Salı, Şubat 3, 2026
Google search engine
Ana Sayfa Blog Sayfa 26

Ekokırım Uluslararası Toplantısı Sonuç Bildirgesi 

Ekokırımın bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer almasını amaçlayan konferansımız, Türkiye’de bu konuda uluslararası düzeyde düzenlenmiş ilk toplantı olmanın sorumluluğunu taşıyor. 

Ekokırım kavramı, doğaya verilen zararların gitgide artmasıyla, farklı ülkelerde farklı boyutlarda ele alınmaya, tartışılmaya başlandı. Aktivistler ve hukukçular, ekokırım suçunu kendi ülkelerinin yasalarına geçirmeye çalışıyorlar. Çabaları sadece iç hukukta tanımlama yapılmasına yönelik değil, ekokırımın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) baktığı 4 temel suça (insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım, savaş, saldırı) eklenerek, 5. suç olarak kabul edilmesi yönünde. Ekokırımı gençlerin meselesi yapmak ve kamuoyu desteği alarak kampanyaların organize edilmesi de önemli. Çünkü hukuk mücadelesi, öznelerin katılımı ve aktif rol almaları ile başarıya ulaşabilir.

Küresel kurumlarla sermaye ise COP 27’ye sayılı günler kalmışken aynı retorikleri tekrarlıyorlar ve mevcut hukuk, ancak var olan sistemi korumaya yönelik. Oysa ki sistemin bu şekilde devam edebilmesi mümkün değil. Üstelik hukuk, durağan ve değişmez de değil, ihtiyaçlara göre şekilleniyor. Bu nedenle mutlaka doğaya karşı insanın yıkıcı faaliyetlerini engelleyen önlemler alınmalı. İki tür yıkım var; savaş sonucu oluşan ekolojik yıkımlar ve savaş oluşturan ekolojik yıkımlar. Hızla artan enerji, inşaat, madencilik faaliyetleri başlı başına yıkım oluşturuyorlar ve bunlar hukuktaki boşluklardan yararlanarak, daha büyük felaketlere yol açmak üzere faaliyetlerine devam ediyorlar. 

Diğer taraftan, yasaların normatif gücü, davaların çok daha ötesine ulaşabiliyor. İşte bu nedenle doğanın haklarını korumak için ekokırımın suç olarak tanınmasına ihtiyaç duyuyoruz. Doğaya zarar verilmesini önlemek, doğayı kendinde değer olarak görmek ve doğaya karşı işlenen suçları cezalandırmak için böyle bir kanunu hukuk sistemine dahil etmeliyiz.

Stop Ecocide (Ekokırıma dur de) vakfı tarafından oluşturulan “Çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi olarak işlenen fiiller ekokırım suçunu oluşturur” tanımının ele alındığı konferansımızda tanımda yer alan kavramlar farklı bakış açılarından sorgulandı. Bu tartışmalar çerçevesinde özellikle çevre korumasını, savaş suçundan barış zamanına genişletmek gerektiği söylenebilir. 

Ekokırım suçu, ihtiyatlılık ve öngörülebilirlik ilkeleri doğrultusunda da sorumlulukların olduğundan hareketle ele alınmalıdır. Bu çerçevede fiilin potansiyel ekolojik yıkım tehlikesi barındırması, ceza yaptırımının oluşması için yeterli görülmeli, zararın gerçekleşmesi beklenmemelidir. Ekokırım suçunun karşılığı olan cezalar ise suçun oluştuğuna karar veren yapıların zamanla oluşturacağı bir süreçle tariflenebilirler ve ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir.

Ülkelerin iç hukuklarında ve uluslararası hukukta ekokırım 

İklim ve ekoloji suçları ulusal, bölgesel ve uluslararası olmak üzere 3 ayrı başlıkta toplanabilir.  Dünyanın farklı ülkelerinde, yerel halkların uzun yıllar süren azimli çabaları sonuç veriyor ve ekosistemler özne olarak tanınarak, yasal haklar kazanıyorlar.

Ulusal kazanımlara güzel bir örnek İspanya’daki Mar Menor Tuz Gölü; uzun yıllar süren ekolojik yıkımlardan sonra tonlarca balığın ölümünün insanları harekete geçirmesiyle gölün kenarında 70 km’lik bir alanda insan zinciri eylemi yapıldı ve 650 bin ıslak imza toplandı. İspanya Parlamentosu’nun bu eylemlilik üzerine aldığı kararla Mar Menor Tuz Gölü ve havzası, doğal olarak korunma ve evrilme, eski sağlığına kavuşma, ekosistem olarak insan kaynaklı baskılardan korunma haklarına kavuştu. Bu hakların takibi için de üçlü bir yapı oluşturularak, eylemleri gerçekleştiren idare, onları kontrol eden izleme komisyonu ve bilimsel komisyon kuruldu.  

Ekokırım suçunu etkin hale getirmek için anayasa ve yasalara ekolojik temelli eklemeler yapmak gerekiyor. Bu bağlamda doğa haklarının tanındığı Ekvator anayasasından ve Bolivya kanunlarından ilham alınabilir. Ayrıca, ekokırımın bir suç olması konusunda aynı görüşü paylaşan parlamenterleri uluslararası düzeyde bir araya getiren “Ecocide Alliance”, parlamentolarda soru önergelerinin verilmesi, kanun önergeleri sunulması açısından faydalı olabilir. 

Belçika, ekokırımı parlamentosunda tartışmaya açan ilk ülke oldu; ekokırım suçunun geçerlilik alanı genişletilerek, kişiler sadece Belçika’da işlenen ekokırım suçlarından değil, ülke dışında işledikleri ekokırım suçlarından da yargılanabilecekler. Bu yasal değişiklikteki amaç, insanları cezalandırmaktan öte çevreye verilen tahribata karşı caydırıcı olmak ve bir toplumsal paradigma değişikliği yaratmak. Ekokırımın uluslararası mahkemede suç olarak tanınması da bizlere iç hukuk açısından temel bir dayanak sağlayacak ve doğaya verilen zararlara karşı ülkelerdeki yasaları güçlendirecektir.

“Nicel birikimler, nitel değişimlere yol açar” prensibinden yola çıkarak ekokırım kavramının kümülatif (birikimli) etkileri içerecek şekilde de ele alınması gerekmektedir.

İklime karşı işlenen suçlarda, suç mahali küreseldir 

Küresel iklim krizine neden olan tüm fosil yakıt, termik ve maden şirketlerinin yöneticileri UCM’de yargılanabilirler. Bu yargılama, iklim krizi çağında iklime etki eden bu şirketlerin eylemlerinin sonuçlarının sadece belli bir ülkeyle sınırlı kalmadığından, küresel düzeyde etki ettiğinden, yani suç mahalinin küresel olduğundan hareketle yapılabilir. İliç’teki altın madeninin varlığı ve en son siyanür sızıntısıyla verdiği zararların Fırat’ın Basra Körfezi’ne kadar uzanması, sadece Türkiye halklarına değil, tüm Ortadoğu halklarına karşı işlenmiş bir ekokırım suçudur. Aynı gerekçeyle, Adana’da termik santrallerin yarattığı yıkım nedeniyle iki termik santral yöneticisi, Kazdağları’ndaki yıkımı nedeniyle Alamos Gold, Kapadokya’daki yıkımı nedeniyle Centerra Gold, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılık Ofisi’ne insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle şikâyet edildiler.

Bergama Altın Madeni ile ilgili başvurularda ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel hayatın korunmasına ilişkin maddesi gereğince ihlal kararı çıkmıştı. Sözleşmenin

tüm ekokırım suçları için böylesi geniş yorumlanmasını sağlamak veya ek protokolle ekokırım suçunun sözleşmeye girmesini sağlamak ta bir hukuksal mücadele alanı olarak önümüzde duruyor. 

Türkiye’deki ekoloji aktivistleri ve ekolojik suçlar 

Konferansımızın ekoloji hareketlerinin ve Türkiye’de hukuk mücadelelerinin konuşulduğu oturumu, Rize Fındıklı’da yeşil yola karşı mücadele ederken katledilen avukat Cihan Eren, Artvin Hopa’da HES’lere karşı verilen mücadelede polisin gaz bombası saldırısı sonucu katledilen Metin Lokumcu ve Antalya Finike’de mermer ocağına karşı yaşam alanlarını ve Sedir ağaçlarını korumak için verdikleri mücadelede katledilen Aysin Büyüknohutçu ve Ali Ulvi Büyüknohutçu anısına gerçekleştirilmiştir. Adaleti yalnız ekolojik yıkım alanları için değil, aramızdan alınan mücadele arkadaşlarımız için, “Gezi’yi savunuyoruz” diyerek kent ve doğa savunma mücadelesi vermeleri nedeniyle tutuklanan dostlarımız için de arıyoruz.

