Çarşamba, Şubat 4, 2026
Google search engine
Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Yeni döneme rehberlik edecek politik özneleşme pratiklerinin işaretleri

0

Ezen-ezilen sınıfların varlığı ve o varlığa içkin olan sınıf mücadeleleri nesneldir. O nesnelliğin içerisinde, politik özne olmak kendi varlığının bilincine varmakla mümkündür. Yani, ezen-ezilen ikiliğinde, egemenlik ilişkisinin ezilen tarafında yer almak, iktidar karşısında otomatik olarak özneyi kurmaz. Ezilenin kendiliğinden bir politik özne haline gelmesini sağlamaz.

Varlığın bilince dönüşmesi kendiliğinden mümkün olamayacağından, çoklu dolayımlar gerektirir. Velhasıl-ı politik özneleşme, kendini politik özne olarak kurmayı gerektirir.

Kendini politik özne olarak kurmak ise, bilincin harekete dönüşmesiyle, canlı ve dinamik bir özneleşme sürecinin inşası ile mümkündür.

Politik Öznenin İnşasında

Ne var ki halkın özneleşmesinin önündeki iktidar duvarı tarihten bugüne güncellenerek tahkim edilirken, bireyin kendi hayatlarının öznesi olması bile, egemen kurumun ideolojik aygıtları tarafından parçalanıp bozuma uğrarken, halkın özneleşme pratiklerinin önünü açacak mecralar halkçı bir karşı hegemonya zeminden yeterince kurulamıyor.

Hal böyle olunca, büyük balık küçük balığı egemenlik maddiliğiyle yutarak, politik olan da özne de egemene dair ilerlemeye devam ediyor. Dolayısıyla politikayı ‘birileri’ adına egemenler icra ediyor. Egemen olanın çıkarları için, ‘halk için değil halk adına’ politika yapılarak özne iktidar hukukuyla yutuluveriyor.

Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti rejim ve anayasa tarihselliği, egemen devlet ve sermaye yapısına içkin olarak ‘halka rağmen ve çoğu zaman halka karşı ama halk için’ içeriği ile yüklü olagelmiştir. Halkı ve halkın haklarını ve tüm canlıları korumakla yükümlü olması gereken anayasa, halka karşı devleti ve egemen olanı korumak üzere kurumsallaştırılmıştır. Böylelikle devlet-sermaye-iktidar-politika troykası despotik devletin izinde güncellenerek tahkim edilmiştir.

Söz konusu egemen kurumsallaşmayı bozuma uğratmak ezilenlerin kendi kurtuluş mücadelesinin öznesi haline gelmesi ile mümkün olacaktır. Dolayısıyla güncel politik öncülük görevini, iktidar ufku olan bir kurucu hedef ile, halkın kendisini kolektif politik bir özne olarak kurma zemininin önünü/yolunu açmakta odaklamak elzem.
Bu yolun önü halk güçlerinin emek ve özgürlük arayışlarında kendi ifadesini bulurken, politik özneleşmenin inşasında yeni döneme rehberlik edecek izlekler de uç veriyor.

Ekoloji Hareketleri Konferansı

Geçtiğimiz hafta sonu 21 Ocak’ta gerçekleşen ve bileşimi Çambükü, İkizdere, Kazdağları, Hasankeyf, Samandağ, Akbelen, Turgutlu, Van, Artvin, Şırnak, Sinop, Antalya, Mersin’e kadar uzanan kırda ve kentte yürütülen ve ülke sathına yayılan doğa ve yaşam savunucularının, ekoloji direnişlerinin yan yana geldiği Ekoloji Hareketleri Konferansı ve hemen ertesi gün 22 Ocak’ta gerçekleşen ‘Yurttaş Ekokırım Yasasını Yapıyor’ buluşması halkın politik özneleşme mecralarını pratikleştiren önemli bir nitelik taşıyor.

Ekoloji Hareketleri Konferansı kürsüsünün ‘bu konferans politik öznenin konferansıdır’, ‘siyaseti ve toplumu dönüştürecek benden bize doğru genişleyen özneleşme konferansıdır’ vurguları takip etmemiz gereken izlekleri gösteriyor.

Devamla, yurttaş kendi yasasını kendisi yapıyor diyerek, ekokırımın suç kapsamında yasalaşmasına yönelik ‘Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar’ başlığının ‘Soykırım, İnsanlığa ve Gezegene Karşı Suçlar’ olarak değiştirilerek, doğanın hak öznesi olduğunu kabul eden, doğaya karşı işlenen suçlara ceza verilmesini talep eden bir yasayı aktif yurttaşlık bilincinin ve hareketinin kuruculuğu ile ortaya koymuş olmak da bilinci ve hareketi toplumsallaştırmak açısından özneleşme zeminini kuvvetlendiriyor.

Bekaert ve Schenider’in Işığı

Sınıf savaşımının keskinleştiği günümüz koşullarında, üretimden gelen gücünü kullanarak greve giden ve üretimi durduran Bekaert işçilerinin ve ardından Schenider Enerji işçilerinin grevinin milli güvenlik gerekçesi ile cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yasaklanması ardına fiili meşru direniş hattında konumlanan işçilerin mücadelesi ve kazanımı, grev hakkını anayasaya mücadelesi ile yazdıran Kavel direnişçilerinin o dönemde yaptıkları direniş gibi, günün güncel stratejisini kazanım stratejisine oturtarak yolu açan tayin edici bir anlam taşıyor.
Bu yazının sınırları çerçevesinde, yazının başına dönerek ifade edecek olursam; ezilenler ezen karşısında kendiliğinden politik özne olmazlar, evet. Ezilenlerin farklılıklarıyla birlikte ve ama ortak ezilmişlikleri zemini üzerinden ortak çıkarları doğrultusunda yaptırım gücü olan kolektif politik özneyi kurması ve böylelikle siyasal bir kuvvete dönüşmesi mümkün.

Ekoloji Hareketleri Konferansı kürsüsüne ilk çıkan direnen LCW işçilerinin ‘emeği de doğayı da sömürenler aynı’ sloganıyla işaret ettikleri şey işte ortak ezilmişlik zemininin açtığı gediğe yerleşerek, emeğin hakları mücadelesi ile ekoloji mücadelesini kaynaştırarak ilerleyecek olan ortak mücadelenin nasıl yürütüleceği noktasında yolu gösteriyor. Bu patriyarkaya karşı mücadele zemini için de keza böyle.

Evet, politik özneleşmenin adresi bugünün güncelliğinde Emek ve Özgürlük İttifakı’ndan başkası değil. O halde, açığa çıkan işaretleri iyi kavrayarak, karşı karşıya olduğumuz muazzam potansiyeli güce dönüştürmek için ittifakımızı aşığıdan bir hareketle gövdelendirerek, halkın özneleşme merkezine dönüştürmeliyiz.

Görev ortada.

Demokratik Cumhuriyet Konferansı: Başka bir düzen mümkün

0

ANKARA – Demokratik Cumhuriyet Konferansı’nda Türkiye’nin yüz yıllık demokrasi sorununun ele alınacağını belirten HDP MYK üyesi Emir Ali Türkmen, “Başka bir düzen mümkün” dedi.

Türkiye, AKP-MHP iktidarının iç ve dış politikada yarattığı çoklu krizlerin yanı sıra başta Kürt sorunu olmak üzere ekonomik ve toplumsal sorunların giderek arttığı bir süreçte ikinci yüzyılını karşılıyor. 3 Kasım 2002’de ülkenin içinde bulunduğu ekonomik-siyasal sorunları fırsata çevirerek iktidara gelen AKP iktidarı, “demokrasi” vaatlerini bir yana bırakarak 20 yılda halklar için anti-demokratik bir rejime dönüştü. 

Cumhuriyet’in yüzyıllık serüveninde buluşamadığı demokrasi ise ikinci yüzyıla girerken, siyasette tartışılan başat konulardan biri olarak yer alıyor. AKP-MHP iktidarının karşısında yer alan ancak Türkiye’deki demokrasi sorununun en temel nedenlerinden biri olan Kürt sorununu görmezden gelen Altılı Masa’nın demokrasi iddiası ise halklar nezdinde karşılık bulmuyor.

Türkiye böyle bir süreçten geçerken, Halkların Demokratik Partisi (HDP) de Türkiye’nin ikinci yüzyılına “Demokratik Cumhuriyet Konferansı” ile giriyor. 10 Kasım’da gerçekleştirilen HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında kararlaştırılan konferans, 4-5 Şubat’ta İstanbul’da gerçekleştirilecek.

HDP ve içinde bulunduğu Emek ve Özgürlük İttifakı bileşenlerinin yanı sıra toplumsal muhalefet temsilcileri, aydınlar, sanatçılar, inanç grupları, kadın örgütleri, ekolojistler, engelliler ve gençlik örgütlerinin katılacağı konferansta, Demokratik Cumhuriyet’in inşası tartışılacak.

HDP MYK Üyesi Emir Ali Türkmen, gerçekleştirilecek konferans öncesi Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

Emir Ali Türkmen

Türkiye’nin demokratikleşmesi yıllardır tartışılıyor. Demokratik Cumhuriyet Konferansı nasıl bir başlangıç olacak? 

İki günlük konferansta bütün başlıkları tartışmak mümkün değil ama bir başlangıç. Gündemlere birçok konuyu koyamadık. Önümüzdeki günlerde farklı alanlarda Demokratik Cumhuriyeti konuşmak devam edecek paneller yapmaya çalışacağız. Savaşın, sömürün, yoksulluğun, hayat pahalılığının kronik sorunlar yaşandığı günümüzde barış mücadelesinin taleplerini ileriye taşıyacak ve Demokratik Cumhuriyeti fikri ile siyasallaştıracak bir mücadele hattını inşa etmek ve bu konuda konuşmak istiyoruz. Ezilen halkların, sınıfların, kadınların ve ötekileştirilmiş ayrımcılığa ve baskıya uğramış kimliklerin Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Demokratik Cumhuriyet inşa sürecini eşit yurttaşlık talebi imkanlarını konuşmak istiyoruz. Türkiye’nin demokratik ve aydınlık geleceğini düşünen tüm kurum ve kuruluş partilerle demokrat ve vicdan sahibi yurttaşlarla sorumluluk almak, tüm toplumsal taraflarla siyasi aktörlerle görüşmek ve müzakere etmek, ortak mücadele etmek ve Demokratik Cumhuriyet rejimini kurmak üzere görüşmek, tartışmak istiyoruz.

