Salı, Şubat 3, 2026
Google search engine
Ana Sayfa Blog Sayfa 27

‘Kimyasal silahlar tüm ekosistemi etkiliyor’

0

DİYARBAKIR – SES Diyarbakır Şube Eşbaşkanı Şiyar Güldiken, kimyasal silahların sadece insanları değil, su, toprak ve hava dahil tüm ekosistemin üzerinde ağır tahribatlar yarattığını ve bunlara karşı çıkmak gerektiğini söyledi.

Türkiye’nin Irak Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik 17 Nisan’dan bu yana sürdürdüğü savaşta şimdiye kadar 2 bin 467 kez kimyasal silah ve yasaklı bomba kullandığı ve bunun sonucunda da toplam 44 HPG’linin yaşamını yitirdiği açıklandı. Kimyasal silahların sadece insanların değil tüm canlı ve yaşamı etkilediğini hatırlatan KESK’e bağlı Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Diyarbakır Şube Eşbaşkanı Şiyar Güldiken, devletlerin mantığında insanlık, tarih, ekoloji ve topluluklara karşı yürütülen savaşlarla dolu olduğunu dile getirdi.

Şiyar Güldiken

SADDAM DA KULLANDI

İnsanlığı ve tarihi yok etme anlayışının, birçok silahın kullanımını da beraberinde getirdiğini belirten Güldiken, “Kimyasal silahların kullanımı dünyada insanlık suçudur. Geçmişten günümüze kadar dünya savaşlarına neden olmuştur. Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde kullanıldı. Kürtlerin üzerinde de denendi. Örneğin Saddam Hüseyin, Enfal ve Halepçe’de kullandı. Sonrasında da birçok kez kullanıldığına dair iddialarının olduğu ve bu iddiaların araştırılmasına yönelik taleplerin de birçok defa dile getirildiği, sonuçlarının da günümüzde halen ortaya çıkaramadığı gerçeklikler var” diye belirtti.

‘EKOSİSTEM ZARAR GÖRÜYOR’

Kimyasal silahların hava, su, toprak gibi tüm ekosistem üzerinde kalıcı sonuçlar bıraktığını vurgulayan Güldiken, uluslararası anlaşmalara aykırı olan kimyasal silahların Türkiye tarafından açığa kavuşturulmalı. Güldiken, sözlerine şöyle devam etti: “Kimyasal silahlar dünyanın neresinde kullanılırsa kullanılsın aslında aynı ya da benzer sonuçlara neden olur. Bunun önünü almak için Birleşmiş Milletler (BM) insanlığı koruma adına ve ekolojik doğayı korumak için birçok kez uluslararası sözleşmeler yapılmış ve neredeyse bütün ülkeler de bunun altına imza atmıştır. Biz bu silahları kullanmayacağız diye taahhüt etmiştir. Kimyasal silah kullanımı sadece o anla sınırlı kalmaz, aynı zamanda uzun yıllar etkisini sürdürüp, geleceği de yok etmeye yönelik sonuçlar doğurur. Bunun yakın örneklerini yine Kürt halkı yaşadı. Saddam Hüseyin, Enfal ve Halepçe’de kullandığı halen binlerce insanın yaralı olarak yaşamına devam etmek zorunda kaldığı ve oradaki ekolojinin de halen yeniden kendini var etmeye yönelik durumların olmadığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. O dönem ve sonrasında da kimyasal silahlara maruz kalmış bireylerin üremelerinde halen sorunların olduğu buna dair bulguların olduğunu biliyoruz. Bütün dünyanın bu kimyasal silahların kullanımını önlemesine yönelik sözleşmelerini yeniden gözden geçirmesi gerek. İnsanlık onuruna yaraşır bir şekilde sahip çıkması gerekir.”

‘İNSANLIK ONURU’

Cenevre Sözleşmesi’nin herkesi kapsayan bir sözleşme olduğunu hatırlatan Güldiken, “Bir ülkede yasaklı silahların kullanıldığına dair iddialarla karşılaştığında yapacağı ilk ve tek şey bağımsız heyetleri kimyasal silahların kullanıldığı bölgeye göndermektir. Bu uluslararası alanda bir prestij ve onur meselesidir. Kürdistan bölgelerinde kullanılan silahlar ve var olan savaş gerçeği yeni olan bir şey değildir. Kürdistan halklarının haklarının gasp edilmesi ve sınırlarının bölünmesi meselesi vardır. Bugün Kürt halkının coğrafyasına yapılan saldırı, sadece Kürt halkını kapsayan bir durum değildir. İnsanlığı, insanlık onurunu kapsayan bir meseledir” diye konuştu.

‘ÖNEMLİ OLAN KULLANIMINA ENGEL OLMAK’

Kimyasal silahlara karşı gaz maskesi gibi bazı koruyucu tedbirlerin olduğunu anımsatan Güldiken, “Kimyasal silahların birçok çeşidi var. Halepçe’de kullanılan gazın elma kokusunu andırdığı ve gözle görülen bir madde değildi. Kimyasal silahlardan korunmanın en koruyucu örneği silahların kullanımına engel olmaktır. Yoksa kullanıldıktan sonra ne yaparsan yap mutlaka bir hasar bırakır. İnsan kendini koruyan bir varlık olabilir fakat yasaklı silahların kullanımında ekolojik tahribat da yok oluyor. Koruyucu önleyici tedbirler alınmalı” dedi.  

Halkların İklim Anlaşması Konferansı: Yıkımın boyutu cinayetten öte imhaya ulaştı

İklim Adaleti Koalisyonu, COP27 öncesi Uluslararası İklim Konferansları’na başladı. Halkların İklim Anlaşması III. Küresel Konferansı’nda iklim krizine karşı çözümler masaya yatırıldı: Çözüm biziz.