Gönüllü hak savunuculuğu yapan ekoloji aktivistleri Türkiye’nin özüdür. Bu özü, çeşitli mücadele alanlarından konferansımıza aktararak, ekokırım tartışmalarına katkı sunmaya çalıştık; JES’lere karşı Mezeköy’de, termik santrale karşı İkizköy’de, taş ocağına karşı İkizdere’de, çimento fabrikasına karşı Deştin’de süren direnişleri selamlıyoruz. ODTÜ ormanı rant yolu ile bölünüyor, ekosistem ve kent hakları savunması mücadelesi ise ODTÜ bileşenlerince devam ediyor. Kent içinde ekosistem çeşitliliği olarak önemli bir yaşam alanı olan Validebağ korusu, millet bahçesi yapılmak isteniyor. Güvenlik gerekçesiyle ormanların yakıldığı Munzur’da 145 maden ruhsatı ve orman kıyımı, yerel halkı topraklarını terk etmeye zorluyor. Kanal İstanbul projesi hayata geçerse tüm bir coğrafyayı hem karasal hem de sucul ekosistemleri etkileyen tam bir yıkım gerçekleşecek ve İstanbul bir ekokırım alanına dönüşecek. Kazdağıları’nda madencilik, tarihi dokunun yok edilmesi, uranyum aranması, JES, RES, taş ocakları ve deniz kirliliği gibi çok yönlü saldırılar yöreyi yok etmek üzere. Malatya’da altın, toryum, uranyum gibi madenler ve HES’lere ilişkin 1050 ihale söz konusu. Madra Dağı, madencilik tehdidi altında. Bursa’da Uludağ Milli Parkı’nın yok edilmesine ve sucul sistemlerin aşırı kirliliklerinin teşhirine yönelik düzenli eylemler yapılıyor. Karadeniz sahil yolunun yapıldığı 90’lı yıllardan bugüne yola karşı mücadele, HES’lere karşı direniş sürüyor. Bergama’daki altın madenine karşı başlayan doğa savunma mücadelesi, Ege’de Aliağa’daki yıkımlar, Çeşme’deki büyük proje, Gaziemir’de radyoaktif atıklar gibi saymakla bitiremediğimiz saldırılarla devam ediyor. Şırnak’taki ağaç kesimleri ve madencilik faaliyetleriyle sınırlı kalmayan doğa katliamı, güvenlik politikaları ile iç içe geçmiş halde ve son dönemde buna rant politikaları da eklendi. Güvenlik barajları oluşturulan tüm bölgede, yetkili mercilerin kapısı kapalı, ekokırım mahallerine halkın ulaşımı mümkün değil, güvenlik politikaları nedeniyle doğa mücadelesi verenler engelleniyor. Biyoyakıtlar Türkiye’nin her yerinde yaygınlaşıyor. Oysa ki orman ürünlerini, araba lastiklerini ve çöpleri yakmak yenilenebilir enerji olarak nitelenemez. Maraş Elbistan’da 2 adet termik santralin ve linyit ocaklarının verdiği zararlar, Türkiye’deki diğer tüm termik santral alanlarında olduğu gibi uzun yıllardır hem doğaya hem de insan sağlığına ağır bedeller ödetiyor. Zonguldak Filyos’ta gübre fabrikası, Karadeniz Ereğlisi’nde demir çelik fabrikası ve buradan yayılan hava kirliliği yaşamı tehdit ediyor. Sucul ekosistemlere yönelen tehlikeler, buralardaki canlı yaşamını yok etmek üzere; kapalı bir ekosistem olan Salda Gölü, millet bahçesi yapılarak yok edilmek isteniyor, yine güvenlik gerekçesiyle doğa savunucularının girişimlerinin engellenmeye çalıştığı Van’da Van Gölü (Denizi) havzası kuraklık ve kirlilikle boğuşuyor. Marmara, son yaşanan müsilajla açığa çıkmış olduğu üzere aşırı kirlilik nedeniyle can çekişir durumda. Marmara’nın yaşadığı bu durum aslında epey eskiye dayanıyor; Marmara’da ilk ekokırım, Küçükçekmece’de oluştu ve bu İspanya’da gerçek kişi statüsüne kavuşan Mar Menor’un yaşadıklarına çok benziyor; Marmara’nın yaşam mücadelesinde, Mar Menor’da kazanılan zaferden esinlenmeliyiz.  

Yukarıda sıralanan ülkenin farklı coğrafyalarından deneyimler, bizlere birlikte mücadelenin olanaklarını gösteriyor. Bilimden teoriyi, sahadan mücadeleyi öğreniyoruz, mücadele ettiğimiz tüm yaşam alanlarımızı, müştereklerimizi savunuyoruz.   

Ekokırım Türkiye’de suç olmalı! 

‘82 anayasasındaki demokratik haklar ve özgürlükler ekokırımın cezalandırılmasına izin veriyor mu?” sorusunu şöyle irdelemek mümkün: Anayasada kamu yararı ön planda ve çevresel demokrasi için devletin 3’lü görevi önlemek, korumak, geliştirmektir. Örneğin ÇED süreçleri devlet için pozitif bir yükümlülüktür. Devletin bu görevlerini ihlal etmesi bireyin devlete karşı öznel hakkını doğurmaktadır. Açıkça dile getirilmese de ekokırım suçu örtülü olarak anayasada tanımlanmıştır. 

Türk ceza kanununda, ekokırım suçunun kök salmasına katkısı olabilecek maddeler mevcut. Ayrıca, 2006’de ceza kanuna eklenen iki yeni suç olan soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar ekokırımla ilişkilendirilebilir ya da ekokırımla ilgili yeni maddeler eklenebilir.  

Ekokırımın suç olarak tanınması ve TBMM’den geçmesi için bir yasa tasarısı hazırlığı çalışmalarına başlayacağız. Bu çalışmalar, ekoloji aktivistleri, yerel halk, hukukçular ve disiplinler arası alanlardan uzmanlarla tartışarak gerçekleştirilecek.  

Gezegenin kendi kaderini tayin hakkı 

Yeni bir kavram olarak gündeme gelen “sınır aşan sözleşmeler”e göre taraf olmayan ülkeler artık yaptırımları reddedemiyorlar. Gezegeni ilgilendiren sözleşmeler tüm insanlığı ilgilendiriyor ve bağlayıcılığı var.  

Ekokırımlarda tüm gezegen zarar görüyor. Bu nedenle gezegenin kendi kaderini tayin hakkına sahip olması hukuksal süreçlerde tanınmalıdır. Uluslararası bir ekokırım mahkemesi kurularak, yeryüzü genelinde dünya anayasasına giden yol açılmalıdır. 

Yeryüzünde o kadar uzun süreli ve ağır tahribatlara yol açtık ki, süreç artık doğanın inisiyatifinde. Buna bağlı olarak, insan elinden çıkan hukuksal süreç de artık doğanın verdiği uyarılara göre şekillenecek. Dünya bugüne kadar 6 defa yok oluş yaşadı ve her defasında bunun sorumlusu hâkim olan türdü. Sorumlusunun insan olacağı yeni bir yok oluştan kurtulmak, ekokırımın suç olarak ülkeler tarafından kabul edilmesiyle ve doğa savunucularının bu kanunun uygulanmasını azimli takipleriyle mümkün olacaktır.

4 Kasım 2022, İstanbul, Türkiye

Binler sokak sokak kimyasala karşı yürüdü

ŞIRNAK – Silopi’nin Tilqebîn beldesinde kimyasal silah kullanımına karşı “İnsanlık Yürüyüşü”nde buluşan binlerce kişi, asker saldırısına karşı sokak sokak direndi.  

Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Özgür Kadın Hareketi (TJA), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Barış Anneleri Meclisi, Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Hukuki Dayanışma Dernekleri Federasyonu (MED TUHAD-FED), Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma Dayanışma Birlik ve Kültür Derneği (MEBYA-DER), Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM), Göç Platformu ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi öncülüğünde Şırnak’ın Silopi ilçesine bağlı Tilqebîn beldesinde kimyasal silah kullanımına karşı binler bir araya geldi. 

DERE VE TEPELERİ AŞTILAR  

“Kimyasal Silah Kullanımına Karşı İnsanlık Yürüyüşü” şiarlı yürüyüş öncesi Habur Sınır Kapısı’na giden bütün yollar yüzlerce asker ve polis tarafından kapatıldı. Aralarında DBP Eş Genel Başkanları Saliha Aydeniz ve Keskin Bayındır’ın da olduğu binlerce kişi farklı noktalarda buluşarak, toplanma yeri olan HDP Tilqebîn Belde Örgütü binasına doğru yürüdü. Engelleri tanımayan yüzlerce kişi dere ve tepelerden Tilqebîn’e ulaştı. 

‘BIJÎ SEROK APO’ SLOGANI

Daha önce Tilqebîn’e ulaşan kitleye askerler, tazyikli su ve gaz bombalarıyla saldırdı. Buna rağmen kitle dağılmadı. Farklı noktalardan yüzlerce kişinin de buradaki kitleye dahil olmasıyla büyük yürüyüş başladı. Binlerce kişi, tarlalardan İpekyolu’na doğru yürüyüşe geçti. Alkış ve zılgıtların dinmediği yürüyüş boyunca “Bijî Serok Apo”, “Bijî berxwedana Zapê”, “PKK halktır halk burada” ve “Bijî berxwedana gerilla” sloganları atıldı.