 Tüm toplumsal kesimlerin asgari olarak sorduğu sorulardan bir tanesi “Cumhuriyet’in demokrasi ile niye buluşamadığı” sorusudur. Bunu tartışmak istiyoruz. Partimiz HDP’nin Demokratik Cumhuriyet’e nasıl yaklaştığını, imkanlarının ve inşasının zeminlerinin hangi ayaklar üzerine oturtulması gerektiği konusundaki yaklaşım tarzının konuşulduğu bir oturum olacak. HDP’nin çabası ve çağrısıyla bir Emek ve Özgürlük İttifakı inşa ettik. İkinci günün ikinci oturumunda bu ittifakın farklı fikirleri tartışılacak. Son iki oturuma ise Türkiye’nin toplum kesimlerinin konuştuğu ya da taleplerini nasıl ifade ettikleriyle başlamak istiyoruz. Türkiye’deki Kürtlerin toplumsal talepleri ne ifade ediyor? Demokratik Cumhuriyet’te bunun karşılığı nedir? Emekçiler için Demokratik Cumhuriyet neyi tarif ediyor? Uzun süredir kadın hareketinin Türkiye’de yükselttiği mücadele açısından baktığımızda demokratik Cumhuriyet kadınlar açısından neyi tarif ediyor ve kadınların talepleri neler? Türkiye’de ekoloji mücadelesi uzun süredir var ve bizim partimiz açısından ekoloji temel ayaklarımızdan bir tanesidir. Peki Demokratik Cumhuriyet ekolojiyi ne kadar besleyebilir? Türkiye’de herkesin “x” ya da “z” kuşağı diye konuştuğu ama kendilerinin hiç konuşmadığı gençlerin umutları ve hayallerini anlattıkları “Gençler ne istiyor” sorularına cevaplar arayacağız. 

Seçimler ve sonrasında Türkiye açısından tarihi bir misyona sahip olduğu ifade edilen HDP, yeni yüzyılda nasıl konumlanacak?

Tek millet, tek devlet siyasetinin yüz yıl sonra Türkiye’nin krizlerinin temel zemini olduğunu herkes görüyor. Restorasyoncuların karşısında da demokratik bir Cumhuriyet’in inşası için mücadele edeceğiz.

HDP açısından seçimlerin yalnızca bir uğrak değil, aynı zamanda yeni inşalar açısından önemli momentumlar olduğunu düşünüyoruz. Bu seçimde bizim açımızdan birinci öncelik, toplumsal alanı bu kadar tahrip eden, militarist ve faşist bir karakter kazanarak bunu süreklilik haline getirmek isteyen ve bu şekilde toplumdan rıza kazanmaya çalışan AKP-MHP iktidarını yenmek. Bu yenmek sadece sandıklarda değil, ideolojik ve politik anlamda da yenmek ve bunları tarihin çöp sepetine göndermek. 20 yılın sonunda iktidarın temsil ettiği tekçi ve militarist düşünce sistematiğinin sonunun geldiğini düşünüyoruz. HDP’ye büyük sorumluluk düşüyor. Tek millet, tek devlet siyasetinin yüz yıl sonra Türkiye’nin krizlerinin temel zemini olduğunu herkes görüyor. Bu anlamda HDP’nin sadece AKP-MHP rejimini yıkmak değil, buna kısmi pansuman modelleriyle devlet modelini restore etmek isteyen Millet İttifakı karşısında topluma “Başka bir düzen mümkün” şiarıyla 3’üncü Yol diye tarif ettiğimiz Emek ve Özgürlük İttifakı’nın sahiplendiği yaklaşım tarzının seçimler sonrasında inşasını ve mücadelesini büyütmenin potansiyelleri ve imkanları olduğunu düşünüyoruz. Restorasyoncuların karşısında da demokratik bir Cumhuriyet’in inşası için mücadele edeceğiz.

Cumhuriyet öncesi dönem Anadolu “Kürtlerin ve Türklerin vatanı” şeklinde tarif ediliyordu. “Demokratik Özerkliği” neredeyse garanti altına alan 1921 Anayasası ve milli mücadele döneminde Kürtlerin eşit haklara sahip olacağına dair sunulan gelecek vaatleri sonrası inkâr süreci nasıl gelişti? Neden Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden vazgeçildi?

1921 Anayasası, tüm toplum kesimlerinin ve halkların temsilini inşa edecek parlamenter bir modelin mümkünatı üzerine kuruludur. Lazistan ya da Kürdistan milletvekili diye konuşulan toplumsal blokların olduğu ve ortak vatanın konuşulduğu 1921 Anayasası’nın kimi kısmi demokratik potansiyellerinin ve özelliklerinin yüksek olduğunu bugün konuşabiliyoruz. Bugün aslında tekçi ve inkarcılığı karşısında 1924’te ne oldu da 1921 Anayasası yapısal değişiklik ihtiyacı hissetti? İlk olarak dünyada yükselen faşizmden kaynaklı bir dalga, ikinci olarak uluşmanın tek millet üzerinden inşa edilmesi çabası ve Cumhuriyet’in siyasi elitlerinin bunu kendileri açısından bir tarihsel varlık olarak formüle etmesi. Yüz yıllık süreç; şiddetin, inkarcılığın ve asimilasyonun ideolojik olarak kendisini ürettiği ve farklı halkları yok saydığı, taleplerini ise tasfiye etmeye çalıştığı bir tarihtir. Ancak bütün bunlara rağmen bu coğrafyada yaşayan halklar, yüzyıl sonra da kendi taleplerini adlandırmaya ve kendi Anayasa taleplerini görünür kılmıştır. Bugün rejimin içine girdiği krizin ana ayaklarından bir tanesi budur.

Cumhuriyet’in demokrasiyle buluşmasının yolları neler? İnşa süreci nasıl gelişecek?

 Türkiye’de her şeyin tekleştiği bir süreçte çok kimlikliği, çok kültürlülüğü, ortak yaşamı, herkesin kendi dilinde yazma ve konuşma hakkı olduğunu savunan bir toplumsal karşılığı olduğunu biliyoruz.

HDP’nin 10 yıllık tarihine baktığımız vakit, yeni bir yaşamın ya da yeni bir kültürün küçük dinamiklerini oralarda aramak mümkün. Türkiye’de her şeyin tekleştiği bir süreçte çok kimlikliği, çok kültürlülüğü, ortak yaşamı, herkesin kendi dilinde yazma ve konuşma hakkı olduğunu savunan bir toplumsal karşılığı olduğunu biliyoruz. Bunun adını yeni yaşam diye formüle ediyoruz. Yeni yaşamı inşa etmenin önemli ayaklarından bir tanesi de politik olarak HDP’nin inşa etmeyi denediği 3’üncü yol mücadelesinin genişlemesi ve farklı toplumsal kesimlerle buluşmasıdır. Seçimler bu anlamda önemlidir. Bu mücadele ağlarımızı genişleterek önümüzdeki dönem yeni bir parlamento, yeni bir Anayasa ve bunların üzerinden demokratik Cumhuriyet’in mümkün olduğunu savunan bir geleneğiz. Bu gelenek bunun için mücadele ediyor.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına geçerken de keyfi yönetim tarzı hukuk dışılık, anayasa tanımazlık, savaş ve şiddetten beslenme, kutuplaştırıcı siyaset, gerginlik, kışkırtan ötekileştirme, devlet gücünü tek elde toplama ve otoriter yönetimi hakim kılma özelliklerini pekiştirerek sürdürmektedir. Bu rejim değişikliği ancak güçlü yerel ve yerinde yönetim ile katılımcı ve müzakereci güçlü bir demokrasinin inşasıyla mümkündür. Kuruluşun ikinci yüzyılına girerken, 2023 hedefimiz Cumhuriyet’in demokratikleştirmesi, Demokratik Cumhuriyet’in inşasıdır. Demokratik değişim ve dönüşüm yapabilmenin yolu, dönem kurucu aktörü olarak farklı kimlik, kültür, anadil ile ortak eşit bir mücadele örecek toplumsal ve siyasal muhalefetin birleşip güçlendirilmesiyle mümkün.

Kürtler ne istiyor?

Kürtler özgür olmak istiyor. Cumhuriyet’in eşit yurttaşı olmak istiyor. Kendi diliyle, kendi toplumsal talepleriyle eşit yurttaş olmak istiyor. Irkçı ve asimilasyoncu yaklaşımların karşısında özgürlüklerin ve çoğunlukların sahiplenildiği bir hak istiyor.

“Demokratik Cumhuriyet” kavramı PKK Lideri Abdullah Öcalan’sız değerlendirilebilir mi?

Öcalan’ın toplumun yeniden inşasında önemli bir fikriyat olduğu, yalnızca bu coğrafyadaki halklar tarafından değil, dünyanın farklı coğrafyalarındaki halklar tarafından bir siyasal karşılık bulmuştur.

Hayır, Fransız Devrimi’nden bugüne kadar Cumhuriyet tartışmaları, aynı zamanda en canlı ve en farklı filozoflar tarafından yeni adlar alarak konuşulmuştur. Türkiye’nin yakın tarihinde de Sayın Abdullah Öcalan, Demokratik Cumhuriyet konusunda da kendi tezini toplumla paylaşmıştır. Öcalan’ın toplumun yeniden inşasında önemli bir fikriyat olduğu, yalnızca bu coğrafyadaki halklar tarafından değil, dünyanın farklı coğrafyalarındaki halklar tarafından bir siyasal karşılık bulmuştur. Hatta Avrupa akademilerinde bu tezlerin konuşulduğu bir fikriyattır. Bunu görmeden politik bir düzen tartışmak ne kadar mümkündür, bilmiyorum. Bütün politik zeminlerin kıymetli olduğunu düşünüyorum. Onları okuyarak Cumhuriyet fikriyatının yeniden tartışılmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

MA / Fırat Can Arslan

Türkiye’nin ‘ilk iklim davası’nda karar çıktı: Emsal niteliği taşıyor

Haber | Hasan Özhan Ünal

Türkiye’nin ‘ilk iklim davası’ olarak anılan Marmara Gölü davasında karar çıktı. Mahkeme, balıkçılardan istenen kira, vergi ve SGK primlerinin ödemesini iptal etti. Kararı değerlendiren Avukat Cem Altıparmak, “İklim değişikliğiyle mücadele perspektifiyle açılacak her davada emsaldir” dedi.

Manisa’da yüzde 98,18’i kuruyan Marmara Gölü’ndeki Gölmarmara ve Çevresi Su Ürünleri Kooperatifi’ne çıkarılan kira, vergi ve SGK primi gibi 322 bin 800 TL’lik borcun 41 bin TL’lik kısmı için Manisa Tarım ve Orman İl Müdürlüğü’nce gönderilen ödeme emrinin iptaline yönelik açılan ve davacılar tarafından Türkiye’nin “ilk iklim davası” olarak anılan davada karar çıktı.

Mahkeme, ödeme emrinin iptali için açılan davada kooperatifi haklı buldu, ödeme emrinin iptaline karar verdi.

Karara ilişkin Gazete Karınca’ya konuşan Avukat Cem Altıparmak, “İklim değişikliğiyle mücadele perspektifiyle açılacak her davada emsaldir” dedi.

Neden ‘iklim davası’ deniliyor?

Bu tür davalara neden ‘iklim davası’ denildiğini ise Avukat Altıparmak, şöyle açıkladı:

Bu tür davalara ‘İklim davası’ denilmesinin sebebi, devletlerin iklim değişikliği ile mücadele taahhütlerine aykırı politikaları, eylemleri ya da eylemsizlikleri sebebiyle ekosistemlere ve doğaya vermiş oldukları hasarların sorgulandığı davalar olması.