İklim Adaleti Koalisyonu ev sahipliğinde, 6-18 Kasım tarihleri arasında Mısır‘ın Şarm El-Şeyh’de gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCC) 27’inci Taraflar Konferansı (COP27)  öncesi düzenlenen ve 4 Kasım’a kadar sürecek olan Uluslararası İklim Konferansları başladı. 

Konferansların ilki Halkların İklim Anlaşması III. Küresel Konferansı hafta sonu (28, 29 ve 30 Ekim) gerçekleştirildi. 

Fotoğraf: Mehmet Temel

Halkların İklim Anlaşması III. Küresel Konferansı‘nda “Son dört yılın kazanım ve yenilgilerinden nasıl dersler çıkarabiliriz, 2023’te mücadeleyi nasıl sürdüreceğiz, planları ve kampanyaları bölgesel ve küresel olarak nasıl koordine edeceğiz” sorularına yanıt aramak üzere toplanıldı.

Konferans iklim adaleti hareketi ve sosyal hareketlerdeki tüm kurumlara açık olarak düzenlendi. Gazhane ve İstanbul Tabip Odası gibi mekanlarda bir araya gelinen konferansa fiziksel katılımın yanı sıra Zoom üzerinden de katılım sağlandı. Konferansın ardından paylaşılan basın bildirisi şöyle:

Fotoğraf: Mehmet Temel

“Kapitalist sömürünün en iyi tanımlarından birini 1845 yılında F.Engels, ‘sosyal cinayet’ terimiyle dile getirmişti. Bu tanımlamayla, sermaye düzeninin binlerce işçiyi yavaş yavaş ölüme sürükleyen bir peş peşe cinayetler sistemi olduğu kastediliyordu.

İklim krizini de bir tür sosyal cinayet formu olarak nitelendirebiliriz. Engels’in yakın dostu Marx da kapitalist gelişimdeki yıkım ilişkilerini görmüş ve gelişmenin belli bir aşamasında üretici güçlerin yıkıcı güçlere dönüştüklerini ve ancak dışarıdan bir baskı gelmesi halinde kapitalist yıkımın engellenebileceğini belirtmiştir.

‘Yıkımın boyutu cinayetten öte imhaya ulaştı’

Günümüzde ise bu yıkımın boyutu cinayetten de öte imhaya ulaştı. İklim krizi tekil bir kriz değil, kapitalizmin krizleri çağında yaşıyoruz ve karşımızda krizleri fırsata çeviren bir kapitalizm var; eriyen buzullar iklim felaketi olmaktan ziyade, altındaki fosil yakıtlara ulaşmaya ve yeni deniz yolları açılmasına olanak sağladığı için fırsat olarak değerlendiriliyor. Sermayenin iklim krizine yanıtı ise yeni krizler yaratmak olacaktır; ırkçılığın, sömürgeleştirmenin, savaşların körüklenmesiyle.

Fotoğraf: Gökhan Şahin

Bu bağlamda, iklim aktivistlerinin son 50 yıldaki mücadelesine bakarsak; düzenlenen alternatif zirvelerin, resmi zirvelerle yeterli düzeyde hesaplaşma içinde olmadıklarını gözlemliyoruz.

1972’de başlayan çevre mücadelesi, ‘sürdürülebilir kalkınma‘ adı altında sermaye tarafından sahiplenildi. Oysa ki bizler, sermayenin kendi ihtiyaçları dahilinde yazdığı ve dayattığı tarihi reddetmeliyiz. Doğayı karbon hesaplamaları ve tarihsel hedefler gibi niceliksel terimlere indirgemesini kabul etmeyip, doğayla ilişkimizi nitelikler üzerinden kurmalıyız. İklim krizi hareketi, sektörlere ayrılmadan, bütüncül bir anlayışla örgütlenmeli. Sınıfsal, bölgesel, etnik ve diğer sosyal hareketlerle dayanışma içinde olmalı. Sınıf mücadelesinin önemi iyi kavranmalı. İşçi-emekçi mücadelesi, ekoloji mücadelesinden ayrı tutulmamalı.

Fotoğraf: Gökhan Şahin

Birleşmiş Milletler‘in (BM) taraflar toplantılarına (COP) muhalif olmamıza karşın, yine de bu kurumların bilimsel raporlarından faydalanıyoruz ve COP organizasyonları muhalif eylemlere imkân sağlıyor. Burada önemli olan, nasıl bir söylem oluşturup, kapitalist söylemle nasıl mücadele edebileceğimizi belirlemek.

Öte yandan kapitalizm, sistem içinde kalan tüm muhalif eylemleri analiz etme gücüne sahip. Alternatif söylemin, sadece tepkisel değil, öneri getiren bir dile, kurucu bir anlatıma sahip olması faydalı olacaktır. Zira yeni bir yaşam kuracaksak, bunun yolu kapitalizme sürekli tepki vererek vakit kaybetmekten değil, tüm mücadelelerin birleşeceği bir noktaya evrilmekten geçecektir.

‘Bölünerek, dağılarak kaybedecek zamanımız kalmadı’

Ayrıca meseleyi sadece iklim krizi kavramına indirgememeli, savaşlarla, bölgesel farklılıklarla, suyun metalaşmasıyla, ormansızlaşmayla, her tarafı saran meta transfer ağlarıyla, insansızlaştırılan yaşam alanlarıyla, korumayı başaramadığımız kültürel hafızayla olan bağlantıları ortaya konmalı; çünkü sadece iklim krizinden etkilenmiyoruz, aslında bir çoklu sorunlar sarmalında yaşıyoruz. Bu bağlamda, kapitalizmle etkili mücadele için ekoloji-politiği kullanmalıyız.

Fotoğraf: Gökhan Şahin

Her birimiz iklim krizinde ve ekolojik yıkımlarda politik yönden sorumluluğumuzu sorgulamalı, her birimiz kendimize şu soruyu sormalıyız:

Hâlâ sistemin içinden düşünmeye devam mı edeceğiz?