Bir süre sonra Habur Sınır Kapısı’na doğru giden İpekyolu’na ulaşan kitle, burada da asker engeliyle karşılaştı. Kitle, yolu tek yönlü trafiğe kapattı. Askerler bir kez daha tazyikli su ve gaz bombalarıyla kitleye saldırdı. 

Binler, yolu uzun bir süre trafiğe kapattıktan sonra bu kez ara sokaklara giderek, yürüyüşlerini sürdürdü. Asker saldırısı sürerken, kitle yürüyüş için tek noktada birleşti. 

VEKİLE PLASTİK MERMİ

Binler, yolu uzun bir süre trafiğe kapattıktan sonra bu kez ara sokaklara giderek, yürüyüşlerini sürdürdü. Asker saldırısı sürerken, kitle yürüyüş için bir kez daha birleşti. Bu sırada askerler tarafından atılan plastik mermi ve gaz bombaları HDP Milletvekili Nuran İmir’e isabet etti. İmir, göğsüne isabet eden plastik mermiden kaynaklı fenalaştı.

Beldenin diğer sokaklarında direnen gençler, alkış, “Bijî Serok Apo” sloganları ve zılgıtlarla bir süre halaya durdu. 

HER SOKAKTA DİRENİŞ

Asker saldırısı sürdükçe direniş de büyüdü. Binler beldenin tüm sokaklarında çöp kovaları ile barikatlar kurdu. Ayrıca gazlı ve tazyikli su saldırısına taşlarla karşılık verdi. 

Bu sırada askerler HDP binası önünde dakikalarca havaya ateş açtı. Gözaltına alınan kişilerin olduğu öğrenildi. 

Askerler, beldede yapılan düğüne de gazla saldırdı. Düğüne katılanlar gazdan olumsuz etkilendi. Düğün sahipleri ve yürüyüşe katılanlar askerlere tepki gösterdi.

Direniş, beldeyi ikiye ayıran İpekyolu’nun her iki yakasında da büyüyerek devam etti. 

GAZETECİLERE ŞİDDET

Yürüyüşü takip eden bazı gazeteciler de askerlerin hedefi oldu. Askerler, yere yatırdıkları gazetecilerin yüz ve sırtlarına ayaklarıyla bastı. Askerler, şiddet uyguladıkları gazetecileri gözaltına almak istedi. Gazeteciler, kartlarını göstermeleri üzerine serbest bırakıldı.

EVLERE BASKIN: ÇOK SAYIDA GÖZALTI 

Beldede tüm sokaklara yayılan direniş saatlerce devam etti. Sonrasında askerler birçok eve baskın düzenledi. Askerler, TMMOB Mardin İKK Sekreteri Aydın Aslan, HDP Mersin İl Eşbaşkanı Hoşyar Sarıyıldız, Eğitim Sen Mardin Şube Eşbaşkanı Mustafa Bozan, BES Mardin Şube Temsilcisi Mehmet Emin Özel, Beytocan Kırıcı, Sümeyye Kırıcı, İbrahim Kızılay ve Cahit Delek’in de aralarında olduğu onlarca kişiyi gözaltına aldı. 

Savaş sonrasında ekolojik yeni yaşam inşası

Dünya artık sıcak çatışmanın bittiğine ve soğuk savaşın devletlerarası ihtilaflarda kullanılacak en şiddetli metot olduğuna inanmaya başlamışken Orta Doğu halkları ve dünyanın yoksul ötekileri sıcak çatışmayı ve savaşı kapitalist modernite çağında hep yaşadılar. Savaştan kaçan halkların refah ülkelerinin kapılarına dayanmaları savaşın herkesi etkilediği gerçeğini hatırlatamadı. Savaş mağdurlarını Türkiye’de tutup, Türkiye’de insan hakları, demokrasi, evrensel değerler adına ne olduğuna göz-kulak tıkamak çok kolaydı. Fakat Ukrayna – Rusya savaşı sıcak çatışmayı ve savaşın herkesi etkilediği gerçeğini acı şekilde ortaya koydu. Kimi refah ülkesi sakinleri için enerji fiyatlarındaki aşırı yükselişle savaş herkesin evinin içine kadar girdi. Kapitalist modernite çağında kimse savaştan azade değil.

Bizler dahi kimi zaman yaşadığımız coğrafyada devam eden bir savaşın bir parçası olduğumuzu unutmaktayız. Üstelik bu savaş iki aktörlü bir savaş değil. Kürdistan bir coğrafya olarak düşünülürse Türkiye, Iran, Irak ve Suriye devletlerindeki siyasi iktidarların politikalarının yol açtığı birçok çatışma var. Birçok aktör var. Bu çatışma DAİŞ gibi tüm dünyayı hatta insanlığın medeniyet varlıklarını tehdit eden bir canavar yarattı. DAİŞ’in insanlık mirası kabul edilen her şeyi yok etmesi tüm insanlığın meselesiydi. DAİŞ zulmüne karşı mücadele edenler insanlığın değerlerini kurtardı.

Ukrayna’da ise savaş çok büyük bir yıkıma yol açtı. Yıllardır savaş karşıtı ekoloji hareketlerinin sloganı olan ‘savaş kirletir’ sloganı adeta Ukrayna’da bir kez daha gözle görünür oldu. Ukrayna savaşının tüm dünyadaki enerji piyasalarını da etkileyecek bir yönü var. Rusya’nın Avrupa’ya doğal gaz sağlayıcısı olması enerji güvenliği tartışmalarını hararetlendirdi. İklim krizi tartışmalarında karbon emisyonu azatlımı için BİMÇDS üyesi devletler ile büyük ilerleme kaydedilmişken ve fosil kaynaklı enerji kullanımı iyice zayıflamışken bu savaş, fosil sektörlerine can suyu oldu. Fosil sektörleri yeniden meşruiyet zemini kazandı ve devletlerin karar alma mekanizmalarında zayıflayan yerlerini güçlendirdiler. Savaş tüm dünyayı kirletiyor demek çok da iddialı bir söz olmayacaktır. Ukrayna savaşında başka çarpıcı bir tartışma da nükleer üzerinden açıldı. Rusya’nın Ukrayna’daki nükleer enerji santrallerini vurma tehdidi nükleer enerjinin güvenliliği meselesini ve devlet terörizmini tartışmaya açtı. Rusya’nın bu tehdidi Ukrayna’daki ekoloji hareketleri tarafından ‘nükleer terörizm’ olarak adlandırıldı.

Henüz Ukrayna savaşı bitmemişken savaş sonrasında ne olacak sorusu sorulmaya başlandı bile? Avrupa’da eskiden yoksul 3. dünya ülkeleri için konuşulan green recovery (yeşil iyileşme), green reconstruction (yeşil yeniden inşa), post war environmental mainsteaming (savaş sonrası çevreyi ana akımlaştırma) kavramları bu kez Avrupa için konuşulmaya başlandı.

Aslında ekolojinin savaşın da barışın da önemli bir başlığı olduğunu dünya genelinde yaşanan savaş-barış süreçlerinde gördük. Kolombiya Devleti ve FARC arasındaki barış müzakerelerinin bir başlığı da çevre barışıydı. Savaş sonrası hayat yeniden kurulurken ekolojik varlıkların iyileştirilmesi ve korunması birincil öncelikler arasında görülmekteydi. Vahşi neoliberal kapitalizm buna müsaade etti mi? Bu tartışmalı bir cevap olacaktır. Elbette ki tam olarak etmedi. Fakat bu tartışmanın kendisi bile çok kıymetli ve savaş karşıtı ekolojist hareketlere katkısı oldu. Üstelik bu tartışma savaş sonrasında ekolojik iyileşmenin kapsayıcı eşit toplumsal cinsiyet katılımı olmadan mümkün olmadığını kanıtladı. Eril, tekçi zihniyetle yapılan politikaların tekrarının bir döngü olduğunu vahşi kapitalizmi beslediğini gösterdi.

Kürdistan coğrafyasızındaki savaşların ekolojik maliyeti de artık gözle görünür oldu. Ekolojik varlıkların tahribi Türkiye’de de önemli bir tartışma konusudur. Son 5 yılda artan Kürdistan ormanlarının yakılması, kesilmesi, satılması, güvenlik barajlar ile su varlıklarının tahrip edilmesi hala sıcak bir tartışma konusudur. Buna karşılık Kürt halkı ve bu ekolojik yıkıma karşı çıkan demokrasi güçleri bu tahribatı engellemek istedikleri için büyük baskı görmektedirler. Türkiye’nin başka bir coğrafyasında aynı türden ekolojik bir ihtilaf yaşandığında bir araya gelen ve ses çıkaran insanların, bu ihtilaf Kürt illerinde olduğundaki sessizliği geçmişte Latin Amerika ülkeleri için tartışılan ‘çevre ırkçılığı’ kavramını akıllara getirmektedir. Kürt halkının ekolojik ihtilaflar karşısında çevre ırkçılığına uğrama meselesi tartışılması gereken bir konudur fakat buradaki en kesin olgu Kürt halkının yalnızlığı ve ekolojik varlılarını korumak istediklerinde karşılaştıkları acı sessizliktir. İklim krizi kuraklık eli ile Türkiye’nin her yerini kavururken tek bir ağaç dahi kaybetmemek gerekirken bu haklı mücadelede yalnız kalmak akıl alır gibi değil.