Bu davalar bir sulak alanın korunması amacıyla da açılabilir, petrol şirketlerinin yol açtığı sera gazı salımlarının engellenmesi ya da termik santrallerin yol açtığı zararların önüne geçilmesi için de açılabilir. Biz de bu davada Marmara Gölü’nün rutin mevsimsel bir değişiklik sebebiyle kurumadığını DSİ’nin, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın hatalı su politikaları sebebiyle 2010’lardan itibaren yavaş yavaş kuruduğunu ve böyle devam ederse bu gölün tamamen kuruyacağının bilinmesine rağmen buna ilişkin gerekli önlemlerin alınmadığını tartıştık bu davada.

Sulak alanlar, aynı zamanda iklim değişikliği ile mücadele metinlerinde ‘yutak alanlar’ olarak kabul ediliyor. Yutak alanlar, atmosferdeki sera gazlarını kendi içine hapseden alanlar. Bu yüzden yutak alan deniliyor. Bir sulak alanın kurumasına yol açarsanız, sadece orada yaşayan balıkların, kuşların ya da balıkçılar gibi o ekosistemden hayatını kazananların zarar görmesine yol açmakla kalmaz, aynı zamanda sulak alanların hapsettiği, küresel sıcaklığın artmasına yol açan sera gazlarının da atmosfere salınmasına yol açarsınız. Bu yüzden bu tip davalar, ‘iklim davaları’dır.

İklim değişikliğiyle mücadele perspektifiyle açılabilecek her dava, emsal olma niteliğine sahiptir. Sadece bu dava değil, bunun gibi birçok dava açılacaktır, açılmaktadır. Sadece bu tür davaları nereden tartışacağımız önemli. Bu tür davalarda, iklim değişikliğiyle mücadele perspektifinin öne çıkartılması ve tartıştırılması gerekli.

Ne olmuştu?

Manisa’da Salihli, Saruhanlı ve Gölmarmara ilçelerinin sınırında yer alan, “Ulusal Öneme Sahip Sulak Alan” tescilli, ‘kuş cenneti’ olarak bilinen Marmara Gölü’nün yüzde 98,18’i yıllar içinde kurudu.

Aralarında nesli tehlike altında olan tepeli pelikan ve karabatak gibi kuşları da barındıran ve 101 farklı türden 20 bin su kuşuna ev sahipliği yapan gölde balıkçılık bitti, kayıklar karaya oturdu.

Manisa Tarım ve Orman İl Müdürlüğü ise gölden geçimini sağlayan S.S. Gölmarmara ve Çevresi Su Ürünleri Kooperatifi’ne, 41 bin 817 TL’si kira olmak üzere, vergi, SGK primi gibi kalemlerle birlikte toplam 322 bin 800 TL’lik borç çıkardı. Borcun 41 bin TL’lik kısmı için 4 Ocak 2022 tarihinde ödeme emri gönderildi.

Bunun üzerine kooperatif adına avukatlar Cem Altıparmak ve Özlem Altıparmak, 18 Mart’ta, Manisa 1’inci İdare Mahkemesi’nde ‘iklim davası’ açtı. İdare Mahkemesi ilk olarak 11 Ağustos’ta, kooperatife gönderilen ödeme emrinin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.

Bu kez göldeki tarımsal faaliyetler yargıya taşındı. Gölmarmara ve Çevresi Su Ürünleri Kooperatifi, Doğa Derneği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı, Manisa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Çevre Derneği, Salihli Çevre Derneği, Akhisar Çevre Derneği ve bazı bölge sakinleri, avukatları aracılığıyla Tarım ve Orman Bakanlığı’na karşı “kurumuş gölde tarımsal faaliyet yapıldığı için” Manisa İdare Mahkemesi’nde yeni bir dava açtı.

ÜNİVERSİTEDE DİRENİŞ VE DAYANIŞMA Yıkım, Sömürü ve Sivil Ölüm Rejimine Karşı Durmak

0

Önsöz
Süreyya Karacabey

Aradan çok zaman geçti ama art arda yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerle bir gecede işten çıkarılan insanların durumunun tuhaflığı ortadan kalkmadı. Kimsenin aklına barış çağrısı yaptığı bir bildirinin gerekçe gösterilerek hakkında terör suçlamasıyla mahkemeler açılacağı, işten atılıp pasaportuna el konulacağı gelmemişti. Gelemezdi de çünkü barış çağrısı yapan akademisyenler farklı disiplinlerindeki çalışmalarında neden sonuç bağlantısını kullanıyor, temel hak ve özgürlükler konusunda ve akademinin eleştirel varoluşu hakkında bilmeleri gerekeni biliyordu. Ben de biliyordum. Bu yüzden bildiriye kadrosunun çoğunluğuyla -yedi kişi- destek veren tiyatro bölümünden ilk işten çıkarılan olduğumda, ülkenin akademik düzeyde tiyatro eğitimi veren en eski kurumlarından birini, sadece hoşlanmadıkları bir bildiriye imza attılar diye işten çıkararak fiili olarak işlevsiz hale getirebileceklerine, öğrencileri mağdur edeceklerine -mantık dışı olduğu için- ihtimal vermemiştim. Bir rektörün, ne kadar farklı düşünürse düşünsün, kendi üniversitesinde eğitimi imkânsız kılacak bir karara imza atabileceğini de.

Ama bu gerçekleşti. Bir ay sonra diğer meslektaşlarımın da üniversiteyle ilişiği kesildi ve hep birlikte irreel bir evrene geçiş yapıverdik.

Akademiye yönelik kapsamlı, örgütlü saldırının dışında bir sanat bölümü çalışanı olarak yıllardır sanat alanındaki sansürlerin, yasaklamaların ve herhangi bir sanat politikası olmayan yönetimin yarattığı  sorunların da bir biçimde içindeydik. Hegemonya kuramadıkları her alana olduğu gibi sanatsal üretime de düşman olduklarını, ödenekli tiyatrolara yapılan repertuvar baskısını, “yerellik” ve “millilik” gibi muğlak kelimeler dışında hiçbir anlamlı cümlesi olmayan yöneticilerin, ülkenin yetenekli sanatçılarını salonsuz, ödeneksiz bırakarak ve eğer muhaliflerse soruşturarak yıldırmaya çalıştıklarını çok iyi biliyorduk.

Tasfiye her yere yönelikti, bütün birikimleri yok edene kadar, biat etmeyene var olma hakkı tanımayana kadar da sürdüreceklerdi, ama hiçbir zaman, büyük bir dönüşüm gerçekleştirmelerini mümkün kılacak bir sanatçı kadrosunu var edemediler, çünkü yaratıcılık ihaleyle alınabilecek bir şey değildi, “sanat uzun, siyaset ise kısaydı.”1

Çevremizdeki hukukçuların, siyaset bilimcilerin “mümkün değil” dediği her şeyin oluşunu birlikte deneyimledik ve ülkedeki hayatların olağan akışını aniden kesintiye uğratan bir çeşit el koyma rejiminin daha ne kadar sürebileceğini konuşa konuşa bu zamanlara geldik. Bir bölümümüz atıldık, hepimiz ağır cezada Kafkaesk bir biçimde yargılandık, beraat ettik, işe dönemedik ve olağandışının olağanlaşmasının aşamalarını gözlemledik.

Akademi dışına sürülen hocaların ilk tepkisi ders vermeyi sürdürecekleri alternatif yapıları üretmek oldu. Dayanışma Akademileri bu dönemde hayata geçirildi, farklı disiplinlerden hocaların ders vermeyi sürdürdükleri bu çoğul mekânlı, yök’süz akademiler, dayanışmanın ve direnişin simgesi oldular.

Olağanüstü Hâl ilân edilip, insanların sokaklarda toplanması yasaklandığında bir meydan okuma olarak sokakta ders vermeyi düşündük. Sokak Akademisi 2016 yılının son ayında akademik tasfiyelere ve sokak eylemlerine getirilen yasaklara karşı bir tepki olarak kurulmuştu.

Dayanışma Akademilerinin kapalı mekân derslerine karşı, sokakta daha kısa, dinleyicinin ayağına giden ve yoldan geçeni derse dâhil edecek bir form olarak düşünülmüştü. Her şeyden önemlisi de insanları sokaktan korkutan, hocaları okullardan uzaklaştıran politikalara karşı “sokakta direnmek” meselesini odağına almak için. Sokak Akademisi bir yıl boyunca semt semt dolaştı; parklarda, hatta hapishane önünde ders verdi ve bizim için çok önemli bir tecrübe oldu. Klasik akademinin sınırlarını tartışanlar açısından bir provaydı, sokak yasağına karşı bir protesto ve risk almaydı. Umduğumuzdan fazla ses çıkardı ve konfor alanından çıkmayan bir akademik hayat eleştirisi için gelecekte neler yapılabileceğinin düşünü kurduğumuz bir form oldu.

Bütün kırılma anlarında, aniden sizi dışında bırakan bir akışa her zaman baktığınızdan daha farklı bakarsınız, eleştiriye de direnişe de benzer zamanları içeren tarihe de; bakış bu defa çalışmanızın belli bir mesafeyle ilişki kurduğu nesneyi içeriden kat ederek aşar, öznelliğinizin kırılganlığı ile derinleşir ve dışsal olana içsel olanı da dâhil eder. Bizimki, kolektif bir tecrübenin kişisel yaşantıyla bütünleştiği bir haldi; uzak yakındı, zarf mazruftu, kendiliğimizi salt zihinsel olarak kavramadığımız bir deneyimdi, politik bir içerik kazanmış duyguydu.

Ortak iyi’nin mümkün olabilmesi için geliştirilmiş pek çok düşünce, pratikte hiçbir zaman ufukladığı anlamla çakışmamıştı, bir uzak hedef olarak görüldü ve mücadele tarihi denilen kesişimsellikler bölgesinde uğraşılan hep bu oldu. Dönülecek bir başlangıç noktası olmadığını bilenlerin, başlangıcı ancak gelecekte kuracaklarının bilgisiyle uğraştıkları bir bölge. Akademi fikri de bunlardan biriydi, bir imkândı ama henüz mevcut değildi. Evet, parlak çıkışları da, tikel mücadelecileriyle ideale yakın olanı tarif edebildiği zamanları da oldu. Ama sistem var olan imgeleri gasp ettikçe, kendini, -az sayıda da olsa- savunucularıyla en azından eleştirel bakışın olanla olmayan arasındaki farkı görünür kılma ödevine adadı. Yalın bir biçimde bir nesneye adıyla seslenmenin bile tehlikeli olduğu zamanlardan geçti, “biz buna böyle demiyoruz” sesleri yükseliyordu her taraftan ve bazen bir şeyin adını bile muhafaza etmenin, gerçekliğin kaydını tutmak için önemi vardı. Adalet dediğiniz “haksızlık, eşit yurttaşlık dediğiniz “bir zulüm” diye diretmenin, akademik özgürlük dediğiniz şey “bir diz çökme biçimi” diye bağırmanın önemi vardı.

Bütün felaketleri sıraya koyup, onu kendi zamansal ihtiyaçlarının anlamına hapseden büyük tarih, her şeyi “bak, geçti bile” diye hissetmemizi sağlarken, raflara dizdiği kutuların içine koyduklarına şaşkınlıkla bakılmasın diye çarkını hep çevirirken, en ağır acıları kırıntılara çevirip kaçıp giderken, Kronos’un zamansallığını parçalayacak tek şey Kairos’a bağlanan direniş anları olacak. Bütün karşı çıkışları birleştiren, ne kadar uzak bir zamanda olursa olsun bütün direnişleri şimdi ve burada kılan şey, müdahale ve itirazların farklı zamansallığı. Çok uzaktan gelen bir ses, “hakikat bu değil!” diye bağırdığında, bütün zamanlar için bağırmış olacak ve hep yeniden bir değişim arzusunu hatırda tutmamızı sağlayacak bilgiyi bize aktaracak.