Bölünerek, dağılarak kaybedecek zamanımız kalmadı, örgütlü mücadeleyi nasıl kuracağımızı tartışmalıyız.

‘İklim mücadelesi, yaşam hakkı mücadelesine dönüştürülmeli’

Bize düşen görevlerden biri de bilginin demokratikleştirilmesi; elimizin altında geniş bir bilgi kaynağı var ve bunu emekçi halkın perspektifinden yorumlamalıyız. Ayrıca iklim mücadelesi, yaşam hakkı mücadelesine dönüştürülmeli.

Türkiye’de ve küresel düzeyde, iklim krizinin farklı alanlardaki etkilerine ve devlet-sermaye ikilisinin icraatlarına göz atarsak, kapitalizmin yukarıda sıraladığımız niteliklerinin nasıl yıkıma dönüştüğünü görebiliriz:

Halk sağlığı yönüyle durum oldukça endişe verici; enfeksiyon hastalıklarının bulaşması için iklimsel uygunluk gitgide artacağı öngörülüyor. 2010’dan bu yana 21,5 milyon civarında olan iklim mültecilerinin 2050’ye kadar 1,2 milyara ulaşacağı hesaplanıyor.

İklim krizi onca felakete ek olarak, ruh sağlığı sorunlarında da önemli artışa yol açıyor, tedarik zincirini aksatarak, gıdaya erişimi engelliyor. Lancet sağlık raporunda dile getirildiği şekliyle ‘insan sağlığı fosil yakıtların insafına kaldı‘. Halk sağlığı yönüyle yapılması gereken, enerjiden tarıma, sağlığa kadar tüm alanlarda kamu yararını gözeten, toplumcu politika değişikliklerini hayata geçirmek. Afet risk analizi yapıp, yönetim planı hazırlamak ve afetlere müdahale konusunda tüm sektörler arası iş birliğini sağlamak.

Fotoğraf: Demet Parlar

‘Ormansızlaşma yönüyle de Türkiye’nin gidişatı çok endişe verici!’

Ağaçlandırma rakamları 1992’den bu yana çok azaldı; son 20 yılda ancak tüm ormanların yüzde 3’ü kadar orman ağaçlandırma ile kazanıldı. Son dönemde ağaçlandırmadan çok daha fazla oranda ormanlık alan 2B düzenlemesi ve ormana verilen enerji, maden, turizm, yol vs. tahsisleri ile kaybedildi.

Yangınlarla yıllık ortalama 9 bin 705 hektarlık orman kaybedilirken, kamu yararı kisvesi altında verilen tahsislerle yıllık 37 bin 869 hektar orman kaybı söz konusu!

Orman yönetmeliğindeki Ek-16 maddesi, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılaşmaya uygun tüm ormanlık alanları, orman tanımı dışına çıkarmaya imkân sağlıyor. Bunlara ek olarak, orman sanayisine ucuz hammadde sağlamak için aşırı odun üretimi nedeniyle yakın gelecekte ormanların kendini yenileyemeyip çökme riski söz konusu. Zira 2005 yılında 13 milyon m3 olan odun üretimi, 2021’de 32 milyon m3’e çıkmış durumda.

Tüm endişe verici verilere karşın, halkın mücadelesi de giderek artıyor. Ancak ormanları koruma mücadeleleri yerel eylemlerle sınırlı kalıyor, ülke çapında ortak bir doğayı koruma mücadelesine dönüştürülemiyor. Bunu nasıl başaracağımız üzerinde çalışmamız gerekiyor.

Enerji konusunda, kömürlü termik santrallerin kapatılması hem sera gazı emisyonları hem de noktasal kirlilik yönüyle öncelikli eylem olarak önümüzde. Türkiye’de kömürlü santraller, 1965-2020 yılları arasında 200 bine yakın erken ölüme yol açtı.

Termik santraller nedeniyle kırlar insansızlaştırılıyor, gıda üretimine devam eden insanlar Soma örneğinde olduğu gibi mülksüzleştiriliyor.

Çiftçi nüfus işçileştiriliyor, insanların doğayla ilişkileri koparılıyor. Bize düşen görevlerden biri, termik santralleri kapatmaya çalışırken, kömür sektöründe çalışan 45 bin civarında emekçinin geleceklerini garanti altına almak. Bu işçilerle birlikte örgütlenmenin yolunu bulmalıyız.

Türkiye’de İklim Adaleti Koalisyonu’nun 2022 yılı boyunca eylemlerinde kervanlar, ekokırımın suç olarak tanınması çabaları ve ‘kömürlü santrallerin kapatılması’ kampanyası öne çıkan konulardan birkaçı.

Sınırları aşmak ve ekolojik yıkımları görünür hale getirmek için İrlanda ve Portekiz’le birlikte gerçekleştirilen kervan, Türkiye’de tek seferlik olmadı ve bir kervanlar serisine dönüştü.

‘Çözüm biziz’

Türkiye’nin ekoloji mücadelesinde artık sembolik bir öneme sahip olan ve kömürsüz Muğla için mücadele veren Akbelen’den başlatılan kervanlar, bölgesel sorunlar üzerinden iklim krizini konuşmaya imkân sağladı. ‘Çözüm biziz‘ sloganıyla yola çıkan kervanlar boyunca kömürlü santrallerin yıkımlarından, zeytin yasasını delen yönetmelik değişikliklerine, jeotermal santrallerin geniş ölçekli tahribatından ormansızlaştırmanın aşırı boyutuna dikkat çekilmesine kadar farklı alanlarda ekolojik tahribatlar gündeme getirildi.

Kömürlü Santrallerin kapatılması kampanyasıyla, Meclis’te soru önergesi hazırlanması, çalıştay organizasyonu, bir pozisyon metni oluşturulması, kervanlardaki eylemler ve açılan davalar gibi farklı boyutlarda eylemler gerçekleştirildi.