Geçtiğimiz ay Irak Kürdistan’ındaki çatışmalar sonrasında bir OPCW ülkesi olan ve kimyasal silahların kullanılmasını engelleyen sözleşmenin tarafı olan Türkiye’nin çatışmalarda kimyasal silah kullandığına ilişkin görüntüler yayımlandı. Türkiye devlet yetkilileri bu görüntülerin ardından bölgeye bağımsız heyet gönderilmesi talebini orduya ve devlete saldırı ve ihanet olarak değerlendirdi. Fakat bu sert yanıtlar arasında uluslararası kurumların ve diğer devletlerin OPCW üzerinden yaptıkları başvuruların akıbetinin ne olduğuna ilişkin bilgiye ulaşmak oldukça zor.

Kimyasal silah kullanımı zamanaşımı olmayan insanlığa karşı işlenen suçlardan sayılan çok ağır bir suç ve ekolojik varlılara da geri dönüştürülemez zararlar vermekte. İnsanları korkunç şekilde ölüme götürdüğü gibi tüm canlıları yok etmekte. Halepçe’deki insanlık dramı görüntüleri ve Halepçe’nin toprağının bu saldırılardan sonraki durumu bu acı gerçeği ortaya koyuyor.

Halepçe’nin hala zehirli olan toprağını düşündükçe bunun ardından yenilenme mümkün mü, sorusu tıpkı Ukrayna’daki yıkımın ardından sorulduğu gibi akıllara geliyor. Kürdistan coğrafyasındaki savaşların bıraktığı ekolojik kirlilik ve izler iyileştirilebilir mi? Ormanlar, su varlıları, biyoçeşitlilik yeniden kazanılabilir mi? Elbette kaybedilen insanların acısı asla kapanmayacak. Bu acıları unutmak ve kaybedilenleri onurlandırmamak, kayıpları normalleştirmek savaşı devam ettirmenin birinci unsuru. Kaybın ardından yaşanan yas garip bir şekilde insanı hayata döndürüp bu kayıpla yaşamasını devam ettirmeyi sağlayan en önemli unsurdur. Peki ya yastan sonrası? Yasın ardından yeni bir yaşam inşa etmek bu yeni yaşamda eski yanlışları tekrarlamamak mümkün.

Zarar gören ekolojik varlıların hayata dönmesini ve iyileşmesini mümkün kılan birçok yöntem var. Fakat bunun için sadece münferit girişimler yeterli değil, bir karar alma yöntemi değişikliğine ihtiyaç var. Erkek egemen, savaş yanlısı, tekçi ve kapsayıcı olmayan karar alma mekanizmaları ile ancak eski yanlışlar daha beteri ile değiştirilmiş olur. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin olduğu, her kesimi kapsayan, ekolojik varlıları önceleyen ekolojik yeni bir yaşam inşa etmek zor değil. Bunu inşa etmek için savaşların bitmesini beklemeye gerek yok. Bu tıpkı adalet ve eşitlik olgusu gibi iç içe ve girift. Nasıl ki eşitliğin olması için adaleti, adaletin sağlanması için eşitliği beklemeden bunları gerçekleştirmek için aynı anda mücadele ettiğimiz gerektiği gibi. Ekolojik yeni bir yaşamı inşa etmek için çatışmanın ortasında dahi iyileşmeyi konuşmamız gerekmekte. Ukrayna savaşı bitmeden ekolojik iyileşmenin konuşuluyor olması tam da bunun kanıtı.

Savaşlar devam ederken yeni yaşamı yeşertmeyi konuşma oldukça güçlü bir direnişin ve sağlam duruşun, barışın geleceğinin inancını taşıma manasına gelmekte. Bizden sonraki kuşaklara ne savaş, ne tahrip edilmiş ekolojik varlıklar bırakmamak için bu direnişi göstermek zorundayız.

Menekşe Kızıldere/HDP Ekoloji Komisyonu Eşsözcüsü

Çocuklar ve Gıda Güvenliği

0

Bülent Şık’ın yeni kitabı çıktı. Anne ve babalar için bir rehber: Çocuklar ve Gıda Güvenliği

“Bu özenli çalışmasıyla anne/babaların çok yararlanabilecekleri bir rehber hazırlayan Bülent Şık, bize aynı zamanda gerçek bilim insanlarının akademinin dışında da bilgi üretebildiklerini bir kez daha gösteriyor.”
Prof. Dr. Kayıhan Pala

İyi bir hayat herkesin ama öncelikle çocukların hakkı, Çocuklar için bunu yapmaya çaba göstermeye değer. Çünkü çocuklar korunması ve özen gösterilmesi gereken ortak varlığımız.

Çocukların sağlıklı beslenmesini sağlamak ile çocuklara daha iyi bir dünya bırakmak aslında aynı şeyler. Çocuk sağlığını korumak sadece kendi çocuklarımızı değil, tüm çocukları korumakla ilgili bir şey.

Bu kitap, annelere, babalara, eğitimcilere, gazetecilere, medya çalışanlarına, gıda ve çevre sorunlarına duyarlı herkese sesleniyor. Çocukları, çocukların sağlıklı beslenmesini gıda güvenliği çalımalarının da odak noktasına koyuyor. Evimizde, mutfağımızda gıda güvenliğini nasıl sağlayabileceğimiz sorusuna çeşitle meseleler üzerinden yanıtlar veriyor. Amacımız, sorunlar kadar çözümlere de değinerek gıda güvenliği hakkında temel bir bakış açısına sahip olmamızı sağlamak.

HALKLARIN İKLİM ANLAŞMASI KONFERANSI TOPLANTI BİLDİRİSİ
28-30.10.2022

Kapitalist sömürünün en iyi tanımlarından birini 1845 yılında F.Engels, “sosyal cinayet” terimiyle dile getirmişti. Bu tanımlamayla, sermaye düzeninin binlerce işçiyi yavaş yavaş ölüme sürükleyen bir peş peşe cinayetler sistemi olduğu kastediliyordu. İklim krizini de bir tür sosyal cinayet formu olarak nitelendirebiliriz. Engels’in yakın dostu Marx ta kapitalist gelişimdeki yıkım ilişkilerini görmüş ve gelişmenin belli bir aşamasında üretici güçlerin yıkıcı güçlere dönüştüklerini ve ancak dışarıdan bir baskı gelmesi halinde kapitalist yıkımın engellenebileceğini belirtmiştir. Günümüzde ise bu yıkımın boyutu cinayetten de öte imhaya ulaştı. İklim krizi tekil bir kriz değil, kapitalizmin krizleri çağında yaşıyoruz ve karşımızda krizleri fırsata çeviren bir kapitalizm var; eriyen buzullar iklim felaketi olmaktan ziyade, altındaki fosil yakıtlara ulaşmaya ve yeni denizyolları açılmasına olanak sağladığı için fırsat olarak değerlendiriliyor. Sermayenin iklim krizine yanıtı ise yeni krizler yaratmak olacaktır; ırkçılığın, sömürgeleştirmenin, savaşların körüklenmesiyle.

Bu bağlamda, iklim aktivistlerinin son 50 yıldaki mücadelesine bakarsak; düzenlenen alternatif zirvelerin, resmi zirvelerle yeterli düzeyde hesaplaşma içinde olmadıklarını gözlemliyoruz. 1972’de başlayan Çevre mücadelesi, sürdürülebilir kalkınma adı altında sermaye tarafından sahiplenildi. Oysa ki bizler, sermayenin kendi ihtiyaçları dahilinde yazdığı ve dayattığı tarihi reddetmeliyiz. Doğayı karbon hesaplamaları ve tarihsel hedefler gibi niceliksel terimlere indirgemesini kabul etmeyip, doğayla ilişkimizi nitelikler üzerinden kurmalıyız. İklim krizi hareketi, sektörlere ayrılmadan, bütüncül bir anlayışla örgütlenmeli. Sınıfsal, bölgesel, etnik ve diğer sosyal hareketlerle dayanışma içinde olmalı. Sınıf mücadelesinin önemi iyi kavranmalı. İşçi-emekçi mücadelesi, ekoloji mücadelesinden ayrı tutulmamalı.