Elinizdeki bu kitaptaki bütün yazılar, kişisel yaşantı ile kolektif deneyim arasındaki bağlantı kopmasın diye tutulmuş notlar; bütün anlatılar, mücadele biçimleri, itiraz kayıtları daha büyük bir toplumsalı kurmayı ararken, yolu kaybetmeyelim diye arkamızda bıraktığımız minik taşlar: Bellek taşları. Demokratik ve özgürlükçü bir üniversite fikrinin, bütün alanlarda nasıl ortadan kaldırılmaya çalışıldığını açık bir biçimde önümüze seren bu yazılar, akademiyi kurtarmak ya da mevcut akademiden kurtulmak diye adlandırabileceğimiz durumlara ve girişimlere odaklanıyor ve pek çoğu AKP Türkiyesi’nin cepheden bir manzarasını çizerken aslında bütün bir mücadele tarihinde karşımıza çıkan sorunlarla da bütünleşiyor: Üniversiteyi bir alan olarak savunmak zorunda kalanların kampüsteki baskılara karşı kurdukları direniş hatları, sendikal örgütlenme hakları için mücadele verenlerin deneyimleri, güvencesizliğe karşı örgütlenme çabaları, asistanların ve öğrencilerin dayanışma ağlarını genişletmek için verilen mücadeleler.

Bilimsel etik karşısına çıkarılan siyasi yasaklarla uğraşanların, hakikate sadakatin bir hainlik olarak algılandığı bir ortamda bilimsel doğruya her şeye rağmen sahip çıkma çabaları, kadın olarak ayrıca savaş vermek, mobbinglerle başa çıkmaya çalışmak, üniversitelerde ders yapması imkânsız hale getirilenlerin alternatif akademiyi hayata geçirmede ve sürdürmede gösterdikleri ümit verici ısrar…

Ülke tarihinin en baskıcı dönemlerinden birinde üniversitede, üniversite dışında, üniversite fikri adına mücadele edenlerin tuttuğu bu kayıtlar, daha uzak bir gelecekte muhtemelen benzer bir mücadeleden geçecekler için ortak bir tarihin parçası olacak, tıpkı şimdiki zamanda mücadele edenlerin ortaklık kurarak güçlendikleri geçmişin mücadeleleri gibi. “Her şeyin her şeyle bağlantısı vardır,” diyor büyük öğreti: Bir kapıdan çıkışın, girişle, bir fısıltının çığlıkla, senin kişisel zamanının büyük zamanla bir bağlantısı var.

İçinde yaşadığımız yanılsamalar dünyası hiç eğlenceli değil; fikirler, kavramlar ve gerçekliklere aslına yakın anlamlarını verebilmek için koşturup duranların önüne sürekli anlam ve gerçeklik gaspçıları çıkıp, “aynı şeyden söz ediyoruz,” diyorlar. Onların duvarları kanlı sergi salonunda işte demokrasi, işte yurttaşlık, işte insan hakları, işte akademi, işte ifade özgürlüğü… diye uzanan yazılı tablolar var. Duvarın arka tarafında ise Ortaçağ Avrupa’sının han duvarlarında asılı olduğu söylenen ve “Beş Hepsi” denilen çizimler dizisine2 benzeyen başka bir küme: Hepsine Hükmediyorum, Hepsini Yargılıyorum, Hepsi İçin Savaşıyorum, Hepsi İçin Dua Ediyorum, Hepsi İçin Çalışıyorum...

Burada mantıksal çelişkiler var diyenlerle, insanlık bu noktayı çoktan geçti diyenlerin, cezalandırma pratiklerinin seçkin tarihinden alıntılarla çivilendikleri duvar ise, salonun girişine ait. Salonun önündeyiz.

Salonun önündeyiz ve çoğalacağımız günleri bekliyoruz. Bir şey yapamasak bile, nesnelerin ve olguların gerçekte neye benzediğini hatırlatmak istiyoruz. Çünkü unutuşa bırakılmayacak kadar önemli her şey. Salonun önündeyiz, içeriden dışarıya sızan kanlara bakıyoruz, yalanla boyanmış odalarda gerçeğin sırı dökülecek, biliyoruz.

Bir gün bütün kapılar ve camlar sökülecek, her şey saydam biçimde görünür olacak, biliyoruz. Hiçbir şey unutulmasın diye bekliyoruz, her şeyin şahidiyiz. Salonun önündeyiz.

Kamusal insan, kendi özel hayatı dışında olan bitenle ilgilenendir, başkalarına yapılmış olan kötülükleri kendine yapılandan ayırmaz. Haksızlıkla biten bütün hikâyelerin öznesi bu türden yapılanmış, tarihsel bir insandır; sadece yaşanan haksızlıklara tepki vermez, yaşananları açık etmeye çalışır, başka bir gelecek için sorumluluk yüklenendir.

Dostlukları, insanca örgütlenmeleri, zulümler karşısında söz almayı ruhsuz bir kayıtsızlığa çevirmek için uğraşan bütün yapılara karşı birileri hep oldu, hep olacaklar, yeterince kalabalıklar, yakında sesleri daha güçlü çıkacak çünkü haklılar. Salonun önündeler.

1 Goethe’nin “sanat uzun, hayat kısa” sözüne nazire.

2 Bu dizideki çizimler, temsil ettikleri kişi ya da mesleğe uygun giysiler giymiş beş figürü içerirdi. Dizi çoğunlukla herkese hükmettiğini söyleyen bir kral figürü ile başlar, herkes için dua ettiğini söyleyen bir din adamı, herkes için savaştığını söyleyen bir asker ve “her şeyi ben ödüyorum,” diyen bir çiftçi ile sürerdi. Beşinci ve sonuncu figür ise çoğu zaman herkesi temsil ettiğini söyleyen bir avukat olurdu.

pdf olarak yüklemek için: http://www.ekolojipolitik.com/wp-content/uploads/2023/01/UniversitedeDirenisDayanisma-ISBN-978-605-260-388-8.pdf

İttifakı ‘ortak duyu’yla kuşatmak

0

Ertuğrul Kürkçü,

Yeni Yaşam, 26 Ocak 2023

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da bir araya gelen Ekoloji Hareketleri Konferansı, hem üzerinde yükseldiği toplumsal mücadele dinamiklerinin özgül gündemi hem Türkiye siyasal gündemi açısından ön açıcı ve esinlendirici bir etkinlikti.

Her şeyden önce yeterince temsil ediciydi: Batıdan ve Kürdistan’dan kırk sekiz çevre ve ekoloji örgütünce çağrılmış ve yüzü aşkın kuruluştan gelen temsilcilerin ve diğer izleyicilerin katılımıyla gerçekleşmişti. Son yıllarda madencilik, enerji, inşaat ve turizm sermayesinin yanı sıra devlet güvenlik siyasetlerinin yıkıcı ekolojik-askerî saldırıları karşısında kararlı direnişleriyle adlarını duyuran İkizdere, Kazdağları, Hasankeyf, Van, Artvin, Şırnak, Sinop, Antalya, Mersin, Turgutlu ve başka pek çok kırsal direniş dinamiklerinin yerel temsilcilerini, ekoloji ve çevre odaklı inisiyatif, kuruluş ve meslek örgütü sözcüleriyle bir araya getirmeyi başarmıştı.

Konferans sonunda yayımlanan “Tutum Belgesi”, bir araya gelişin gündem ve misyonunun da yerellikleri aşacak, ekolojik mücadele dinamiklerini diğer toplumsal mücadele dinamikleriyle buluşturacak bir etkinlik perspektifinden hareketle geliştirildiğini gösteriyordu: “[…] 20 yıllık varlığını ekolojik yıkım ve talanla sürdüren iktidardan kurtulmak için güçlerimizi birleştiriyor ve politik bir özne olarak seçimlerde ortak tutum alıyoruz.

“[…] Parlamenter düzenlemelerle ya da AKP’den kurtulmakla ekolojik krizin sönümlenmeyeceğini biliyoruz […] Programında ekolojiye yer vermeyenleri de ekoloji programları yeşil boyamadan ibaret olanları da biliyoruz ve her adımımızda deşifre edeceğiz. […] Çalışma Grubumuz, bütün siyasi partilerin ve ittifakların programlarını ekoloji merceğinden inceleyecek ve siyasi parti ve ittifaklara mesafemizi ilan edeceğiz.”

Ekoloji Hareketleri Konferansı, “Tutum Belgesi”nde yalnızca siyasal süreci ve güncel odağı olan 2023 seçimlerini genişliğine göz önüne almakla yetinmemiş, siyasal çerçevenin değiştirilmesi başarıldığında yeni bir mücadele döneminin açılacağının farkında olduğunu da ortaya koymuştu.

“Ama bununla yetinmeyeceğiz: Seçimden sonra da tüm ekolojik zarar ya da yıkım içeren müdahaleleri kayıt altına alacak ve ortak olarak müdahale etmemizi sağlayacak mekanizmaları bugünden başlayarak yaratacağız. Yaşam alanlarını geleceğe taşımak isteyenlerle yaşam alanlarını talan edip kâra çevirmek isteyenler arasında bir savaşta olduğumuzun bilinciyle davranacağız.”

Ekoloji Hareketleri Konferansı içerdikleri ve ima ettikleriyle tek adam rejimi karşısında aşağıdan bir demokrasi ittifakının süratle örülmeye başlamasının imkanlarını da işaret eden yenilenebilir bir model olarak dikkate alınmayı hak ediyor.

Rejimin baskısı ve “Altılı Masa”nın ataleti arasında sıkışmış, kendisine akacak mecra arayan toplumsal muhalefet güçlerinin, hiç vakit kaybetmeksizin emekçilerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, kent yoksullarının, LGBTİ+’ların vb. bu örnekten hareketle, tüm siyasal aktörler karşısında özgül varlık ve taleplerini ortaya koyacakları ve kendi gündemlerini paydaşlarının gündemleriyle ilişkilendirecekleri konferanslar, forumlar, meclisler ya da başka şekilde adlandırılabilecek siyasete müdahale kanalları açmaları hem mümkün hem gerekli.

Böyle bir aşağıdan “ittifak” süreci aslında Emek ve Özgürlük İttifakı’nın zeminini genişletmesi, çoğullaştırması ve hepsinden önemlisi “ultra siyasal” bir karakter kazanmaya başlamış olan “ittifak” sürecini toplumsallaştırmaya yardımcı olması açısından sahici bir potansiyeli ima ediyor. İki anlamda toplumsallıktan söz ediyoruz: Hem tek tek “ittifak partileri”nin kendi dolaysız temas alanları çevresindeki ilk halkanın ötesine geçecek bir toplumsal genişlikle temasa gelmeleri hem de “ittifak”ın siyasal taktik ve hedeflerinin toplumsal ölçekte sınanabilmesi anlamında.

