hazine arazisi nereden verildi? Söz konusu arazinin niteliği (bataklık, bozkır vb.) nedir?
Bu sorulara bugüne değin yanıt verilmediğine göre ABB Protokolde belirtilen yükümlülüklerini bile yerine getirmedi. 2021 yılında ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik Tesislerindeki salonda yapılan toplantıda, ABB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı, tünel yapımından da vazgeçildiğini açıkladı. Demek ki bilimsel gerçeklerden, ormanı korumaktan değil ancak keyfilikten söz edilebilir.
Son Gelişmeler ve Durum
ODTÜ Ormanını parçalayıp geçecek bu yolun yapımı bir süre soğumaya bırakıldı ve unutturulmaya çalışıldı. Ağustos 2021 tarihinde ABB bu yolun yapımı için ihale açtı. İhaleyi alan şirket Temmuz 2022`de güney yönünden başlayarak iş makinelerini yola sokup kamyonlarla çakıl döktü. ODTÜ öğrencilerinin karşı çıkması ve mücadeleye başlaması üzerine iş makineleri alanı boşaltarak gitti. Konu kamuoyuna duyurulunca ABB “Bizim haberimiz yok, şirket bizim bilgimizin dışında iş yapmıştır” diyebildi. Oysa yolun devamı niteliğindeki ve ODTÜ Ormanı ile İncek arasındaki bölümünün yapımı sürüyor. Gelişmelerden bu bölümün oldu bittiye getirilerek bitirileceği ve ODTÜ Ormanı tarafının yapımına haklılık payı kazandırılmaya çalışılacağı anlaşılıyor.
2017 yılında “Bilkent Şehir Hastanesi açılacak ama yolu yok” denmiş, hastaneye yol yapmanın “kamu yararı” olduğu gerekçesine sığınılmıştı. Hastane açılalı kaç yıl geçti ve bu yol olmadan da hastaneye ulaşılabildiği anlaşıldı. Böylece “Hastaneye ulaşım” gerekçesinin uydurma olduğu görüldü. Şimdi ise “Anayasa Mahkemesi binasına yol açılacak” gerekçesi üretilmiş. Madem öyle yolu olmayan yere neden hastane veya Anayasa Mahkemesi binası yapılıyor; böyle plansızlık, öngörüsüzlük olur mu?
Aradan geçen süre zarfında dikkat çekilmesi gereken bir nokta da 2017 yılında yol açılırken bölgede yapımına yeni başlanmış bir adet gökdelen varken günümüzde altı adet gökdelen yükselmesidir. ODTÜ bileşenleri bu yolu “rant yolu” olarak adlandırırken haksız mı?
8 Kasım 2022 Salı günü ODTÜ Ormanından geçirilmek istenen “rant yolu”na karşı ABB önünde basın açıklaması yapıldı, o gün yapılacak ABB Meclisi toplantısına katılmak istendi. Yasa gereğince Meclis toplantıları halka açıktır. Belediye, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yasakların kaldırıldığı belgesi gösterilmiş olmasına karşın Covid-19 pandemisini gerekçe göstererek toplantıya katılmaya engel oldu. Ardından temsilci olarak katılıma izin verilmiş olmasına karşın salon dışında bekleyenlere önce zabıta, sonra da polis şiddeti uygulandı, gaz sıkıldı ve 6 öğrenci gözaltına alındı. Böylece ABB yönetiminin; demokrasi, katılımcılık, danışma kavramalarından ne denli uzak olduğu da bir kez daha görülmüş oldu.
Basın açıklaması yapmak ve belediye meclisi toplantısına katılmak için ABB önüne giden yurttaşlara şiddet uygulanmasından ve 6 öğrencinin gözaltına alınmasından sonra ABB bir açıklama yaptı. (5) Bu açıklamada yer alan “Ankara Büyükşehir Belediyesinin ODTÜ arazisi içerisinde herhangi bir çalışması YOKTUR.” ifadesi şu anda bir çalışma olmasa da verilen mücadele karşısında ABB`nin savunmacı bir dile sığındığını gösteriyor. Oysa açık açık “Ben bu yolu yapmayacağım” demiyor/diyemiyor. Açıklamada “Ankara Büyükşehir Belediyesi tüm rant projelerine karşı büyük bir mücadele vermektedir.” deniyor. Daha yol yapımı için araziye dozer girip kazı başladığında altı gökdelen yükselmiş. Bunun bitişiğinde dörder şeritli yol açılıyor ve daha sonrası orman. Bundan âlâ rant mı olur? Bu rant değilse ne? Rant kime sağlanıyor? Ankara halkına mı, o gökdelenleri dikenlere mi?