Birleşmiş Milletlerin taraflar toplantılarına (COP) muhalif olmamıza karşın, yine de bu kurumların bilimsel raporlarından faydalanıyoruz ve COP organizasyonları muhalif eylemlere imkân sağlıyor. Burada önemli olan, nasıl bir söylem oluşturup, kapitalist söylemle nasıl mücadele edebileceğimizi belirlemek. Öte yandan kapitalizm, sistem içinde kalan tüm muhalif eylemleri banalize etme gücüne sahip. Alternatif söylemin, sadece tepkisel değil, öneri getiren bir dile, kurucu bir anlatıma sahip olması faydalı olacaktır. Zira yeni bir yaşam kuracaksak, bunun yolu kapitalizme sürekli tepki vererek vakit kaybetmekten değil, tüm mücadelelerin birleşeceği bir noktaya evrilmekten geçecektir. Ayrıca meseleyi sadece iklim krizi kavramına indirgememeli, savaşlarla, bölgesel farklılıklarla, suyun metalaşmasıyla, ormansızlaşmayla, her tarafı saran meta transfer ağlarıyla, insansızlaştırılan yaşam alanlarıyla, korumayı başaramadığımız kültürel hafızayla olan bağlantıları ortaya konmalı; çünkü sadece iklim krizinden etkilenmiyoruz, aslında bir çoklu sorunlar sarmalında yaşıyoruz. Bu bağlamda, kapitalizmle etkili mücadele için Ekoloji-Politiği kullanmalıyız. Her birimiz iklim krizinde ve ekolojik yıkımlarda politik yönden sorumluluğumuzu sorgulamalı, her birimiz kendimize şu soruyu sormalıyız: “hâlâ sistemin içinden düşünmeye devam mı edeceğiz”. Bölünerek, dağılarak kaybedecek zamanımız kalmadı, örgütlü mücadeleyi nasıl kuracağımızı tartışmalıyız.

Bize düşen görevlerden biri de bilginin demokratikleştirilmesi; elimizin altında geniş bir bilgi kaynağı var ve bunu emekçi halkın perspektifinden yorumlamalıyız. Ayrıca iklim mücadelesi, yaşam hakkı mücadelesine dönüştürülmeli.
Türkiye’de ve küresel düzeyde, iklim krizinin farklı alanlardaki etkilerine ve devlet-sermaye ikilisinin icraatlarına göz atarsak, kapitalizmin yukarıda sıraladığımız niteliklerinin nasıl yıkıma dönüştüğünü görebiliriz:

Halk Sağlığı yönüyle durum oldukça endişe verici; enfeksiyon hastalıklarının bulaşması için iklimsel uygunluk gitgide artacağı öngörülüyor. 2010 yılından bu yana 21,5 milyon civarında olan iklim mültecilerinin 2050’ye kadar 1,2 milyara ulaşacağı hesaplanıyor. İklim krizi onca felakete ek olarak, ruh sağlığı sorunlarında da önemli artışa yol açıyor, tedarik zincirini aksatarak, gıdaya erişimi engelliyor. Lancet sağlık raporunda dile getirildiği şekliyle “insan sağlığı fosil yakıtların insafına kaldı”. Halk sağlığı yönüyle yapılması gereken, enerjiden tarıma, sağlığa kadar tüm alanlarda kamu yararını gözeten, toplumcu politika değişikliklerini hayata geçirmek. Afet risk analizi yapıp, yönetim planı hazırlamak ve afetlere müdahale konusunda tüm sektörler arası iş birliğini sağlamak.

Ormansızlaşma yönüyle de Türkiye’nin gidişatı çok endişe verici! Ağaçlandırma rakamları 1992’den bu yana çok azaldı; son 20 yılda ancak tüm ormanların %3’ü kadar orman ağaçlandırma ile kazanıldı. Son dönemde ağaçlandırmadan çok daha fazla oranda ormanlık alan 2B düzenlemesi ve ormana verilen enerji, maden, turizm, yol vs. tahsisleri ile kaybedildi. Yangınlarla yıllık ortalama 9.705 hektarlık orman kaybedilirken, kamu yararı kisvesi altında verilen tahsislerle yıllık 37.869 hektar orman kaybı söz konusu! Orman yönetmeliğindeki Ek-16 maddesi, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılaşmaya uygun tüm ormanlık alanları, orman tanımı dışına çıkarmaya imkân sağlıyor. Bunlara ek olarak, orman sanayisine ucuz hammadde sağlamak için aşırı odun üretimi nedeniyle yakın gelecekte ormanların kendini yenileyemeyip çökme riski söz konusu. Zira 2005 yılında 13 milyon m3 olan odun üretimi, 2021’de 32 milyon m3’e çıkmış durumda. Tüm endişe verici verilere karşın, halkın mücadelesi de giderek artıyor. Ancak ormanları koruma mücadeleleri yerel eylemlerle sınırlı kalıyor, ülke çapında ortak bir doğayı koruma mücadelesine dönüştürülemiyor. Bunu nasıl başaracağımız üzerinde çalışmamız gerekiyor.

Enerji konusunda, kömürlü termik santrallerin kapatılması hem sera gazı emisyonları hem de noktasal kirlilik yönüyle öncelikli eylem olarak önümüzde. Türkiye’de kömürlü santraller, 1965-2020 yılları arasında 200.000’ yakın erken ölüme yol açtı. Termik santraller nedeniyle kırlar insansızlaştırılıyor, gıda üretimine devam eden insanlar Soma örneğinde olduğu gibi mülksüzleştiriliyor. Çiftçi nüfus işçileştiriliyor, insanların doğayla ilişkileri koparılıyor. Bize düşen görevlerden biri, termik santralleri kapatmaya çalışırken, kömür sektöründe çalışan 45.000 civarında emekçinin geleceklerini garanti altına almak. Bu işçilerle birlikte örgütlenmenin yolunu bulmalıyız.

Türkiye’de İklim Adaleti Koalisyonunun 2022 yılı boyunca eylemlerinde kervanlar, ekokırımın suç olarak tanınması çabaları ve “kömürlü santrallerin kapatılması” kampanyası öne çıkan konulardan birkaçı.

Sınırları aşmak ve ekolojik yıkımları görünür hale getirmek için İrlanda ve Portekiz’le birlikte gerçekleştirilen kervan, Türkiye’de tek seferlik olmadı ve bir kervanlar serisine dönüştü. Türkiye’nin ekoloji mücadelesinde artık sembolik bir öneme sahip olan ve kömürsüz Muğla için mücadele veren Akbelen’den başlatılan kervanlar, bölgesel sorunlar üzerinden iklim krizini konuşmaya imkân sağladı. “Çözüm biziz” sloganıyla yola çıkan kervanlar boyunca kömürlü santrallerin yıkımlarından, zeytin yasasını delen yönetmelik değişikliklerine, jeotermal santrallerin geniş ölçekli tahribatından ormansızlaştırmanın aşırı boyutuna dikkat çekilmesine kadar farklı alanlarda ekolojik tahribatlar gündeme getirildi.

Kömürlü Santrallerin kapatılması kampanyasıyla, Meclis’te soru önergesi hazırlanması, çalıştay organizasyonu, bir pozisyon metni oluşturulması, kervanlardaki eylemler ve açılan davalar gibi farklı boyutlarda eylemler gerçekleştirildi.

Ekokırımın suç olarak tanınması için oluşturulan çalışma grubu, doğaya yaygın ve uzun süreli verilen tahribatlarda yasal yaptırım uygulanması için gayret gösteriyor ve 3-4 kasım tarihlerinde bu konuda bir Uluslararası Konferansa da ev sahipliği yapacak. Türkiye’de Marmara Denizi, bir ekokırım suç bölgesi olarak öne çıkıyor. Henüz Türkiye’nin anayasasında ve kanunlarında ekokırıma yönelik bir suç tanımı yer almazken, Avrupa ülkeleri, ekokırımı suç olarak yasalarına dahil edecek bir sürece girmiş görünüyorlar.
Ekolojik mücadelenin yayılabilmesi ve içinde bulunduğumuz aciliyet durumunda kitlesel destek bulabilmesi için özellikle enerji konusunda, pratikte uygulanabilir, somut öneriler getirmeli, her enerji türüne hayır demek yerine rüzgâr ve güneş enerjilerini savunarak, bunların doğal yıkımlara yol açmasına izin vermeden ve karbon ayak izlerini en aza indirecek şekilde devreye alınmalarına onay vermelidir. Öte yandan endüstriyel/kapitalist anlayışla işletilen enerjilere karşı çıkmalı, teknolojinin kime hizmet ettiğini dikkate almalı ve enerjinin nasıl tüketileceğini tartışmaya açmalıyız.

İçinde bulunduğumuz kapitalist sistem insanların gerçek ihtiyaçlarına göre işlemiyor. Üstelik kapitalizm, bir yandan sermayenin çıkarlarını savunurken diğer yandan genel halkın ve işçilerin talepleriyle ekolojistlerin talepleri arasında belirgin bir fark oluşturmayı başarıyor. Ekolojik krizleri üretenle, işçileri ekonomik krize maruz bırakan aynı sistem. Doğa ve yaşam savunucuları olarak bunların bilincinde olmalı ve hayatın somut gerçekleriyle yüzleşerek, kapitalizmin bizleri karşı karşıya getirdiği emekçilerle el ele vermeli ve birlikte çözüm üretmenin yollarını araştırmalıyız.