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın ve tek tek bileşenlerinin önümüzdeki bir ayı hummalı bir biçimde ve eş zamanlı olarak memleket çapında bir “kadın konferansı”, “emek konferansı”, “Alevi konferansı”, “gençlik konferansı” vb… toplanmasına yardımcı olacak şekilde değerlendirilmesi yalnızca ittifakın meşruiyetini pekiştirmekle kalmayacak aynı zamanda onu halkı dinlemeye sevk edecek, duyarlıklarını daha yakından hissetmesine katkıda bulunacak ve “ortak duyu” ile de kuşatacaktır. Söylem, taktik ve hedeflerini her an “ortak duyu”nun mihengine vurarak daimî bir denge ve kontrol mekanizmasıyla donanması için de eşsiz bir fırsat sunacaktır.

Son birkaç yıl içinde -geriye doğru giderek- Brezilya, Kolombiya, Şili, Bolivya, Peru, Arjantin ve diğer Latin Amerika ülkelerinde toplumsal ve demokratik muhalefet güçlerini iktidara taşıyan yeni “sol dalga”ya biraz yakından baktığımızda iki önemli öge görüyoruz: Birincisi, tek tek siyasi partilerden çok, partilerden oluşan bir tür konglomerasyonun, yığışma halindeki siyasal öbekleşmelerin üzerinde beliren bir yeni siyasal harita. İkincisi bu siyasal dışavurum zemininde yer alan sonsuz sayıda toplumsal öznenin bir araya geldiği ve özgül taleplerini, varoluş ve mücadele tarzlarını politik gündeme taşıdığı, siyasal programların kurgusuna akıttığı taban örgütleri ve onların zeminindeki taban dinamikleri: İşçiler, çiftçiler, atık toplayıcılar, sokakta çalışanlar, ormancılar, balıkçılar, öğrenciler, kadınlar, Yerliler, siyahlar, LGBTİ+lar, tüketiciler, öğrenci velileri, emekliler, vb. vb… ve onların on yıllara yayılan mücadele ve deneyimleri.

Yakın sosyo-politik ve ekonomik özellikler gösteren Türkiye ve Kürdistan’ın toplumsal demokratik mücadele panoramasını oluşturan yapılar, rejimin durmak bilmeyen saldırıları altında berelenmiş olsalar da Latin Amerika’daki muadillerinden hiç geri kalmayan yaklaşık en az 50 yıllık bir süreğen mücadele, örgütlenme ve deneyim birikimine, mücadele alışkanlıklarına ve “ortak akla” sahipler: Biz de yapabiliriz. Geçmişte yaptık. “Olmaz” denilen ne varsa oldurduk. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın ima ettiği siyasal çıkışın çevresini “toplumsal ittifaklarla” kuşatmak için yalnızca “yekinmek” yeter. Bütün dinamikler kendilerini aynı hızla ve güçle örgütleyemeseler de sergileyecekleri yola koyulma kararlılığı eşitsiz gelişmekte olan sinerjiye katkıda bulunacaktır. En çok bu sinerjiye ihtiyaç var.

‘Organik tarım’ diye ihale edilen alana patlayıcı fabrikası yapılacak

0

Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde İhale ilanında irtifak hakkı amacı ‘organik tarım…’ iken ÇED başvurusunda patlayıcı madde imalat tesisi kurulacağı ortaya çıktı. Bölge halkı ÇED toplantısı ilanı ile ortaya çıkan duruma tepki gösteriyor.

Atakan SÖNMEZ

Artı Gerçek – Türkiye’nin değerli tarım alanlarının amaç dışı kullanımı için yapılan mevzuatı atlama girişimlerinin son örneği Kayseri’de yaşandı.

Pınarbaşı ilçesine bağlı Aşağıbeyçayır ile Eğrisöğüt Mahalleleri arasında Erciyes Patlayıcı Maddeler Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından “Patlayıcı Madde (Kapsüle Duyarlı Emülsiyon, Anfo, Ağır Anfo, Kapsül Üretim ve Montaj) Üretim ve Depolama Tesisi” yapılması için süreç başlatıldı.

ŞARTNAMEDE ‘KONUT, ENERJİ VE TURİZM HARİÇ’ İBARESİ VAR

2 Şubat 2022 tarihinde, Aşağıbeyçayır Mahallesi 115 Ada 27 Parsel ve Eğrisöğüt Mahallesi 116 Ada 10 Parsel adresinin satışı ile ilgili ihale yapıldı.

İhalede arazinin “Konut, enerji ve turizm hariç olmak üzere eğitim, ticari, sağlık, sanayi, organik tarım, organize hayvancılık, sosyal ve kültürel vb. sabit ve kalıcı tesis” olarak kullanılacağı şartnamede yer aldı.

Ancak, bölge halkı Eğrisögüt Köyü İle Aşağı Beyçayır Köyü arasına dinamit fabrikası yapılması yönünde ÇED başvurusu yapıldığını, 31 Ocak tarihinde ÇED bilgilendirme toplantısının yapılacağı ilan edilince öğrendi.

07c8bd8b-ce08-4e3c-bca7-cc5d1f065279-002.jpgEğrisöğüt köyüne 955 metre, Aşağıbeyçayır köyüne ise yaklaşık 3.5 kilometre mesafedeki alana yapılacak olan patlayıcı fabrikası, her iki köyde yaşayan vatandaşların tepkisi ile karşılaştı.

74709248-1a86-407c-b724-8219f89d1eda.jpeg

Sosyal medyada da ihalenin iptal edilmesi için kampanyalar başlatıldı.

“KÖYÜMÜZ ORMAN KÖYÜ”

Kayseri Karaçay Kültür ve Dayanışma Derneği de konuya dair açıklama yaptı.

Dernek başkanı Harun Özkan imzası ile yapılan açıklamada, dinamit fabrikasında birçok kimyasalın kullanılacağı açıklandı ve bu kimyasalların havayı, toprağı, çevreyi kirleteceğine dikkat çekildi.

Ayrıca geçmişte birçok şehirde meydana gelen ve ciddi can ve mal kaybına neden olan patlama olaylarının da endişeleri artırdığı vurgulandı.

Açıklamada, “Köyümüz orman köyüdür. 20 yıl kadar önce orman köyü yapılma aşamasında ağaçlandırılması için köylülerimiz meralarını ve tarlalarını devlete vermiştir. Bu nedenlerle köyümüzün merası olarak ihale yapılan yer dışında geniş bir alan kalmamıştır. Bu alan gerek bizim köyümüzce gerekse komşu köyümüz olan Aşağıbeyçayır köyünce de kullanılmaktadır. Meranın ortadan kalkması sonucunda hayvanların otlak alanı yok olacak, gelişmekte olan hayvancılık ortadan kalkacaktır” denildi.

KÖYÜN İÇME SUYUNA MESAFESİ 200 METRE

Yapılması planlanan patlayıcı fabrikasının, bölgede son yıllarda artan arıcılık faaliyetini ortadan kaldıracağı, organik bal, meyve ve sebze üretiminin yapılamayacağı da belirtildi.

Özkan, “Yapılması planlanan tesis köy içme suyu kaynağına 200 metre mesafede olup, tüm köy halkı zehirlenecektir” dedi.

“ATIKLAR ZAMANTI IRMAĞI’NI KİRLETECEK”

Planlanan tesisin ekim alanlarının hemen yanında olması da bir başka risk.

1770 rakımlı köyde kurulacak olan patlayıcı madde fabrikasının kurulması halinde bölgenin temiz havası ve doğasını da bozacağını ifade eden Harun Özkan, açıklamasına şöyle devam etti:

“Kod olarak daha düşük seviyede olan Zamantı Irmağı’na atıklar karışacak, sulama ve balık yetiştirmede kullanılan ırmak zehir saçacaktır.”

“HALK YANILTILDI”

İhale ilanında irtifak hakkı amacı olarak “Konut, enerji ve turizm hariç olmak üzere eğitim, ticari, sağlık, sanayi, organik tarım, organize hayvancılık, sosyal ve kültürel vb. sabit ve kalıcı tesis” iken ÇED başvurusunda patlayıcı madde imalat tesisi kurulacağının ortaya çıkması da tepki çekti.

b357f33a-6d05-430d-85a2-eb06af8756d0.jpg
İhale ilanı

Özkan, “Bu husus ihaleye ve yasaya aykırı olup ihalede organik tarım kelimesi gibi halkı cezbedecek konular yazdığı halde patlayıcı madde imalatına dönüştürülmesi kötü niyetli olup devletin ve halkın yanıltılmasıdır. Bitki örtüsü bozulacak, hayvan popülasyonu yok olacak, gürültü ve görüntü kirliliği, çevre kirliliği olacaktır.” dedi.

Son 20 yılda köye dönüşlerin başladığını, neredeyse köydeki tüm evlerin yenilendiğini ve yeni binalar inşa edildiğini ifade eden Kayseri Karaçay Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Harun Özkan, açıklamasını şöyle tamamladı:

“Yapılmak istenen tesis sağlıklı temiz ortam için köye gelen insanımızı zora sokacak, köyden kente göçü hızlandıracaktır. Bölgenin en doğal köylerinden olan köyümüzde oluşacak hareketlilik ve trafik nedeniyle güvenlik sorunları oluşacak, hava kirliliği had safhaya çıkacaktır. Köyümüzün çoğu bölgesinde cep telefonu dahi çekmemekte, doğallığını korumaktadır. Bu doğallığın devamını istiyoruz. Üç tarafı orman arazisi olan köyümüzün diğer tarafına patlayıcı madde imalat tesisi kurulmasını kabul etmiyoruz. Mera kullanımının devamını, gerektiğinde bu alanında ormana dönüştürülmesini talep ediyoruz. “

Öte yandan 31 Ocak’ta yapılacağı ilan edilen ÇED bilgilendirme toplantısına da yöre halkının ve çevrecilerin geniş bir katılım sağlayarak itirazlarını dile getirecekleri öğrenildi.

EKOLOJİ HAREKETLERİ KONFERANSI TUTUM BELGESİTürkiyeli ekoloji örgütleri: Antimilitarist mücadeleyi büyüteceğiz

70’den fazla ekoloji örgütünün çağrısı ve 100’den fazlasının katılımıyla İstanbul’da gerçekleşen Ekoloji Hareketleri Konferansı’nın tutum belgesi yayımlandı.

Türkiyeli 48 çevre ve ekoloji örgütü ile hak savunucusu kurumun çağrıcı olduğu “Ekoloji Hareketleri Konferansı” 21 Ocak’ta, İstanbul-Bakırköy’deki İBB Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlendi.

2023 Türkiye Genel Seçimleri’nde ekoloji muhalefetinin geniş bir birliktelik sağlamasının, kendi siyasal taleplerini oluşturmasının ve ortak tutum geliştirilmesinin amaçlandığı konferansta İkizdere’den Şırnak’a, Çambükü’nden Diyarbakır’a ekoloji hareketlerinin ve direnişlerinin nasıl bir yaşam örmek istediği üzerine konuşuldu.

Konferansta, Türkiye’deki ekolojik tahribatlarda rolü ve imzası olan hiçbir siyasiye ve partiye, 2023 Türkiye Genel Seçimleri’nde oy verilmeyeceğine yönelik ortak bir tutum alındı.