Televizyon haberlerine göre ABB bir gerekçe daha üretmiş: Bu yolun yapılması konusunda anket yapılacak ve anket sonuçlarına göre karar verilecekmiş. Pes doğrusu! Anket yapılacaksa neden ihale yapıldı? Ayrıca, oksijen üretme, karbon tutma, havayı temizleme, toprağı koruma, suyu düzenleme gibi işlevleriyle orman ekosistemi, içinde yaşayanlardan ve yakın çevresindekilerden başlayarak genişleyen halka halka, dalga dalga herkesi ilgilendirir. O nedenledir ki ormanlar korunmalıdır. Anayasanın 169. Maddesi ve Türkiye`nin taraf olduğu devletlerarası sözleşmeler ormanların korunmasını zorunlu kılar. Böyleyken ormandan yol geçirilmesinin anketlere göre karar verilmesine indirgenmesi, tam bir cehalettir ve rezalettir.
ABB artık günübirlik kararlarla ve projelerle Ankara`yı yönetmeyi bırakmalı; “Ankara Ana Ulaşım Planı” yapıp, plan üzerinden kararlar alma yoluna yönelmelidir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 11 Kasım 2022 Cuma
Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği
(1) https://www.ankara.bel.tr/haberler/odtuden-gececek-yol-konusunda-anlasma-saglandi-10669
(2) Bakınız: Google’dan ODTÜ Ormanı 9 Eylül 2017 taraması sonuçları
(5)https://twitter.com/ankarabbld/status/1590012053716365312?s=20&t=ej7OLQEy2_Idf5y8itnE1Q
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KONFERANSI#COP27 | Hileyle hurdayla iklim krizinin üstesinden gelemezsiniz
Bu COP’u doğru yola sokmanın ve herkes için insan hakları ve herkes için iklim adaleti sağlamanın zamanı geldi.
Yedi yıl oldu! Paris’te tüm ülkeler finansman akışlarını düşük sera gazı emisyonları ve iklime dayanıklı kalkınma patikasıyla uyumlu hale getirmeyi kabul etmişti. Bu taahhütlere rağmen, tam tersini yaptılar. Fosil yakıt sübvansiyonları artmaya devam etti ve Madde 2.1c gündem dışında tutuldu.
Paris Anlaşması’ndan bu yana G20 hükümetleri fosil yakıtlara yılda 77 milyar ABD dolarından fazla finansman akıttı. Bu, temiz enerjiyi desteklemek için harcadıklarının üç katı. Bu yüksek emisyonlu ülkeler, bizleri iklim krizi karşısında daha yoksul ve daha kırılgan yapan bu projelerin yaygınlaşmasını desteklemek için çok taraflı kalkınma bankaları, iki taraflı kalkınma finansmanı kuruluşlarını ve ihracat kredi ajanslarını kullanıyor.
Siyasi cesaret
Siyasi cesarete ihtiyacımız var. Paris Anlaşması, hem yurtiçi hem de uluslararası finansman akışı için yeni bir küresel paradigma çağrısında bulundu ve bu paradigma liderler zirvesinde yapılan birçok konuşmada da tekrarlandı. Buna rağmen, COP27’ye yeni ve tehlikeli, fosil yakıt finansman anlaşmaları imzalamaya gelen ülkeler olduğunu görüyoruz. Buna bir son verilmesi lazım. İstisna yapacak durumda değiliz.
Trilyonlar orada duruyor (evet, trilyonlar!). ECO, hem kamu hem de özel finansman akışlarını karbonsuz bir gelecekle uyumlu hale getirmemizi ve küresel ısınmayı 1,5°C derece sınırının altında tutmamızı engelleyen öğeleri tanımlamamıza yardımcı olacak bir süreç çağrısında bulunuyor. Madde 2.1c, bu tartışmanın çok önemli bir unsuru ve ECO bu maddenin şimdiye kadar gündem dışında bırakıldığına inanamıyor.