2 Kasım 2022
İklim Adaleti Koalisyonu
Not: Bizler, Cop26 Koalisyonu olarak yaptığımız çalıştay sonucu kapitalist ekonomi-politiğin neden olduğu iklim krizine karşı iklim adaletini savunmak ve bu doğrultuda uluslararası hareketlerin bir parçası olarak mücadeleyi büyütmek, geliştirmek ve sürdürmek amacıyla 25 Aralık 2021 basın toplantımızdan bu yana “İklim Adaleti Koalisyonu” olarak yolumuza devam ediyoruz. Koalisyonumuzun 75 bileşeni var, bireysel ve kurumsal katılımlara açık.

Katılımcılar listesine buradan ulaşabilirsiniz: https://www.iklimadaletikoalisyonu.org/katilimcilar

Bize her zaman [email protected] mail adresinden ulaşabilirsiniz.

Savaşa Karşı Ekoloji Mücadelesini Yükseltelim

Savaşın yıkıcı etkilerini, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal harekâtıyla bir kez daha yaşıyoruz. Sıcak çatışma ortamının görüntüleri, tarihsel ve güncel bütün savaşların yarattığı acıları insanlığın barış umudunun kolektif havuzuna topluyor. 2.Dünya Savaşı’nın artık uzakta kalmış bir anı olmadığını, Hitler’e karşı inşa edilen sığınaklarda şimdi yaşam mücadelesi veren çocukların çığlıkları yüzümüze vuruyor. Savaşın tarafları ise açık bir şekilde insanlığı ve gezegeni çok daha ağır yıkımlara yol açacak nükleer savaşla tehdit ediyor. Ortadoğu’daki cihatçı çeteler, şimdi de Avrupa’da katliamlar gerçekleşmek üzere rol alıyor. AB, ABD ve Çin başta olmak dünyanın geri kalanı da doğrudan veya dolaylı bir biçimde bu savaşın içinde. Çatışma Ukrayna’nın topraklarında cereyan ediyor olsa da küresel ölçekte bir savaş durumu içindeyiz.

Savaş, geride binlerce ölü ve onbinlerce yaralı bırakarak devam ediyor. Milyonlarca insan yerlerinden edilip komşu ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Yıkılan kentler ve yok edilen yaşam alanlarının bilançosu giderek büyüyor. Savaşan iki ülke gibi görünse de NATO üyesi ülkelerden başlayarak dünyanın geri kalan ülkelerinde de savaşa ve silaha bütçeden ayrılan paylar arttırılıyor. Halklar, artan enerji ve gıda fiyatları nedeniyle en temel insani ihtiyaçlarından mahrum kalarak savaşın faturasını ödüyor.

Savaşın insanlar ve tüm canlılarla birlikte doğal varlıklar üzerindeki yıkıcı sonuçlarına karşı tepkiler yükselmeye devam ediyor. Ancak savaşın sadece sonuçları değil, nedenleri ve cereyan etme biçimlerinin de önemli ekolojik boyutları var. Her şeyden önce petrol ve doğalgaz arzı, fosil yakıtların lojistik hatları, pandeminin de etkisiyle artan yeni güzergâh ve teknoloji arayışlarına baktığımızda bile bu, aynı zamanda bir enerji savaşı. Nitekim ilk gündem itibaren şehirlere sevk edilen tanklar ve atılan füzelerle birlikte enerji sevkiyatı ve tedarik zinciri ile gıda ambargosu, bu savaşta kullanılan en etkili silahlar olmaya devam ediyor. Nükleer savaş olasılığı ve gezegen riski, ilk defa bu kadar açık ve yakın bir tehlike olarak kaşımıza çıktı. Bu tehlikeyi bertaraf edecek BM veya başka bir uluslar arası etkili organizasyona sahip değiliz. Dünya, otoriter liderlerin anlık hırslarına bırakılmış bir nükleer savaş tehlikesiyle baş başa kalmış durumda.

Türkiye, savaşın ekolojik izdüşümlerinin en somut görünür olduğu ülkelerden biri. Rusya’nın müdahalesinin ilk anında Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri ile Kanal İstanbul savaş denklemi içinde konuşulmaya başlandı. Ekoloji mücadelesinin temel gündemleri içinde yer alan bu iki konu savaşa karşı verilecek toplumsal mücadeleler içinde de ekoloji hareketine önemli görevler yüklüyor. Savaşın kalıcılaşma eğilimine girdiği bu günlerde barışın sembolü olan zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılması için yönetmelik değişikliği yapıldı. Ardından korunan alanlarda enerji ve diğer talan projelerine imkân verecek mevzuat değişikliği yapıldı. Nükleer Düzenleme Kurumu ile ilgili yine Anayasa’ya aykırı şekilde kanun çıkartılarak; nükleer ile ilgili her türlü yetki saraya verildi. Bu son değişiklikler, bir kez daha ekoloji mücadelesinin savaşa karşı her düzeyde tutum alması gerektiğini gözler önüne sermektedir.

Her savaşta olduğu gibi Ukrayna’nın işgaliyle de insanlar yaşadıkları yerden ayrılmak, ülkeleri içinde ve dışında sığınma aramak zorunda kaldı. İltica haktır. Savaştan ve ölümden kaçan insanlara sınırlar koşulsuz açık tutulmalıdır. Yıllardır küresel adaletsizliklerin yol açtığı kitlesel yoksulluk, açlık ve savaşlar, Irak, Filistin, Yemen, Libya, Somali, Bosna ve yanı başımızdaki Rojava’da olduğu gibi kitleler halinde sığınmacı ve onların dramlarını yaratıyor. Sorumluları arasında yer aldığı savaşların yerinden ettiği milyonlara kapılarını kapatan, mültecileri boğulmaya, donmaya terk eden, sınırları dışında tutmak için ordular donatıp seferber eden Avrupa Birliği, bugün jeostratejik hesaplarla da olsa doğru olanı yapıp Ukraynalı mültecileri kabul ederken bile göçmenleri açıkça renklerine göre de ayrıştırarak göçmen karşıtlığını besliyor. Avrupa kalesinin duvarlarını kalınlaştırıyor. Bütün bunlar ekoloji alanında da tutarlı bir enternasyonalist duruşunun önemini bize hatırlatıyor.

Nükleer, Kanal İstanbul, zeytinlikler ve korunan alanlarda verilen ekoloji mücadeleleri savaşa karşı mücadelenin bir parçasıdır. Bu nedenle öncelikle Akkuyu nükleer inşaat çalışmalarına son verilerek doğaya verilen zararlar nükleer karşıtlarının da içinde yer aldığı bağımsız heyetler tarafından bir an önce tespit edilmelidir. Nükleer santral, 3.havalimanı yapımlarında olduğu gibi şantiyelerdeki iş cinayetleri ekolojik yıkımın öncü göstergesidir. Yaşamı öncelemeyen kapitalizmin kurtarıcısı yapı, enerji, maden ve nükleer santral projelerine son verilmelidir. Bugüne değin bu projelerde yaşamını yitiren, iş yapamaz hale gelen, yaralanan işçilerin bütün yasal hakları ödenmelidir. Kanal İstanbul, nükleer santral projeleri ile doğal varlıklara yönelik talanın önünü açan mevzuat değişiklikleri derhal iptal edilmelidir.

Sermayenin insanlığa ve doğaya karşı yürüttüğü savaşa karşı bütün halklarla barış ve ekoloji mücadelesini yükseltelim.