Konferansın “Biz bir avuç zenginin doğaya, yoksullara, kadınlara, Kürtlere, LGBTİ+’lara, mültecilere, engellilere yönelik işlediği bu suçlara ortak olmayacağız. Ortak olanları da, olmaya niyet edenleri de biliyoruz, hesap soracağız,” denilen tutum belgesi de yayımlandı.

Talepler

Tutum belgesinde öne çıkanlar şöyle:

“Bizler, gezegende yaşamış ve yaşamakta olan tüm varlıklarla birlikte insanlığın da binlerce yıllık belleğini, birikimini temsil eden her şeyi sınırsızca tüketmeye, ormansızlaştırmaya, fosil yakıtların ölçüsüz kullanımına ve bunun sonucunda aşırı iklim olaylarına, emeğin güvencesiz, eşit olmayan yaşama mahkûm edilmesine kadar farklı yüzleriyle yaşadığımız politik saldırılara karşı mücadelenin parçasıyız.

“Konferansa katılan bizler, ekolojik yaşamı esas alan bir program ve talepler için bir aradayız. Yaşamımızı, toplumu ve siyaseti bu yönde dönüştürmeye kararlıyız.

Ekokırım

“Türkiye’de bugün gittikçe hızlanan ekokırım politikaları hüküm sürüyor. Tarım alanları maden, enerji, inşaat şirketlerine sunularak yok ediliyor, mera alanları vasıf değişikliği ile nükleer atık sahası olarak tahsis ediliyor. Doğu Akdeniz’de fosil yakıt aramak üzere yaşanan ekolojik yıkım, eş zamanlı olarak Yunanistan’la Türkiye arasında savaşa bile yol açabilecek bir gerginlik üretiyor. İnşaata dayalı büyüme betonlaşma ve ormansızlaşmayı, kentlerin çölleşmesini beraberinde getiriyor.

“Hiroşima’nın, Çernobil’in, Fukuşima’nın doğada ve insan hayatında yarattığı sonuçlara tanıklık eden dünyada, Ukrayna’da süren savaşın da paniğiyle nükleer santraller bir gecede yenilebilir enerji kaynağı sayılıyor. Akkuyu ile birlikte Sinop’ta da nükleer santraller radyoaktif atıklarıyla birlikte hayatımıza sokulmaya çalışılıyor. Siyanür havuzları ve cehennem çukurlarıyla Kazdağları’nın altı üstüne getiriliyor. Üçüncü havaalanı, Kanal İstanbul gibi mega suçlarla etrafımız sarıldı. Akbelen ormanı ve Uludağ’a yönelik her saldırı bizlere yapılıyor.

Güçlerimizi birleştiriyoruz

“Biz bir avuç zenginin doğaya, yoksullara, kadınlara, Kürtlere, LGBTİ+’lara, mültecilere, engellilere yönelik işlediği bu suçlara ortak olmayacağız. Ortak olanları da, olmaya niyet edenleri de biliyoruz, hesap soracağız.

“20 yıllık varlığını ekolojik yıkım ve talanla sürdüren iktidardan kurtulmak için güçlerimizi birleştiriyor ve politik bir özne olarak seçimlerde ortak tutum alıyoruz. Türkiye’yi bekleyen seçimleri söz ve karar hakkımızı, irademizi yok sayan kayyım siyasetine, tek adam rejimine ve onun yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkıma son verilmesi için bir basamak olarak görüyoruz. Bu seçimde ekolojiyi ve kentleri savunanların, Gezi’de sokağa taşan ve teslim olmayan milyonların iradesi görünür olacak. Savaş yanlısı tüm kesimlerin ekolojik yıkıma katıldığını, doğanın sömürüsünün yeni savaşlara yol açtığını unutmayacağız, unutturmayacağız.

Seçim sonrası

“Ancak bizler parlamenter düzenlemelerle ya da AKP’den kurtulmakla ekolojik krizin sönümlenmeyeceğini biliyoruz. O nedenle kentleri, ormanları, dereleri, tüm doğal ve kültürel varlıkları önümüzdeki seçimin ana gündemi yapacağız. Seçim günü en büyük Halkın Katılımı Toplantısı olacak. Programında ekolojiye yer vermeyenleri de ekoloji programları yeşil boyamadan ibaret olanları da biliyoruz ve her adımımızda deşifre edeceğiz. Bu konferansta kurduğumuz Çalışma Grubumuz, bütün siyasi partilerin ve ittifakların programlarını ekoloji merceğinden inceleyecek ve siyasi parti ve ittifaklara mesafemizi ilan edeceğiz.

“Ama bununla yetinmeyeceğiz: Seçimden sonra da tüm ekolojik zarar ya da yıkım içeren müdahaleleri kayıt altına alacak ve ortak olarak müdahale etmemizi sağlayacak mekanizmaları bugünden başlayarak yaratacağız. Yaşam alanlarını geleceğe taşımak isteyenlerle yaşam alanlarını talan edip kâra çevirmek isteyenler arasında bir savaşta olduğumuzun bilinciyle davranacağız.



“Bolivya, Ekvador, Honduras, Kolombiya, Rojava gibi birçok ülkede yaşam alanlarına sahip çıkan ekoloji hareketleri ekoloji sözleşmeleri konusunda önemli yol aldılar. Bizler de diğer toplumsal hareketlerle, direnişin toplumsal gücüyle ekoloji sözleşmesini yaşama geçireceğiz. Ana ilkelerini direniş alanlarında ve burada tartışmaya açtığımız Ekoloji Sözleşmesi’ni önümüzdeki süreçte detaylandıracağız. Ekoloji Sözleşmemizin ana ilkeleri şunlar:

➔ Doğanın haklarını, demokrasiyi ve kadın özgürlüğünü, emeğin özgürleşmesini öne çıkaran bir sözleşme
➔ Sömürgeci ve ırkçı olmayan, cinsiyetçi olmayan, sömürü ve tahakküme, derinleşmiş ekolojik yıkıma karşı, antikapitalist bir sözleşme
➔ Aşağıdan yukarı, yerelden genele, direniş, dayanışma ve enternasyonalizmi esas alan bir sözleşme
➔ Özyönetimci, hakkın sahiplerinin hakkın gelişmesinde birinci derecede söz sahibi olduğu, yerel ve toplumsal öz örgütlenmelere dayalı bir sözleşme
➔ Tarihi birikimi ve halkları tanıyan, kültürel hakları ve varlıkları koruyan bir sözleşme
➔ Doğa ve emek sömürüsüne son verilmesi prensibine dayalı, ekokırımın suç olarak tanındığı ve cezalandırıldığı bir sözleşme
➔ Seçenlerin seçilmişleri geri çağırma yetkisini tanıyan bir sözleşme

Gülleri de istiyoruz

“Talebimiz sadece maddi ihtiyaçlarla sınırlı değil; sadece ekmek değil gülleri de istiyoruz! Yaşamın özgürleşmesi sadece çalışma saatlerinin azaltılması, ücretlerin uygun seviyede olmasıyla değil, emek ve onun ürünü üzerinde kontrol sahibi olmakla, güzellikle, yaptığı işten zevk almakla, emek zamanının da özgürleşmesi ile olur.

“Bizler, bütün bunların ayrılmaz bir parçası olarak; savaş ve güvenlik gerekçesiyle ekolojik dengeyi bozacak siyasi kararlara, ekosistem katliamları, yerel halkın yaşam alanlarından sürülmesine karşı mücadele vereceğiz. Antimilitarist mücadeleyi büyüteceğiz. Barış içinde bir gelecek istiyoruz.

“İnsan türü dışındaki tüm canlıların da kendi iyi oluşlarını sağlayacak koşullarda büyüme ve yaşama hakları vardır. Türleri, biyoçeşitliliği korumak için doğal varlıkları hak sahibi birer özne olarak tanıyacağız.

Gezi

“Bizler tarlalarımızda özgürce çalışmak, çocuklarımıza güzel bir gelecek hazırlamak, emeğimizin karşılığını almak, fikirlerimizi özgürce dile getirmek istiyoruz. Adalet istiyoruz. Bir varlığın başka bir varlığa baskı kurmadığı bir yaşam istiyoruz. İnsansızlaştırılan köylerimizde yaşamı yeniden kurmaya, kendi kendine yeten, sağlıklı hayatı yeniden oluşturmaya çalışıyoruz. Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir hayat istiyoruz.

“Benden çıkıp, biz olacağız. Genç kuşaklara da bu ekoloji mücadelesinin coşku ve kararlılığını yansıtacağız.

“Üç beş ağaç uğruna birlikte mücadele ettiğimiz Gezi’de birbirimize sarılırken, korku ve baskı hegemonyasının parmaklıklarını aralayıp, içinden geçtiğimiz ışıklı aralık’a, onun yaratılmasında kol kola verdiğimiz ve cezaevinden bizleri selamlayan dostlarımız Vahap, Gönül, Mücella, Çiğdem, Mine, Tayfun ve Can’ın içinde olduğu tüm ekoloji ve yaşam savunucularına selam olsun. ‘Yaşamın özgürlüğüdür hem derdimiz, hem kararımız’.

“Yaşasın tüm varlıkların özgür, eşit ve şenlikli yaşam hakkı! Birlikte kazanacağız.”

(TY)

Ekoloji Konferansı: Yaşamı dönüştüreceğiz

0

İstanbul-Bakırköy’deki İBB Cem Karaca Kültür Merkezi’nde 48 çevre ve ekoloji örgütü ile hak savunucusu kurumun çağrıcı olduğu ‘Ekoloji Hareketleri Konferansı’ yapıldı

İstanbul-Bakırköy’deki İBB Cem Karaca Kültür Merkezi’nde 48 çevre ve ekoloji örgütü ile hak savunucusu kurumun çağrıcı olduğu ‘Ekoloji Hareketleri Konferansı’ yapıld’. 2023 Türkiye Genel Seçimleri’nde ekoloji muhalefetinin geniş bir birliktelik sağlamasının, kendi siyasal taleplerini oluşturmasının ve ortak tutum geliştirilmesinin amaçlandığı Ekoloji Hareketleri Konferansı; ’Nasıl bir ekolojik yaşam istiyoruz?’ başlıklı forumla başladı. 20’den fazla platformun bir araya geldiği etkinlikte verilen mücadeleler ve gelecek için ne yapılması gerektiği konuşuldu. Yaşamın dönüştürülmesi için atılacak adımlar tartışıldı.

‘Doğanın sömürülmediği yaşam’

İkizköy Çevre Komitesi’nden Nejla Işık bir seneden fazladır verdikleri mücadeleyi özetleyerek, “Eylemci olmamıza neden olan termik santral kapatılsın. Topraklarımızı, insanlarımızı, hayvanlarımızı kaybettirdiler. Suların, derelerin yok edilmediği, doğanın sömürülmediği bir yaşam istiyoruz. Köyümüz için çıktığımız bu yolda biz olduk, birleştik” dedi.