Ekokırımın suç olarak tanınması için oluşturulan çalışma grubu, doğaya yaygın ve uzun süreli verilen tahribatlarda yasal yaptırım uygulanması için gayret gösteriyor ve 3-4 kasım tarihlerinde bu konuda bir Uluslararası Konferansa da ev sahipliği yapacak.

Türkiye’de Marmara Denizi, bir ekokırım suç bölgesi olarak öne çıkıyor. Henüz Türkiye’nin anayasasında ve kanunlarında ekokırıma yönelik bir suç tanımı yer almazken, Avrupa ülkeleri, ekokırımı suç olarak yasalarına dahil edecek bir sürece girmiş görünüyorlar.

Ekolojik mücadelenin yayılabilmesi ve içinde bulunduğumuz aciliyet durumunda kitlesel destek bulabilmesi için özellikle enerji konusunda, pratikte uygulanabilir, somut öneriler getirmeli, her enerji türüne hayır demek yerine rüzgâr ve güneş enerjilerini savunarak, bunların doğal yıkımlara yol açmasına izin vermeden ve karbon ayak izlerini en aza indirecek şekilde devreye alınmalarına onay vermelidir. Öte yandan endüstriyel/kapitalist anlayışla işletilen enerjilere karşı çıkmalı, teknolojinin kime hizmet ettiğini dikkate almalı ve enerjinin nasıl tüketileceğini tartışmaya açmalıyız.

İçinde bulunduğumuz kapitalist sistem insanların gerçek ihtiyaçlarına göre işlemiyor. Üstelik kapitalizm, bir yandan sermayenin çıkarlarını savunurken diğer yandan genel halkın ve işçilerin talepleriyle ekolojistlerin talepleri arasında belirgin bir fark oluşturmayı başarıyor.

Ekolojik krizleri üretenle, işçileri ekonomik krize maruz bırakan aynı sistem. Doğa ve yaşam savunucuları olarak bunların bilincinde olmalı ve hayatın somut gerçekleriyle yüzleşerek, kapitalizmin bizleri karşı karşıya getirdiği emekçilerle el ele vermeli ve birlikte çözüm üretmenin yollarını araştırmalıyız.”

COP27’ye doğru yapılan konferanslardan diğer ikisi de 31 Ekim-1 Kasım 2022 tarihlerinde Kazma Bırak Konferansı ve 3-4 Kasım 2022 tarihlerinde Uluslararası Ekokırım Konferansı olacak.

EKOLOJİK IRKÇILIK SUÇU

Irkçılığın bin bir uygulama biçiminden biride ekolojik ırkçılıktır. Ekoloji mücadelesi ile eşitlik ve özgürlük mücadelesi kesişim alanını “Ekolojik Irkçılık” veya “Çevresel Irkçılık” olarak kavramsallaştırıyoruz. Doğal varlıkların ırkçılığın bir silahına dönüştürüldüğü “Ekolojik ırkçılık” bu coğrafyada geçmişten bugüne kesintisiz sürüyor. Bir gruba ırkı, dili, kültürü, dini inancı, mezhebi, kimliği, renginden vb dolayı zarar vermek, yaşam, geçim alanlarını tam veya kısmı yok etmek veya Habitatını bozmak amacı ile doğal öğeleri istismar etmeyi Ekolojik Irkçılık olarak tanımlıyoruz. Hava, su, toprak, bitki örtüsü, orman, madenler, kıyı vb yer üstü ve yer altı doğal kaynaklarının ve üzerlerine yapılan yatırımların, imar planlarının, toplu konutların vb demografik yapıyı bozmak için Irkçılık silahına dönüştürülmesidir. “Ekolojik Irkçılık” uluslararası ceza mahkemelerinde suç olarak kabul edilmeli ve cezalandırılmalıdır.

                    YENİ NORMALLER VE EKO SUÇLAR SARMALI

Eski mevsim normallerinin sınırlarını aşan büyüklükte sıcaklık ve yağış farkları, kuraklık, sel, fırtına, hortum, tsunami vb aşırı hava durumlarının normalleşmesinin (yeni normal) nedeni iklim değişikliğidir. İklim krizinin kaynağı doğayı ve emeği sömürmeye dayalı üretim biçimidir. İklim krizinin çözümleri, sonuçları vb sorunlar bütün insanlığın gündemine can alıcı bir şekilde girmiştir. Toplumsal eşitsizliklerin izdüşümü olan ekolojik eşitsizlikler; iklim krizinin ve ekolojik sorunların yükünü yoksullar, kırılgan gruplar ve “Makbul Vatandaş” sayılmayan gruplar üzerine bırakıyor. Doğa’nın dengesini bozabilecek ve küresel zarara yol açabilecek sistemli faaliyetler olan “Ekokırım” Doğaya Karşı Suç işlemek olarak kabul edilmesi tartışılıyor ve öneriliyor. Demografik yapıyı bozma amacı taşıyan Ekokırım uygulamaları ekolojik Irkçılıktır. Irkçı rejimlerde ekokırım uygulamaları etnik, dinsel seçicidir. Toplumsal Yapıda ırkçılık varsa ekolojik ırkçılık olarak tekrar topluma döner. Eko Kırım ekonomik bağlam ile ilgilidir, üretim biçimine içkindir. Ekolojik Irkçılık ise resmi ideoloji ile ilgilidir, “Müesses Nizama” içkindir. Ekolojik Irkçılık Suçu: “Ekolojik Adaletsizlik” “Ekolojik Eşitsizlik” Etnik Ayrım, “Ekokırım suçu”, Ekolojiyi İstismar vb olmak üzere birçok eşitsizliğin ve suçun iç içe geçmesi veya suç sarmalıdır.