Karbon yakalama balonunun içi doğal gaz dolu
Karbon yakalama: Kamu finansmanı yakalamakta epey başarılı. Ya emisyonları yakalamakta? Pek değil.
Bu nedenle, ECO olarak bizler de Dekarbonizasyon Günü’nde fosil yakıt şirketlerine bu tehlikeli yanıltmacalarını kapı kapı dolaşıp satabilmeleri için bu platformun sunulmuş olmasından son derece endişeliyiz.
Fosil yakıt şirketleri, karbon yakalama ve depolama gibi riskli ve pahalı teknolojik çözümler sayesinde fosil yakıt çıkarmaya devam edebileceğimizi iddia ediyor. Ama herkese yalan söylüyorlar.
Fotoğraf: Yeşil Gazete.
Pahalı başarısızlıklar
Karbon yakalama ve depolama (CCS) bir azaltım teknolojisi olarak işe yaramıyor. ECO, onlarca yıllık araştırmaya ve on milyarlarca sübvansiyona rağmen, karbon yakalama teknolojisinin geçmişinin pahalı başarısızlıklar üzerine pahalı başarısızlıklardan başka bir şey olmadığını hatırlatıyor.
Karbon yakalama işe yarasaydı bile, iklim krizine karşı çözüm olmazdı. Karbon yakalamanın, petrol ve doğal gaz yandığında açığa çıkan emisyonların yüzde 80’i üzerinde hiçbir etkisi yok. Zaten yüksek maliyetli olan kirletici fosil yakıt tesislerinden kaynaklanan emisyonların bir kısmını zar zor geri almak için milyarlarca dolar harcamak hem saçma hem de gereksiz. Yenilenebilir enerjiye ve enerji verimliliğine yatırım yapmak her zaman daha verimli ve daha etkili.
Manila’dan Kaliforniya’ya
Karbon yakalama ve depolamanın en son IPCC raporunda en yüksek maliyetli ve en az etkili azaltım seçeneği olarak yer alması hiç de şaşırtıcı değil. Karbon yakalama teknolojilerine Birleşmiş Milletler’in yeni net sıfır emisyon planı kılavuzlarında bir kez bile yer verilmemesi de boşuna değil.
Ayrıca karbon yakalama ve depolama projeleri, ekosistemleri ve insan sağlığını tehdit eden kirletici bir sektörün can simidi olarak insanlar ve çevre açısından yeni riskler oluşturuyor. Henüz geçtiğimiz hafta, Hollanda Yüksek Mahkemesi, Avrupa Birliği’ndeki en büyük karbon yakalama ve depolama projesinin Avrupa çevre yönergelerine uygun olmadığı için durdurulabileceğine hükmetti. Manila’dan Kaliforniya’ya kadar halk hareketleri karbon yakalama ve depolama projelerine karşı ayaklanıyor.
Daha fazla fosil yakıt
Elbette petrol ve doğal gaz şirketleri tüm bunları biliyor. Onlar karbon yakalama ve depolama ile iklim eylemine katkı sağlamak için ilgilenmiyor. Bu, onlar için fosil yakıt çıkarmaya devam edebilmeleri için kullandıkları bir yeşil boyama taktiği. Hatta “gelişmiş petrol kazanımı” uygulaması altında daha fazla fosil yakıt çıkarmak için de kullanılıyor. Karbon yakalama ve depolama teknolojileri bu tehlikeli fosil gaz akınını temize çıkarmak için kullanılıyor. Bu aynı zamanda bu şirketler için daha da fazla fosil yakıt teşviki elde etmenin bir yolu (en zengin şirketlere vermek yerine örneğin, Kayıp ve Hasar tazminatı için kullanılması gereken kamu finansmanı).
Mavi hidrojen adı verilen hidrojen de benzer bir hikâye. Mavi hidrojen, üretim sırasında karbon yakalama teknolojisi kullanılacağı vaat edilen fosil gazlardan elde edilen bir hidrojen. Ve bu vaat de sahte bir vaat. Mavi hidrojeni yakmak, doğrudan kömür veya fosil gaz yakmaktan bile beter. Aynı karbon yakalama ve depolamada olduğu gibi, fosil yakıt şirketleri hidrojeni altyapısal fosil gaz kilitlenmesini daha da büyütmek için bahane olarak kullanıyor.