‘Ekoloji mücadelesi ideolojiktir’

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Süheyla Doğan ise, “Eşit ve özgür yaşam istiyoruz. Ekosistem temelli bakış ve hayvan haklarının gözetildiği bir yaşam istiyoruz. Herkesin temiz ve sağlıklı gıdaya eriştiği yaşam istiyoruz” diye konuştu.  İkizdere Çevre Derneği’nden Osman Baş da, “Bu hayatta hak ettiğinizi değil, savaştığınızı alırsınız. Ekoloji mücadelesi ideolojiktir. İkizdere’de öğrendik ki ekolojik mücadelede yeni bir dil geliştirmemiz gerekiyor” dedi.

Nükleer bataklığa sürükleniliyor

Sinop Nükleer Karşıtı Platformu’ndan İlker Şahin ise, “Yerli ve yabancı sermayenin çıkarı için yıkım politikaları geçrekleştirildi. Bu çerçevede tüm itirazlara karşın Sinop’ta nükleer santral için 1 milyon ağaç katledildi. Ülkemiz nükleer atık çöplüğü haline getirilmek isteniyor. Türkiye nükleer bataklığa sürükleniyor” dedi. İstanbul’daki LC Waikiki bünyesinde Klüh adlı taşeron firmaya bağlı çalışan 15 temizlik işçisi haklarını talep ettikleri için, “İşverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak” gibi işten atma nedenlerini barındıran Kod-46 nedeniyle işten çıkarıldı. Çıkarılan işçiler konferansa destek verdi.

EKOLOJİ SERVİSİ

EKOLOJİ HAREKETLERİ KONFERANSI TUTUM BELGESİ: TÜM VARLIKLAR İÇİN ÖZGÜR VE EŞİT BİR YAŞAMI SAVUNUYORUZ

                                                  21 Ocak 2023, İstanbul

 Bizler,  gezegende  yaşamış  ve  yaşamakta  olan  tüm  varlıklarla  birlikte insanlığın  da  binlerce  yıllık  belleğini,  birikimini  temsil  eden  her  şeyi  sınırsızca  tüketmeye,  ormansızlaştırmaya,  fosil  yakıtların  ölçüsüz  kullanımına  ve  bunun  sonucunda  aşırı iklim  olaylarına,  emeğ in  güvencesiz,  eşit  olmayan  yaşama  mahkûm  edilmesine  kadar  farklı  yüzleriyle  yaşadığımız  politik saldırılara karşı mücadelenin parçasıyız.

Bugün,  tüm  dünyadaki  ekoloji direnişlerinin  on  yıllardır biriktirdiği deneyim  ve  direniş  ruhuyla,  İstanbul’da,  70’den  fazla  ekoloji örgütünün  çağrısı  ve  100’den  fazlasının  katılımıyla  bu  tarihsel  buluşmayı  gerçekleştirdik.  Bir  çalıştay  ve  altı  webinarı  da  içeren  bir  hazırlık  sürecinden  sonra  bu  Konferansa  katılan  bizler,  ekolojik  yaşamı  esas  alan  bir  program  ve  talepler için bir aradayız. Yaşamımızı, toplumu ve siyaset bu yönde dönüştürmeye kararlıyız.  

EKOLOJİK YIKIMIN FAİLİ BELLİ: SERMAYE 

Bugün  yaşanan  ekolojik  krizin  temel  nedeni insanın  bir  bütün  olarak  doğayla  ilişkisinin niteliğinin  dönüşmüş  olmasıdır.  Kapitalizm  insanları  da  kapsayacak  şekilde  doğayı  metalaştırarak  var  olabiliyor;  ekosistem özel  mülk yet  kapsamına  alınması,  yaşam  alanlarının çitlenmesi , canlı cansız her varlığın metaya dönüştürülmesine tanık oluyoruz.

Kapitalizm,  doğanın  ve  insanların  maruz  kaldığı  her  türlü  felaket  ve  zararlardan  yen  kazanç  kapıları  çıkarıyor.  Aynı  zamanda  patriyarkal  kapitalizm  kadını  da  doğayı  da  benzer  mekanizmalarla  tahakküm  altına  alıyor.  Ekolojik  kriz,  kitlesel  iklim  göçlerine  neden  olan  aşırı iklim   olayları ve  iklimsel  değişimlerle  toplumları  ayrıştırdığı  gibi ,  kadınları  bu  sürecin  sonuçlarıyla  daha  fazla  karşı  karşıya  bırakıyor  -ağır  ve  karşılığı  ödenmeyen bir  toplumsal  yeniden  üretim  emeği,  üreme  haklarının  kullanımında  belirgin  eşitsizlikler,  üretimden koparılma, yurt hakkının ihlal gibi.      

PANDEMİNİN NEDENİ EKOLOJİK KRİZDİR

Endüstriyel  tarım  ve  hayvancılık,  yabanıl  yaşam  alanlarına  müdahale,  küresel  egzotik  hayvan  ticarei ve  ormansızlaştırma,  pandeminin  başlıca  nedenleridi.  Ekolojik  tahribatın  yılda  9,2  milyon  önlenebilir  erken  ölümüne,  COVID  19  pandemisi ile.  resmi  rakamlara  göre  7  milyon,  araştırmalara  göre  20  milyona  varan  önlenebilir  ölüm  daha  eklendi.  İş cinayetler ,  sosyal  cinayetler  bir  kırım  politikası  olarak  karşımıza  çıktı.  Ötekieştirlen  tüm  topluluklar  pandemiden  çok  daha  fazla  etkilendi.  Sağlık  hizmetin  üretenler  değil,  sağlıksızlıktan  para  kazananlar  egemen  oldu.  Tamamen  kadınlara  yüklenen  yeniden  üretim işlevleri pandemiyle daha arttı, kadına yönelik her türlü şiddet artış gösterdi.

TÜRKİYE: İKLİM ADALETSİZLİĞİ DERİNLEŞİYOR, HER YER EKOKIRIM SUÇ MAHALLİ

Türkiye’de iklim   kriziyle  mücadele  gibi bir kaygısı  olmayan  hükümet,  fosil  yakıtlara,  mega  projelere,  ekolojik  talanlara  dayalı  politkalarına  yakın  geçmişte  taslağı  ortaya  çıkan  bir  İklim  Yasası  gündemi  ekledi.  Taslağı  hazırlanan  İklim  Yasası’nda  doğal  ve  kültürel  varlıkların,  uygarlıkların  kentlerle  buluşmuş  hafızasının,  doğanın,  biyolojik çeşitliliğin,  ekolojik  sistemin  korunması  amacı  yok;  taslak  sorunu  “karbon  salımının  azaltılması”  olarak  tanımlıyor.  Emisyon  Ticareti Sistemi’ni  de  getirerek  karbon  ticareti yoluyla  sermayeye  yeni  kazanç  alanları öngörüyor.

 Enerji. politiaları  yönüyle ise   2022  sonunda  yayınlanan  Türkiye  Ulusal  Enerji  planında  fosil yakıtlardan  çıkmak  bir  yana,  kömüre  ve  doğalgaza  bağlı  elektrik  kurulu  gücünün  artırılması,  nükleer  enerji  santralleri  kurulması  gibi iklim  krizini  derinleştiren,  ekolojik ve  sosyal  yıkımları  artıran öngörüler var.

 Türkiye’de  bugün  gittikçe  hızlanan  ekokırım  politikaları  hüküm  sürüyor.  Tarım  alanları  maden, enerji,  inşaat   şirketlerine  sunularak  yok  ediliyor, mera  alanları  vasıf   değişikliğiyle  nükleer atık  sahası  olarak  tahsis ediliyor.   Doğu  Akdeniz’de  fosil  yakıt  aramak  üzere  yaşanan  ekolojik yıkım,  eş   zamanlı  olarak  Yunanistan’la  Türkiye  arasında savaşa  bile   yol  açabilecek  bir  gerginlik  üretiyor.  İnşaata  dayalı  büyüme  betonlaşma ve   ormansızlaşmayı,  kentlerin  çölleşmesini  beraberinde  getiriyor.  En çevreci belediyenin bile  asfalt  dökmekte   yarıştığı  bir  ülkede  doğal alanların,  koruların,  meraların,   bostanların  korunması  yine  bir  avuç  ekolojistin görevi   oluyor.  Bilimsel ve   hukuksal  olmayan  uygulamalarla kentlerimizde  en  ufak  yağmurlar  doğal  afete  dönüşüyor, kent  yaşamı  imkânsız   hale  geliyor.  Yaşamsal  bir  değer  olan müştereklerimiz özel mülkiyete dönüştürülüyor.  

 Hiroşima’nın,  Çernobil’in,  Fukişima’nın  doğada  ve  insan  hayatında  yarattığı  sonuçlara  tanıklık  eden  dünyada,  Ukrayna’da  süren  savaşın  da  paniğiyle  nükleer  santraller  bir  gecede  yenilenebilir  enerji kaynağı  sayılıyor.  Akkuyu  ile  birlikte  Sinop’ta  da  nükleer  santraller  radyoaktif  atıklarıyla  birlikte  hayatımıza  sokulmaya  çalışılıyor.  Siyanür  havuzları  ve  cehennem  çukurlarıyla  Kazdağları’nın  altı  üstüne  getiriliyor.  Üçüncü  havaalanı,  Kanal  İstanbul  gibi  mega  suçlarla etrafımız sarıldı. Akbelen ormanı ve Uludağ’a yönelik her saldırı b zlere yapılıyor.

SEÇİMDE TAVRIMIZ EKOLOJİDEN YANADIR

Biz  bir  avuç  zengini doğaya,  yoksullara,  kadınlara,  Kürtlere,  LGBTİ+’lara,  mültecilere,  engellilere  yönelik  işlediği bu  suçlara  ortak  olmayacağız.  Ortak  olanları  da,  olmaya  niyet  edenleri de biliyoruz, hesap soracağız. 

Önümüzdek  seçimler,  daha  öncek  seçimlerden  farklı  olarak  Türkiye’de  bir  rejim  tercihi  olarak  gündeme  gelmiş  durumda.  Yirmi  yıllık  varlığını  ekolojik  yıkım  ve  talanla  sürdüren iktidardan   kurtulmak için   güçlerimizi birleştiriyor  ve  politik bir   özne  olarak seçimlerde  ortak  tutum  alıyoruz.  Türkiye’yi  bekleyen  seçimler  söz  ve  karar  hakkımızı, irademizi yok  sayan  kayyım  siyasetine, tek   adam rejimine  ve  onun yarattığı  ekolojik  ve   toplumsal yıkıma   son  verilmesi için  bir  basamak  olarak   görüyoruz.  Bu  seçimde ekolojiyi  ve  kentleri  savunanların, Gezi’de   sokağa  taşan  ve  teslim  olmayan  milyonların  iradesi  görünür olacak.  Savaş  yanlısı   tüm  kesimlerin  ekolojik  yıkıma  katıldığını,  doğanın  sömürüsünün yeni  savaşlara  yol  açtığını   unutmayacağız, unutturmayacağız.