                                 MÜESSES NİZAM

Ekolojik Irkçılık uygulamalarında Ekoloji de Ekonomi de ırkçılık için araçsallaşıyor. “Müesses Nizamın” kılcal damarlarına kadar ırkçı olduğu ve kesintisiz bir şekilde sürdürüldüğü bütün sonuçları ile açıktır. “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yeğene sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır. Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost, Düşman hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler”. 1924-1930 yılları arasında Adalet bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt toplum anlayışını bu şekilde özetlemektedir. İsmet İnönü 31 Ağustos1930 tarihli Milliyet gazetesinde “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.” demişti. Toplum Mühendislerinin çerçevesini çizdiği tek millet, tek mezhep inşa süreci güvenlik, hukuk, eğitim, bayındırlık, çevre, şehircilik, ekonomi, dış işleri, iç işleri, diyanet, sözde laiklik anlayışı vb Müesses Nizamın bütün yapılarında, planlama ve uygulamalarına içerlenmiştir. Tarif edilen Beyaz Vatandaş ve Beyaz Toplumu inşa süreçlerinde en çok kullanılan araçlardan biri de Ekolojik varlıkların istismarıdır. Müesses Nizamın Demografik zenginliği fakirleştirmek amacı ile makbul beyaz vatandaşların lehine, ötekilerin aleyhine ekolojik varlıkları istismarının tarihi son on yılların değil, 1800’lere kadar uzanır. Tekçilik milli ve yerli “Toplum mühendislerinin” icadı bir isim olduğu için “Ekolojik Tekçilik” diyebiliriz. Tek Devlet, Tek Vatan, Ülkenin Sınırları, Bölünmez Bütünlüğü, Birlik Olmak, Birleşik olmak vb. ortak değerlerimizdir. Ama tek din, tek dil, tek mezhep vb. ırkçılığa ve inkâra karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesi ülkemiz Türkiye’nin demokratikleşme ve çağdaş uygarlık mücadelesidir.

                         “EKOLOJİ POLİTİK YAZILAR”

Bilinen ezberlerin aksine ekolojik ırkçılığın uygulama alanı sadece bir halk veya sadece bir bölge değildir. Çok etnili, çok inançlı, kültürel zenginliğin olduğu her mıntıkada, mahallede, köyde, bölgede yani ülkenin her tarafında ekolojik ırkçı uygulamaları görülüyor. Çünkü Ekolojik ırkçılığın hedef kitlesi ve alanı “Derin TSE standartlarına uymayan demografidir. Yine bilinen ezberlerin aksine Ekolojik tahribatların nedeni ırkçılığa karşı mücadele edenler değildir. Geçmişten beri sürüp gelen Ekolojik Irkçılık dâhil ırkçılık uygulamaları var diye mücadele vardır. Ekolojik Irkçılık dâhil genel olarak ırkçılık sebep, mücadele sonuçtur. Ekolojik ırkçılık Alevilerin, Kürtlerin Köylerini, Habitatlarını, ibadethanelerini sular altında bırakarak (Hasankeyf ve Dersim), Amik Gölünü kurutup yerleşime açmak (Hatay), Maden ve altın ocakları ile Alevilerin habitatlarını, yaşam ve geçim alanlarını, su kaynaklarını yanı sıra Alevilerin kutsal mekânlarının tahrip edilmesi (Aydın, Yozgat, Sivas) vb ile demografik yapıyı dağıtmak ekolojik ırkçılıktır. Prof. Dr. Beyza Üstün’ün “Ekolojik Politik Yazılar” adlı Kitabının 40-43. Sayfalarında yer alan “Güç-şiddet-el koyma” ve “Yayılma- Yerinden zorla etme- el koyma” başlıklarından yaptığım iki kısa alıntıda konu ile ilgili ifadeler şu şekildedir. “Böylece Suriçi belleğinden ve içinde yaşayan halklardan koparılarak, demografik yapısı değiştirilerek yeni (!) bir kimliğe kavuşturulmuş oldu.”… “Demografik Yapının Değiştirilmesi, Komşuluk ilişkilerinin, Sokak Kültürünün, Dayanışmanın yok edilesi, Yöre halkının birbirinden koparılması ile süregiden süreç, siyasi iktidarın stratejileri ile devletin, devlet kurumlarının desteği ile yürütüldü.”

                         NASRANÎ MİSİN VAY VAY NUSAYRİ MİSİN VAY

Yenilenebilir, temiz vb yalanlar ile demografide yenilenemez, geri dönüşü olmayan tahribatlar “ekolojik ırkçılıktır”. Yenilenebilir Enerji (RES) adı altında Samandağ da Arap Alevi (NUSAYRİ) yurttaşın kullanımında olan geçimlik toprağı zorla elinden almak, endemik bitkilerin yayılma alanına, arıcılık, mera, hayvancılık ve tarım alanlarına RES türbinleri dikmek ekolojik ırkçılıktır. Arap Alevi (NUSAYRİ) ibadethanesi olan “AL ARABİ” türbesi yerleşkesine RES türbini dikmek ekolojik ırkçılıktır. Dünyanın en önemli Göçmen Kuşlar Ana göç yoluna RES türbinleri dikmek ekolojik kırımdır. Hristiyanların Kudüs’ten sonra hacı olmak için geldikleri, Hristiyanlığın ilk hac yerlerinden ve 1. derece turizm Sit alanı olan ST. SİMEON Manastır Yerleşkesine RES türbinleri dikmek demografik yapıyı hedef alan Ekolojik ırkçılıktır. Hatay’ın Defne İlçesinde Halkın yıllardır verdiği mücadeleye rağmen ısrarla kaldırılmayan Kanalizasyon Arıtma tesisi Arap Alevilerin Habitatına, Yaşamına- Geçimine saldırı ve ekolojik Irkçılıktır.