Ekoloji Politik

EKOLOJİ POLİTİK BAŞLANGIÇ KONFERANSI SONUÇ BİLDİRİSİ

Şili halkının neoliberalizmi doğduğu topraklarda tarihe gömmek için Santiago sokaklarını doldurduğu, Ekvador halkının hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı başkent Quito’yu kuşattığı, Beyrut’ta çöp isyanıyla başlayan direnişin sürdüğü, Rojava Devrimi’nin kazanımlarını korumak için bütün insanlık adına büyük bedeller ödemeye devam ettiği bir zamanda, Gezi isyanının yaşandığı topraklarda, dünyanın farklı kıtalarından “doğanın ve emeğin sömürüsüne son” diyenler olarak bir araya geldik. Konferansımız devam ederken Bolivya halkının başta su olmak üzere doğal varlıklarını koruma mücadelesiyle yarattığı Sosyalizme Doğru Hareket’i, emperyalist bir askeri darbe ile devrildi ve dünyanın ilk ekolojik anayasa deneyimlerinden biri ilga edildi. Bolivya halkı, direnmeye devam ederken, kapitalist sömürü ve yağmaya karşı dünya halklarının haklı ve meşru mücadelesini selamlıyoruz.
Ekoloji Politik Konferans, Türkiye’de ekoloji mücadelesinin önemli bir toplumsal güce dönüşerek kendi geleneğini yarattığını, politik bir ekoloji hareketinin doğmakta olduğunu ve mücadeleyi enternasyonalist düzeyde yükseltebilecek birikime sahip olduğunu göstermiştir. Yine Konferans, sosyalist hareket ile ekoloji mücadelesi arasındaki makasın kapanmasına önemli bir katkıda bulunmuştur.
Ekolojik krizin en küresel görünümü iklim krizidir. Gezegeni ve insanlığı korumak istiyorsak onu kapitalizmden ve sermayeden kurtarmalıyız. Yeşil kapitalizm ise, sermayenin kendi krizinden kurtulmak için ürettiği bir manevradan ibarettir. Reformlara bile tahammülü olmayan sermayenin tarihsel ve asli eğilimleri dizginlenmediği müddetçe, ekolojik krizin hafifletilmesi mümkün değildir. Ekoyıkımın önüne geçilmesi için her türlü burjuva çevreci ve liberal eğilimle, kurumsalcı anlayışla mücadele edilmelidir. Taahhüt ettikleri limitlere ve uluslararası anlaşmalara bile uymayan kapitalistlere ve devletlere bel bağlayamayız. Fiili mücadelelerle desteklenmediği sürece dar bir hukuk mücadelesiyle sonuç alamayacağımız gibi iklim adaletini de sağlayamayız.
Bizlere ekonomik büyüme propagandası ile ekolojik yıkım dayatılmaktadır. Toplumun sürüklendiği tüketim sarmalı, halkın gönencini azaltmakta ve yaşamı yok etmektedir. Gıda ve su başta olmak üzere yaşamın idamesi için zorunlu varlıkları kendi birikim rejimine sokmak için sermaye; savaşlar, siyasi hak gaspları ve antidemokratik uygulamalara başvurmaktadır. Ekoloji mücadelesiyle tüm antikapitalist radikal hareketlerin bir arada durmasına ihtiyacımız var. Yerel, bölgesel ve küresel ölçekte ağlar geliştirmeli ve her türden milliyetçiliğe karşı çıkmalıyız.
Emek mücadelesi ile ekoloji mücadelesi arasındaki gerilimlerin aşılarak ortak taleplerin oluşturulması için her türlü ortak çalışma zemini zorlanmalıdır. Şirketlerin istihdam kozuna karşı tahrip edilen alanların yeniden kazanılmasının işçiler tarafından yapılması gibi yaratıcı öneriler çoğaltılmalıdır. Ekolojik taleplerin işçiler tarafından sahiplenilmesi için çaba sarf ederken; ekoloji hareketi de işin yeniden dağılımı ve çalışma saatlerinde erişilen üretkenlik düzeyine koşut olarak radikal şekilde dönüştürülmesi talebini sahiplenmelidir.
Ekolojik kriz, kesinlikle kadınları farklı ve daha ağır şekillerde vurmaktadır. Kadının ev içi emek yükü artarken ev işlerinin toplumsallaşması talebi ayrı bir önem kazanmaktadır. Patriyarkaya karşı verilen mücadele, kapitalizmin emek ve ekoloji sömürüsüne karşı yürütülecek ekoloji politik mücadelenin de zeminini kurmaktadır.
Yeni bir toplumsallığı nasıl öreceğimizin ipuçlarını ekoloji mücadelesi bize sunmaktadır: Bütün eşitsizlik, sömürü, türcülük, tahakküm ve hiyerarşi biçimleriyle mücadele edilmelidir. Geleceğin inşası için komünal nüveler çoğaltılmalı, yeni bir ilişkilenme biçimi, düşünce sistematiği oluşturabileceğimiz mülkiyet ilişkilerini kolektifleştirecek yaşamlar yaratmalıyız. Gençlerin ve kadınların ekoloji mücadelesine daha aktif katılımının; kurumsalcılığa karşı mücadelede de aktif bir hat kurulmasına katkıda bulunduğunu deneyimimizle gördük. Bu deneyimi ileri taşımalı, gençlere ve kadınlara daha fazla yol açacak mekanizmalar yaratmalıyız.
Ekoloji hareketi, insan merkezci yaklaşımlardan arınmalı, insan-doğa ilişkisinin toplumsal dolayımla kurulduğunu unutmadan insan-insan ve insan-doğa ilişkisinin birlikte ve aynı anda dönüştürülmesi zorunludur. Ekolojik yıkımdan kurtuluş için bireysel çözümlerin yeterli olmayacağı, bunun ancak uygarlık eleştirisinden beslenen toplumsal bir düzeyde mümkün olduğu görülmelidir. Daha da önemlisi bütün bunları şimdiden ve zaman kaybetmeden yapmaya mecburuz. Çünkü yarının varlığı, bizlerin ekoloji politik perspektifle yürüteceğimiz mücadelelere bağlı.
Ekoloji Politik Konferans’ın adını oybirliğiyle Ekoloji Politik Başlangıç Konferansı’na çevirdik. Bu özgüvenle ve ortak tartışmanın verdiği güçle, birlikte hareket etmeye, Konferansın önümüze koyduğu bütün görevleri ve önerileri geliştirmeye, tartışmaya, örgütlü olduğumuz alanlara taşımaya ve mücadelenin içinde sınamaya devam edeceğiz.
Ekoloji politik mücadeleyi el birliğiyle büyüteceğiz.

NÜKLEER SANTRAL FAALİYETLERİNE İZİN VERMEYECEĞİZ!

CHP`nin enerji ve altyapıdan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın partisinin enerji politikaları hakkında basın yayın organlarına yaptığı açıklamada, “CHP`nin adayının seçimi kazanması durumunda Akkuyu projesinin devam edeceği” yönünde endişe verici açıklamalarda bulunmuştur.  Devlette devamlılığın esas olduğunun altını çizen Akın, “Biz CHP olarak nükleer enerjiye karşı değiliz. Ancak, Akkuyu Nükleer Santrali projesi hakkında mevcut durum analizi, sözleşme detaylarını bilmiyoruz. Bunları irdeleyeceğiz. Bir kere bunları kamuoyuna açıklayıp rahatlatmak lazım. Bizim en büyük hedeflerimizden bir tanesi Türkiye`nin nükleer teknolojiye sahip olması” ifadelerini kullanmıştır.

Türkiye`nin enerji politikaları içerisinde nükleer enerji santrallarının hem ekonomik hem de teknik açıdan yanlış bir tercih olduğu ve bu santral inşaatının derhal durdurulmasının ülke yararı taşıdığı gerçeği ortadadır. Akın`ın iktidara geldiği günden bu yana nükleer inadında direten, bilim insanları ile yaşam savunucularının yaptığı itirazları ve Akkuyu Nükleer Güç Santralı (NGS) yapım aşamasındaki ihmaller zincirini görmezden gelen siyasi iktidar ile aynı eksende yaptığı bu açıklamalar şaşkınlık ve tedirginlik yaratmıştır. 

Ülkemizde kurulmak istenen nükleer santrallar küresel sermayenin oluşturduğu nükleer lobilerin kar hırsına hizmet etmektedir. Milli enerji politikaları, savunma ihtiyacı ve enerji talep artışı bahanesi ile ülke kaynakları; pahalı, riskli, kirli, atık sorunu çözülmemiş ve bizi Rusya`ya daha da bağımlı hale getirecektir. Unutulmamalıdır ki; Rus sermayesi hâkimiyetinde olan Akkuyu NGS Rusya`nın nükleer enerji sektöründeki yayılmacı anlayışının somut bir ürünüdür. Faaliyete geçmesi halinde kârı Rusya`ya, bir kaza ya da saldırı halinde meydana gelecek facianın sonuçları ve sorumluluğu ise bize ait olacaktır.

Çernobil ve Fukuşima felaketlerinin yarattığı yıkımın etkilerinin devam ettiği günümüzde, daha faaliyete geçmeden inşaat sahasında yaşanan onca olumsuzluk ve temel çatlakları ile sık sık gündeme gelen Akkuyu NGS inşaatının hala neden durdurulamadığına ilişkin muhalif tutumunu ortaya koyarak, güçlü bir kamuoyu oluşturmak yerine ana muhalefetin, neoliberal politikalar ve piyasacı bir bakış açısıyla siyasi iktidarın uyguladığı politikaların devamı niteliğinde açıklamaları anlaşılır değildir.

Nükleer santral başta olmak üzere ekolojik yıkım politikaları açısından son derece kritik bir seçim dönemine girmiş bulunuyoruz. Siyasi partilerin seçim stratejileri ve ittifak denklemlerinde ekolojik açıdan sakıncalı projelere taviz vermelerini kabul etmiyoruz.

Toplumun genelini ilgilendiren, gelecek kuşakları riske sokan, sadece sermayenin amacına hizmet eden nükleer santralların seçimlerde oy kazanmak amacıyla siyasi bir malzeme olarak sunulmasını kınıyoruz. Milyonlarca yurttaşımızın temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı içinde bulunduğumuz zor dönemde, iktidara aday olan muhalefet partilerini halkın beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretmeye davet ediyoruz.