Ancak  bizler  parlamenter  düzenlemelerle  ya  da  AKP’den  kurtulmakla  ekolojik  krizin  sönümlenmeyeceğini biliyoruz.  O  nedenle  kentleri,  ormanları,  dereleri,  tüm  doğal  ve  kültürel  varlıkları  önümüzdeki  seçimin  ana  gündemi  yapacağız.  Seçim  günü  en  büyük  Halkın Katılımı  Toplantısı  olacak.  Programında  ekolojiye  yer  vermeyenler  de  ekoloji programları  yeşil  boyamadan ibaret  olanları  da  biliyoruz  ve  her  adımımızda  deşifre  edeceğiz.  Bu  konferansta  kurduğumuz  Çalışma  Grubumuz,  bütün  siyas  partilerin  ve  ittifakların  programlarını  ekoloji merceğinden  inceleyecek  ve  siyasi parti ve ittifaklara  mesafemizi  ilan edeceğiz.

 Ama  bununla  yetinmeyeceğiz:  Seçimden  sonra  da  tüm  ekolojik  zarar  ya  da  yıkım  içeren  müdahaleleri kayıt  altına  alacak  ve  ortak  olarak  müdahale  etmemizi sağlayacak  mekanizmaları  bugünden  başlayarak  yaratacağız.  Yaşam  alanlarını  geleceğe  taşımak isteyenlerle   yaşam  alanlarını  talan  edip  kâra  çevirmek isteyenler  arasında  bir  savaşta  olduğumuzun bilinciyle davranacağız.

EKOLOJİ  SÖZLEŞMESİ,  EKOLOJİK  BİR  HUKUK  VE  ANAYASA  İÇİN  HAREKETE  GEÇİYORUZ

Kapitalist  büyümeyi  hedefleyen,  yaşam  üzerindeki kararları  ve  takdiri devlete  havale  eden  her  Anayasa  yaşamı  yok  etmeyi  meşrulaştırır.  Yaşamı  özgürleştirmek isteyen   bizler,  ekoloji hareketleri olarak böyle bir anayasayı müzakere etmiyoruz.

Bolivya,  Ekvador,  Honduras,  Kolombiya,  Rojava  gibi  bir çok  ülkede  yaşam alanlarına  sahip  çıkan  ekoloji  hareketleri  ekoloji sözleşmeleri konusunda  önemli yol  aldılar.  Bizler  de  diğer  toplumsal  hareketlerle,  direnişin  toplumsal  gücüyle  ekoloji sözleşmesini yaşama  geçireceğiz.  Ana lkelerini  direniş  alanlarında  ve  burada  tartışmaya  açtığımız  Ekoloji  Sözleşmesi’ni önümüzdeki süreçte detaylandıracağız. Ekoloji Sözleşmemizin ana lkeler şunlar:

  • Doğanın  haklarını,  demokrasiyi ve  kadın  özgürlüğünü,  emeğin  özgürleşmesini öne çıkaran bir sözleşme
  • Sömürgeci  ve  ırkçı  olmayan,  cinsiyetçi  olmayan,  sömürü  ve  tahakküme,  derinleşmiş  ekolojik  yıkıma  karşı,  antikapitalist  bir  sözleşme
  • Aşağıdan  yukarı,  yerelden  genele,  direniş,  dayanışma  ve  enternasyonalizmi esas alan bir sözleşme
  • Özyönetimci,  hakkın  sahiplerinin hakkın  gelişmesinde  birinci derecede  söz  sahibi  olduğu,  yerel  ve  toplumsal  öz  örgütlenmelere  dayalı bir sözleşme
  • Tarih  birikimi  ve  halkları  tanıyan,  kültürel  hakları  ve  varlıkları  koruyan bir sözleşme
  • Doğa  ve  emek  sömürüsüne  son  verilmesi  prensibine  dayalı,  ekokırımın  suç olarak tanındığı ve cezalandırıldığı bir sözleşme
  • Seçenlerin  seçilmişleri  geri çağırma  yetkisini  tanıyan  bir  sözleşme

EKOLOJİK YAŞAMIN TEMEL İLKELERİ

Bizler  şirketlerin  ve iktidarların  tahakkümüne   karşı  politik  bir  mücadele  olarak  ekoloji mücadelesi veriyoruz.

Talebimz  sadece  maddi  ihtiyaçlarla  sınırlı  değil;  sadece  ekmek  değil güller de istiyoruz!  Yaşamın  özgürleşmes  sadece  çalışma  saatlerinin  azaltılması,  ücretlerin  uygun  seviyede  olmasıyla  değil,  emek  ve  onun  ürünü  üzerinde  kontrol  sahibi olmakla,  güzellikle,  yaptığı işten  zevk almakla, emek zamanının da özgürleşmesi ile olur.

Aynı zamanda;

Az  sayıda  zenginin  ve  büyük  şirketlerin  hizmetindeki  ekonomi,  yeniden  halkın  ihtiyaçlarının  hizmetine  verilmeli; insani aktiviteler  yaratıcılık  ve  zevk  alınan  faaliyetlere  yöneltilerek,  yıkıcı  ekonomik büyüme  sınırlanmalı.   Paranın iktidarına   karşı  dayanışma temell  ekonomik   modeller güçlendirilmeli.

Kapitalizm  tarafından  kuşatılmış  olan  ve  ekolojik  yıkımların  görünen  nedenler  olarak  öne  çıkan  bilim ve  teknoloj  kapitalizmin  güdümünden,  üniversitelerimiz  sermayenin  güdümünden, bilim doğa talanını meşrulaştırma ve yeniden yaratma işlevinden kurtarılmalı.

Ormanları,  sucul  ekosistemleri yok  eden,  insanı  ve  doğayı  zehirleyen  endüstrilerin hiç bir şekline ekolojik yaşamda yer olmayacak. 

Sadece  ve  sadece  “gerekli”  nesnelerin  üretimi için  doğayla  barışık  şartlarda  enerji  üretimi ve  tüketim olmalı.

Bizler,  rant  tarafından  teslim  alınan;  müşterekleri,  doğal  alanları,  doğal  ve  kültürel  varlıkları  yağmalanan  kentlerimizi,  yaşamımızı  geri kazanacağız;  doğanın  kente  girmesini,  kültürel  yaşantının  canlanmasını  ve  ücretsiz  kamu  hizmetlerin  kentleşme  politikalarının  merkezine  alacağız.

 Barınma  hakkını insan  dahil  bütün  canlıların  yurt  edinme  ve istediği çevrede engelsiz  yaşama  hakkı  olarak  görüyoruz. İnsanın  dokunabidiği  insanlar,  ayağını  bastığı  toprak, içtiği su,  soluduğu  havanın  bulunduğu  yaşama  alanını,  yani  yuvasını  savunma  hakkını savunacağız.   Hiç bir gerekçeyle  zorla yerinden  edilmelere izin   vermeyeceğiz.  Ranta değil  barınma hakkına dayalı konut politikaları geliştireceğiz.

Bizler,  bütün  bunların  ayrılmaz  bir  parçası  olarak;  savaş  ve  güvenlik  gerekçesiyle  ekolojik  dengeyi bozacak  siyasi  kararlara,  ekosistem  katliamları,  yerel  halkın  yaşam  alanlarından  sürülmesine  karşı  mücadele  vereceğiz.  Antimilitarist  mücadeleyi  büyüteceğiz.  Barış  içinde  bir gelecek istiyoruz.

 İnsan  türü  dışındaki  tüm  canlıların  da  kendi iyi oluşlarını  sağlayacak  koşullarda  büyüme  ve  yaşama  hakları  vardır.  Türleri,  biyoçeşitliliği korumak için  doğal  varlıkları  hak  sahibi birer  özne olarak tanıyacağız.

SONUÇ: HEP BİRLİKTE DEĞİŞTİRECEĞİZ, HEP BİRLİKTE ÖZGÜRLEŞECEĞİZ

Mücadelemiz,  yaşanan  ekolojik  yıkımlara  karşı  savunmanın  ötesinde,  bunlara  neden  olan  kapitalist  sisteme  son  verme  mücadelesidir.  Bu  nedenle  güç  olma,  sahip  olma,  fethetme  politikaları  olmadan  doğayla  birlikte  yaşamanın  yen  yollarını  üreterek,  yaşamı  özgür  kılacak, ihtiyaç   için  üretecek,  biyoçeşitliliği,  yaşam  döngüsünü  ve  yaşam  alanlarını  koruyacak,  yadigâr  tohumlara  dayanan  agroekoloji  temelli,  hayvanların  metalaştırılıp  sömürülmediği, somut  olmayan  kültürel  mirasın  korunduğu,  EKOKIRIMIN,  CİNSKIRIMIN  VE  İŞÇİ  KIRIMININ OLMADIĞI BAŞKA BİR YAŞAMI  örmenin zorunlu  hale geldiğini biliyoruz.

 Bizler  tarlalarımızda  özgürce  çalışmak,  çocuklarımıza  güzel  bir  gelecek  hazırlamak,  emeğimizin  karşılığını  almak,  fikirlerimizi  özgürce  dile  getirmek istiyoruz.  Adalet  istiyoruz.   Bir varlığın  başka bir  varlığa  baskı   kurmadığı  bir  yaşam istiyoruz.  İnsansızlaştırılan  köylerimizde  yaşamı yeniden   kurmaya,  kendi kendine   yeten,  sağlıklı hayatı   yeniden  oluşturmaya  çalışıyoruz. Gündüzlerinde  sömürülmeyen,   gecelerinde  aç  yatılmayan bir  hayat  istiyoruz.         

 Bu  Tutum  Belgesi  aynı  zamanda  bir eylem  çağrısıdır.  Ekolojik  yıkımın  konferans  salonlarında  veya  müzakerelerde  durdurulamayacağını  biliyoruz:  Yalnızca  kitlesel  eylemler  ve  yerelden  genele  uzanan  ortak  örgütlenmeler  değişim  sağlayabilir.  Konferansımıza  katılan  direnişçilerinn   dediği gibi;  “doğayı  sömürenlerle  emeği sömürenler  aynı”.  Bizler  ekoloji hareketleri olarak  sermayenin  ve  devletin  saldırılarına  karşı  tüm  mücadeleler  birlikte  yürümeye,  tüm varlıklar  için   eşit ve   özgür bir yaşamı  birlikte  inşa  etmeye  çağırıyoruz.  Yerel  direnişleri birleştirerek  bu   sistemden çıkabiliriz.   Suyun sermaye  birikimnden  kurtarılması, nehirlerin   özgür  akmasıiçin,  emeğin  kurtuluşu için   bir  araya  geleceğiz. Benden  çıkıp,  biz   olacağız.  Genç kuşaklara da bu ekoloj mücadelesinn coşku ve kararlılığını yansıtacağız.

 ***

Üç  beş  ağaç  uğruna  birlikte  mücadele  ettiğimiz  Gezi’de  birbşrimize  sarılırken,  korku  ve  baskı  hegemonyasının  parmaklıklarını  aralayıp, içinden  geçtiğimiz  ışıklı   aralık”a,  onun  yaratılmasında  kol  kola  verdiğimiz  ve cezaevinden   bizleri  selamlayan  dostlarımız  Vahap,  Gönül, Mücella,  Çiğdem,   Mine,  Tayfun  ve  Can’ın  içinde  olduğu  tüm ekoloji  ve  yaşam  savunucularına selam olsun. “Yaşamın özgürlüğüdür hem derdimiz, hem kararımız”.

 Yaşasın tüm varlıkların özgür, eşit ve şenlikli yaşam hakkı!

 Birlikte kazanacağız.

.event-gallery:empty, .td-gallery:empty { display: none !important; }