                             NASRANÎ, NUSAYRİ MALI DENİZ  

Deniz, göl, nehir kıyıları tahrip ediliyor, doldurup, imara açılıyor ve vahşi turizm ve emlak şirketlerine peşkeş çekiliyor. Denizler Müsilaj’a boğuluyor. Fakat resmi ideolojide bukalemun geni vardır, söz konusu demografi ise haki renkten yeşil renge girmek teferruattır. “Kıyı Kenar Çizgisi”, “Yeşil Alan” vb adı altında karşımıza “Radikal Çevreci”, Ekolojist (radikal Irkçı olarak okunur) olarak da çıkabilir. Daha sonra makbul Yerli ve Milli Sermayeye aktarılmak üzere Nasranî ve Nusayri’lerin yaşadığı mıntıkalarda “İnsansız Doğa yâda Derin(!) Ekoloji” uygulayarak insansız (Nasrani’siz ve Nusayri’siz) alanlar oluşturuluyor. Samandağ Arap Ortodoks Hristiyan (Nasranî) vatandaşların hala kullandıkları mezarlığı İmar Planında “Yeşil Alan” ilan etmek Ekolojik ırkçılıktır. Arap Alevi (Nusayri) vatandaşların küçük geçimlik tapulu toprakları Kıyı Kenar Çizgisi (KKÇ) adı altında Tapuları iptal ediliyor. Makbul Beyaz Vatandaş mahallelerinde sıfır hatta eksi KKÇ, ama Nusayri Mahallelerde derin (!) KKÇ ekolojik ırkçılıktır. Müesses Nizam birçok şeyi bir arada yapıyor. Birincisi, Nasranî ve Nusayri habitatını bozarak göç etmelerine ve makbul beyaz vatandaş ideolojisine hizmet. İkincisi, bu alanları yerli ve milli emlak, turizm, enerji sermayesine devredilmeye, yutulmaya hazır kıymetli alanlar yaratılmış oluyor. Üçüncüsü, Ekolojik Irkçılığını ve “Sermayenin Çevreyi Doğrudan Tüketimini” çevreyi koruma adına yapıyor. Dördüncü olarak, Kıyı Kenar Çizgisi ve Yeşil Alan vb Kamuflajı adı altında “Sermaye dostu çevrecileri” (!) yönetişim yöntemi ile Nusayrileri ve Nasranî’leri Mülksüzleştirme projelerinde paydaş yapmaktadır. Kürtlerin, Hıristiyanların, tahtacıların, Süryanilerin, Nusayrilerin, Nasranîlerin vb mallarına ve geçim alanlarına çökülmektedir. Irkçılık ve Sermaye birikimi birlikte yürüyor. Türkiye’de Sermaye birikim süreci bazen kansız, bazen kanlı makbul olmayan Vatandaşların mülklerine çökmek ile yapıldı ve hala yapılıyor. Adı ne olursa olsun Ekokırım ve Ekolojik Irkçılık içeren yatırımların ihalesini üstlenen Şirketler ve sermaye dostu çevreciler, Ekokırım Suçunun ve Ekolojik Irkçılık suçunun taşeronu ve paydaşlarıdır. Kazandıkları paralar sadece yaptıkları yatırımların karşılığı değil, daha çok ekolojik ırkçılık suçunun karşılığıdır.

MEVLÜD ORUÇ
Ekoloji Politik Perspektif
HATAY

Fırat Nehri’ni zehirleyen siyanür sızıntısı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde

Türkiye’nin ikinci büyük altın madenciliği faaliyetinin gerçekleştirildiği Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni, haziran ayında siyanür borusunun patlamasıyla gündeme geldi.

Bu altın madeninde 2009 yılından bu yana çalışmalar sürüyor, Aralık 2010’dan bu yana da altın üretimine devam ediliyor.

Çöpler Altın Madeni’nin sahibi Anagold Madencilik.

Anagold Madencilik, 2000 yılında kurulmuş, günümüzde SSR Mining ve Lidya Madencilik şirketlerinin ortaklığında faaliyetlerine devam ediyor.

Lidya Madencilik’e biraz daha yakından baktığımız zaman Çalık Holding çatısı altında faaliyet gösteren bir şirket olduğunu görüyoruz.

Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık.

Lidya Madencilik, Çalık Holding’in Kanadalı Alacer Gold ile 2009 yılında işbirliğini gerçekleştirmesinden sonra 2010 yılında faaliyetlerine başlamış.

Yapılan anlaşmaya göre, Çöpler Altın Madeni’nin yüzde 20’sine ve geniş bir arama portföyünün de yüzde 50’sine ortak olmuş.

Şirketin sitesinde yer alan bilgilerde şu ifadeler yer alıyor:

“Lidya Madencilik, Çalık Grubu’nun Alacer Gold ile 2009 yılında Türk madenciliğinin ilk büyük uluslararası iş birliğini gerçekleştirmesinden sonra 2010 yılında faaliyetlerine başlamıştır.

Yapılan anlaşmaya göre, Çöpler Altın Madeni’nin yüzde 20’sine ve geniş bir arama portföyünün de yüzde 50’sine ortak olmuştur.

Çöpler, 2011 yılında oksitli cevherde faaliyetlerine başlarken, ortaklar Türkiye’de başka projeler geliştirmek amacıyla 50/50 ortak iştirak şirketleri kurdu. Kurulan iştiraklerden olan Polimetal Madencilik, Lidya tarafından yönetilerek, Türkiye’de yer alan altın ve bakır sahalarını geliştirmek amacı ile 2012 yılında çalışmalarına başladı.

Lidya, arama ve proje geliştirme faaliyetleriyle ilgilenirken Alacer, Çöpler’in oksit faaliyetlerini başarılı bir biçimde yürüttü ve madeni Avrupa’nın en büyük altın madenlerinden birine dönüştürmek üzere sülfür tesisini inşa etti.”