Ülkemizin nükleer santrallara ihtiyacı yoktur. İnsanlara, çevreye ve doğaya zarar veren, iklim krizine, enerji talebi ve enerji yoksulluğuna çözüm olarak sunulan sadece Mersin Akkuyu`da değil; Sinop İnceburun ve Kırklareli İğneada gibi Türkiye`nin en değerli ekolojik ve stratejik yerlerinde nükleer santral kurmak girişimlerine acilen son verilmesini, nükleer santralların ülke gündeminden çıkarılmasını istiyoruz.

Nükleer Karşıtı Platform (NKP) olarak, telafisi mümkün olmayan faciaların yaşanmaması için demokratik ve hukuki her türlü direniş ve örgütlenme hakkımızı kullanarak nükleer santralların faaliyete geçirilmesine izin vermeyeceğimizin altını çiziyoruz.
 
Nükleere İnat Yaşasın Hayat! 
 
NÜKLEER KARŞITI PLATFORM BİLEŞENLERİ
4 Kasım 2022
 
 

CHP’li Akın: İktidara geldiğimizde Akkuyu projesi devam edecek

CHP’nin enerji ve altyapıdan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın CHP’nin adayının seçimi kazanması durumunda Akkuyu ve Karadeniz doğalgazı projelerinin devam edeceğini belirtti.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın CHP’nin destekleyeceği adayın seçimleri kazanması durumunda uygulanacak enerji politikaları hakkında aralarında Sputnik muhabirinin de yer aldığı bir grup gazeteciye bilgi verdi.

CHP’nin desteklediği adayın seçilmesi durumunda şu anda AK Parti’nin yürütmüş olduğu enerji yatırımlarının sürüp sürmeyeceğine ilişkin soruya Akın “Devlette devamlılık esas olduğu için Akkuyu Nükleer Santral projesi tabii ki devam edecek. Biz CHP olarak nükleer enerjiye karşı değiliz. Ancak, Akkuyu Nükleer Santrali projesi hakkında mevcut durum analizi, sözleşme detaylarını bilmiyoruz. Bunları irdeleyeceğiz. Bir kere bunları kamuoyuna açıklayıp rahatlatmak lazım. Bizim en büyük hedeflerimizden bir tanesi Türkiye’nin nükleer teknolojiye sahip olması. Türk vatandaşlarının da işin içinde olduğu ve oyuncu oldukları ve teknolojiyi geliştirdikleri bir noktaya getirelim diye uğraşıyoruz. Tüm enerji konularına açığız ama önce insan diyoruz” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE’NİN ENERJİ ÜSSÜ OLMASINI İSTERİZ”

Türkiye’nin enerji üssü haline gelmesine ilişkinde değerlendirme yapan CHP’li Akın “Türkiye’nin enerji olmasını isteriz. Ne kadar güzel bir şey enerji üssü olmak? Bunun detayları biz çok yakından takip ediyoruz. Alış, satış, kurulum, pazarlama detayları ile bilgimiz şu anda eksik. Bu ileriye doğru Türkiye’ye fırsatlar yaratabilir. Tabi bu iyi yönetilebilir ise. Bu iktidarın planlama diye bir sıkıntısı var. Bunun iyi planlanıp ona göre yol haritasının belirlenmesi gerekir” dedi.
‘Uluslararası yatırım fonları hazır’
Türkiye’de yeşil dönüşüm hedeflediklerini de kaydeden Akın, “Enerjinin ödene bilir şartlarda temiz ve kaliteli elektriğe ulaşımın mümkün olduğu bir sistemi hedefliyoruz. Enerji bir tasarım işi, biz bu enerji tasarımına başladık. Yüzümüzü gündeşe döneceğiz. Yeşil dönüşüm atacağımız adımların finansman alt yapısı hazır. Yeşil dönüşüm olmadan finansa ulaşamıyorsunuz. Şu anda Sayın Genel Başkanımız İngiltere’de. Yeşil dönüşüm projelerinde kullanacağımız finansmanla ilgili uluslararası yatırım fonları hazır” ifadelerini kullandı.

“ELEKTRİK DAĞITIM ŞİRKETLERİ DENETLENECEK”

Kendi iktidarlarında elektrik dağıtım şirketlerinin denetleneceğini de belirten Akın “Şu anda elektrikte 21 dağıtım bölgesi özelleştirildi. Ancak, sözleşmenin kurallarına uymuyorlar. Devletin kurallara uymayanlarla ilgili sözleşme fesih yetkisi var ama maalesef ne Enerji Bakanlığı ne de EPDK bunları denetliyor. Yaptırım da uygulamıyor. Ortada tamamen enerji şirketlerine, lobilerine teslim olmuş bir Enerji Bakanlığı ve bir EPDK var. Yeterli denetim yok. Denetlendiği zaman da 5’li çetenin firmaları çıkıyor. Biz bu şirketlerin yatırım vaatlerine, programlarına bakacağız. Öncelikle o yatırımların yapılmaları sağlanacak. Yatırım yapmayanlarla ilgili yatırım bedelinin şirketlere rücu ettirilecek, gerekirse sözleşmelerin feshedilecek” dedi.

“SABİT YAZ SAATİ UYGULAMASINI KALDIRACAĞIZ”

Kalıcı yaz saati uygulamasını kaldırmayı hedeflediklerini de anlatan CHP’li Akın “Bu yaz kış saati karmaşasına son vereceğiz. Hala devam ettirilip, vatandaşlarımızın karanlık ve güvenlik tehdidi ile işe ve okula gidip geldiği bir sistem. Bunu kaldıracağız” sözlerini kullandı.

SPUTNIK

Yeniköy Termik Santrali doğaya acımadı: İşte zararın raporu

Muğla’nın Milas ilçesinde bulunan Yeniköy Termik Santrali’nin 1986 ve 1987 yılında işletmeye alınan iki ünitesi hala aktif olarak çalışıyor. Aynı yörede bulunan Kemerköy Termik Santrali de 1990’ların başında beri işletmede. Jeoloji Mühendisi Hasan Kırmızıtaş, uzmanların ve çevrecilerin her fırsatta zararlarına dikkat çektiği santrali, bu santrale ait kül depolama sahası ve bu santrale kömürün sağlandığı İkizköy ve Sekköy kömür sahalarının etki alanındaki su kaynaklarını inceledi. Çalışma kapsamında su örneklerinin kalitesini belirlemek amacıyla 5-6 Şubat 2022 tarihinde inceleme alanında 11 noktada kapsamlı ölçüm ve örnekleme çalışması yürütüldü. İncelenen su örneklerin kalitesi Yer Üstü Su Kalite Yönetmeliği’nde belirtilen maksimum çevresel kalite standart (ÇKS) değerleri ve ilgili parametrelerin havza Doğal Arka Plan (DAP) değerleri ile karşılaştırılarak değerlendirildi.

whatsapp-image-2022-11-02-at-11-11-00-am-2.jpeg

‘Değerlerin üzerinde’

Buna göre çalışmadan çıkan sonuçlar özetle şöyle:

  • Sekköy maden ocağının etkisi altındaki Başkuyu deresi kirlenmiş su sınıfında yer alıyor. Başkuyu ve Kanlıgöl derelerinde sülfat konsantrasyonları havza DAP seviyesinin 11 ila 15 kat üzerinde.
  • İkizköy kömür ocağı içinden açılan bir kanal ile ocak içi suları Kocaman deresine bir deşarj ediliyor. Deşarj edilen su, III. Sınıf-kirlenmiş su kalitesinde, deşarjın sülfat içeriği havzadaki yerüstü̈ suların DAP (57,7 mg/l) değerinin 18 kat üzerinde.
  • Değirmen dere, su kalitesi ağır metaller açısından (Nikel, kobalt, manganez gibi) III. Sınıf – Kirlenmiş su kalitesi özelliği sergiliyor. Değirmen dere sülfat, Ni ve Co içeriğinin havza DAP değerlerinin sırasıyla yaklaşık 19, 8 ve 9 kat üzerinde görüldü.
  • Kül depolama sahası içindeki kuşaklama kanalı, sularını doğrudan orman içerisine doğru deşarj ediyor. Deşarjın sülfat içeriği havza sülfat DAP değerinin (57,7 mg/l) yaklaşık 26 katı. Deşarjın özellikle selenyum ve kadmiyum açısından da IV. sınıf (Çok Kirlenmiş- Zayıf Kalite Su) su kalitesine sahip.

whatsapp-image-2022-11-02-at-11-11-00-am-1.jpeg

‘Bedelini doğa ödüyor’

İkizköy Çevre Komitesi Sözcüsü Nejla Işık, santrale ilişkin “Kömürün bedelini Milas’ın sadece insanları değil, suyu, ormanı, toprağı da ödüyor. 40 yılın birikimini suda kirlilik olarak görüyoruz. Elektrik üretmenin çok yolu var ama suyun alternatifi yok. Yeni madenlerin açılması daha fazla kirlilik demek. Kömür için feda edecek bir damla suyumuz yok” diye konuştu.

Hazal Ocak

.event-gallery:empty, .td-gallery:empty { display: none !important; }