Yalancı çözümler
Fosil yakıt endüstrisi, COP27 salonlarında bu kaçış yollarını savunuyor ve bu lobi faaliyetleri de işe yarıyor. Bu yalancı çözümler, ulusal katkı beyanlarında (NDC’ler), ülke beyanlarında, ‘net sıfır’ taahhütlerinde ve küresel stok sayımı müzakereleri dahil tüm müzakere odalarında karşımıza çıkıyor. Paris Anlaşması’nın bütünlüğüne zarar verebilecek tehlikeli boşluklara kapıyı aralayan Madde 6.4.’te de karşımıza çıkıyor.
Hileyle hurdayla iklim değişikliğinin üstesinden gelemezsiniz. Ve fosil yakıtlardan kurtulmadan iklim değişikliğine karşı mücadeleyi kazanamayız.
| Günün Fosili – Mısır: Protestoculara izin yok ama fosil yakıt lobicilerine sıcak karşılama Fotoğraf: İklim Haber.Binlerce delege, sivil toplum örgütü ve dünya medyası önemli bir iklim konferansı için bir sahil şehrinde bir araya gelirken, on binlerce düşünce mahkumunun hapishanelerde tutulması, ifşa edilmesi gereken farklı bir distopik boyut. İnsan hakları olmadan iklim adaletinin olamayacağını biliyoruz. Bir de üstüne üstlük bu yılki COP’ta fosil yakıt lobicisi sayısının geçen yıla kıyasla yüzde 25 artarak 600’a çıktığını öğrendik. Gezegeni mahvedenler bir iklim konferansında sıcak karşılanıp hoş tutulurken, sivil alanların bu kadar ağır şekilde kısıtlanması kabul edilemez.Peki ya dinlenen telefonlar ve engellenen web siteleri hakkındaki fısıltılara ne demeli? Bizler burada, iklim görüşmelerinde hayati öneme sahip olan Kayıp ve Hasar, iklim finansmanı ve adaptasyona konularına odaklanmaya çalışıyoruz.COP27 bizi dinliyor mu?Resmi COP27 uygulaması bizi “dinliyor’ mu diye endişe etmeden veya her köşede güvenlik görevlileri ile burun buruna gelmeden, bu kişilerin habersiz kapalı toplantılara girmelerine ve hatta bazı durumlarda toplantıları kesintiye uğrattıkları için Birleşmiş Milletler güvenlik görevlileri tarafından çıkarılmalarına şahit olmak zorunda kalmasaydık daha mutlu olurduk.Bu da yetmezmiş gibi, su, wi-fi ve uygun fiyatlı yiyecek eksikliği de sıkıntılar listesine eklendi. Ücretsiz dağıtılan Coca-Cola, ilk birkaç günde su sebillerinin boşalması ve yiyecek tezgâhlarındaki uzun kuyrukları telafi etmeye yeterli değil. En yakın tuvaleti bulmak için 800 metre yürüdükten sonra delegelerden oluşan uzun bir kuyrukla karşılaşmak konusuna ise hiç girmeyelim.COP’u doğru yola sokmakHer ne kadar güpegündüz soygunu andıran fahiş otel fiyatlarının artık geçmişte kaldığını zannetmiş olsak da, birçok kişi otellerin saat farkından etkilenmiş ve yüzü gözü şiş ve itiraz edecek halleri kalmadığı için pes eden yolculardan ısrarla check-in şartı olarak ekstra ücret talep etmesinden şikayet etti.Bu COP’u doğru yola sokmanın ve herkes için insan hakları ve herkes için iklim adaleti sağlamanın zamanı geldi.NOT: Günün Fosili, COP’ta bulunan sivil toplum temsilcilerinin oylarıyla seçiliyor ve CAN International tarafından iklim değişikliğine karşı “en azı başarmak için en fazlasını yapan” ülkelere veriliyor. |
Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 27. Taraflar Konferansı (COP27), 6-18 Kasım tarihlerinde Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenleniyor.
Zirveyle ilgili Uluslararası İklim Eylem Ağı’nın (CAN International) koordinasyonu ile sivil toplum örgütlerinin BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) toplantılarında yayımladığı ECO haber bülteninin başlıklarını bianet ve Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) iş birliği ve Ayşe Bereket’in çevirisi ile sizlerle paylaşıyoruz.