Geçen hafta Erzincan İliç’te siyanür sızıntısına yol açan Çöpler Altın Madeni’ni işleten Anagold Madencilik şirketinin yönetim kurulu üyeleri, “ekokırım” ve “insanlığa karşı suç” işlemekten Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne şikayet edildi.

Konu İliç’teki ekokırımı duyuran Sedat Cezayirlioğlu ve gönüllü avukatı İsmail Hakkı Atal tarafından Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşındı.

Çöpler Altın Madeni’nde 21 Haziran 2022 tarihinde siyanürlü solüsyon boruları patlamış, sızıntı sonucu şirketin beyanına göre 20 m3 siyanürlü solüsyon içinde 8 kg saf siyanür ekosistemlere ve dolaylı olarak Fırat Nehri’ne karışmıştı.

Ancak yapılan tespitler sonrasında gerçekte en az 210 m3 yani en az 80 kg siyanürün havaya, suya, toprağa karıştığı ortaya çıkmıştı.

Bölgede çevrecilerin ısrarlı takibi sonrasında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu maden sahasını 88 gün kapatmak zorunda kaldı. Kapatıldığı gün şirketin Toronto Borsası’nda hisseleri 300 milyon dolar değer kaybetti. 88 gün sonunda ise şirketin en az 1 milyar dolar zararı olduğu belirlendi.

Ancak, madenci şirket yaşananları oldu bittiye getirerek eylül ayında tekrar faaliyetlerine başladı.

Çöpler Altın Madeni sahası, Alamos Gold’un Kazdağları’nda 350 bin ağacı katlettiği altın madeni sahasının üç katı büyüklüğünde.

1.746,52 hektar gibi büyük bir alanı kaplayan Çöpler Altın Madeni Kompleksi, Ekim 2021’de onaylanan ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporu ile ikinci kez kapasite artırımı izni aldı.

Eğer söz konusu kapasite artışı gerçekleşirse, Fırat Nehri ölecek.

Üstelik madenin sadece Erzincan değil, Tunceli, Sivas ve Malatya’ya da ciddi zararlar vereceği; ayrıca Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının da oluşacak sızıntılarla ve asit buharları ile tehlike altına gireceği belirtiliyor.

Şu anda 197 futbol sahası büyüklüğündeki siyanür ve sülfürik asitli atık havuzu 600 futbol sahası büyüklüğüne çıkartılacak. 66 milyon ton siyanürü buharlaştırılarak atmosfere verilecek.

Türkiye’nin en büyük su toplama havzasına sahip Fırat Nehri’ni besleyen Karasu’nun yanı başındaki maden hali hazırdaki büyüklüğü ile bile su kaynakları için açık bir tehdit unsuru iken daha da büyütülmek isteniyor.

Proje sahası aynı zamanda Munzur Dağları ekosistemi içerisinde yer alıyor. Bilimsel araştırmalarla zengin bir biyoçeşitliliğe ve endemik tür varlığına sahip olduğu ortaya konan Munzur ve Fırat Havzası’nın koruma altına alınması gerekirken kapasite artışı ile daha da zehirlenmesinin önü açılmaya çalışılıyor.

Buradaki madenle ilgili Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınan şikayet dilekçesinde şu ifadelere yer verildi:

“[…] madencilik faaliyetleriyle kasten küresel -bölgesel ekolojik kirliliğe yol açmak suretiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü md.7 / 1 / a-b-d-k fıkralarını ihlal etmek; uluslararası hukukta uygulanan ‘ihtiyatlılık’ ve ‘öngörülebilirlik’ ilkeleri gereğince yaptıkları faaliyetlerin olası sonuçlarını bilerek 21.06.2022 tarihinde siyanür borusunun patlamasına neden olarak Fırat Nehri’ne 210 m3 siyanürlü zehirli kimyasal bileşik (80 kg siyanür) karışmasına sebebiyet vermek ve tüm Ortadoğu coğrafyasını zehirleyecek şekilde Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün md.7 / 1 / a-b-d-k fıkralarını ihlal ederek sivil halkın bir bölümünün ölümüne, acı çekmesine, yer değiştirmesine, hastalanmasına neden olan/olacak süreci başlatmak ve/veya sürdürmek veya katkı koymak suretiyle aynı fiille insanlığa karşı suç ve ekokırım suçu işleyen SSR Mining Anagold şirketi Yönetim Kurulu üyeleri sanıklar hakkında işlem yapılarak başvuru kayıt numarası verilmesi ve dava açılması için suç bildiriminde bulunur gerekli işlemlerin yapılması ve cezalandırılmalarını talep ederiz.”

Türkiye’de madenciliğin durumuna ekolojik ve politik açıdan baktığımızda hava, su, toprak, insan ve çevre sağlığı üzerindeki yıkıcı etkilerinin yanı sıra inanılmaz bir adaletsizlik mekanizmasını da büyüttüğünü görüyoruz.

Bu böyle devam edemez, maden ihtilaflarından yok çıkarak gerçek bir iklim/çevre adaleti sağlanana kadar hukuksal mücadele alanının genişletilerek korunması kaçınılmaz görünüyor.

PELİN CENGİZ

Kazma Bırak

0

Kazma Bırak: Fosil Yakıt Felaketi ve Savaş Olasılıkları

31 Eki 2022 tarihinde canlı yayın yapıldı

31 Eki 2022 tarihinde canlı yayın yapıldıFelaket kapitalizmi ve derin deniz ekstraktivizmi: Çevresel zararların boyutları Doğu Akdeniz’de neler oluyor? İki yıllık potansiyel savaş macerası ve geleceği Kazma Bırak Kampanyası: İşlevi, tarihi ve geleceği

BOZOĞLU’NDAN ÇAYIRHAN TERMİK SANTRALİ’NİN KÜL DEPOLAMA SAHASI İLE İLGİLİ UYARI: CİDDİ BİR GÖÇÜK RİSKİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ. ÖNLEM ALINMAZSA SARIYER BARAJI’NIN TOKSİK ATIKLARLA BULUŞMASI KAÇINILMAZ

İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği Başkanı Baran Bozoğlu, Çayırhan Termik Santrali’nin Sarıyer Barajı’na yakın konumdaki kül depolama sahası ile ilgili “Kül depolama alanında yaklaşık 30 milyon ton toksik atık birikmiş durumda ve bu her geçen gün artmaya devam ediyor. Ciddi bir göçük riskiyle karşı karşıyayız. Bir an önce bu konuda önlem alınmaz, detaylı bilimsel teknik analizi yapılmazsa, Sarıyer Barajı’nın bu toksik atıklarla buluşması kaçınılmazdır. Sarıyer Barajı şu anda etrafından tarımsal faaliyetin yapıldığı, sofralarımıza gelen besinlerin sulandığı ve İstanbul’un ve Marmara Bölgesi’ne su sağlayan bir barajdır. Bu kül barajının yıkılması durumunda yoğun bir şekilde toksik kirlilikle karşı karşıya kalacağımızı üzülerek ifade ediyoruz. Bir an önce bu teknik incelemenin yapılması ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu tesisin faaliyetini durdurmasına ihtiyaç duyuyoruz” açıklamasını yaptı.

İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği Başkanı Baran Bozoğlu, Ankara’da düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’deki termik santrallerin durumunu değerlendirdi. Bozoğlu, şunları söyledi:

“Türkiye’de şu anda 13 tane özelleştirilmiş termik santralimiz var. Bu geri kalmış teknolojiler Türkiye’nin havasını, suyunu, toprağını kirletmeye ve sera gazı emisyonlarını salmaya devam ediyor.

Ankara’da Çayırhan Termik Santralinin Nallıhan Kuş Cenneti’ne olan etkisini araştırdık. Sarıyer Barajı’na hava kirliliği bağlamında etkisini araştırdık. 44 yıldır çalışan Çayırhan Termik Santrali’nin adil bir şekilde kapatılması gerektiğini; emekçiler ve ekonomi zarar görmeden, bunun planlamasının yapılarak kapatılma sürecinin planlanması gerektiğini ifade ediyoruz. 44 yıldır çalışan bu termik santral etrafında 2007 yılında, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hava kalitesini izlemek için iki tane istasyon kurdurdu. Ve 10 yıldır bu hava kirliliğini izlemek üzere kurulan istasyonlar çalışmıyor ve çalıştırılmıyor. Çevre Bakanlığı bu takibi yapmadığı için biz orada bir ölçüm istasyonu kurduk.

Yaz aylarında bunu yaptık. İnsan sağlığına doğrudan etkisi olan, özellikle insanların ciğerlerine doğrudan işleyen; bronşit, KOAH, kanser gibi hastalıklara sebep olan kirletici parametrelerin ölçümünü yaptırdık. Çıkan sonuçlar, ne yazık ki tam da beklediğimiz gibiydi. Ciddi bir kirliliğin orada oluştuğunu tespit ettik.

Günlük 24 saatlik ortalamamızın tamamında hem Dünya Sağlık Örgütü’nün hem Türkiye’nin kendi mevzuatının hem de Avrupa Birliği’nin sınır değerlerinin aşıldığını gördük. 30 günün tamamında partikül madde 10 dediğimiz bu toz maddenin içerisinde, ağır metalleri de bulundurduğunu bildiğimiz bu maddenin sınır değerleri aştığını gördük. Normal şartlarda Türkiye’deki mevzuata göre de bir yıl boyunca ölçüm yapılan bölgede sınır değer 35 gün aşıldığı anda acil önlemler alınması gerekir, kamu kurumlarının. 30 günlük ölçümün tamamında havanın kirli olduğunu tespit ettik. Bu bölgede yaşayan vatandaşlarımız başta olmak üzere, Kuş Cenneti’nin içindeki kuşların ve canlıların, doğanın, böceklerin; hepsinin risk altında olduğunu, yıllardır bu kirli havayı solumak zorunda kaldıklarını bilimsel verilerle tespit etmiş bulunuyoruz. Burada şu anda yılda 4,9 milyon ton kömür yakılıyor. Yılda yaklaşık 1,2 milyon ton toksik atık çıkıyor, bu tesisten. Kömürlü termik santraller sadece havayı değil, ürettikleri atık ile toprağımızı, suyumuzu kirletmeye devam ediyor.

Kül depolama alanında yaklaşık 30 milyon ton toksik atık birikmiş durumda ve bu her geçen gün artmaya devam ediyor. Bu tesis tarafından Çevre ve Şehircilik Bakanlığından izin alınırken, atık sahasına dair bir taahhütte bulunuldu. Akademik ve bilimsel raporlar hazırlandı. Biz bu raporları değerlendirdik. Bu kül sahası 560 metre kota kadar doldurulabileceği yönünde akademik rapor olduğunu gördük. Ancak ne bu akademik rapor ne de bakanlığın verdiği çevre izni, herhangi bir bilimsel, statik incelemeye ve değerlendirmeye dayandırılmıyor. Biz sahada yaptığımız gözlemler, yaptığımız incelemelerde şunu net şekilde görüyoruz ki; ciddi bir göçük riskiyle karşı karşıyayız. Bir an önce bu konuda önlem alınmaz, detaylı bilimsel teknik analizi yapılmazsa, Sarıyer Barajı’nın bu toksik atıklarla buluşması kaçınılmazdır. Sarıyer Barajı şu anda etrafından tarımsal faaliyetin yapıldığı, sofralarımıza gelen besinlerin sulandığı ve İstanbul’un ve Marmara Bölgesi’ne su sağlayan bir barajdır. Bu kül barajının yıkılması durumunda yoğun bir şekilde toksik kirlilikle karşı karşıya kalacağımızı üzülerek ifade ediyoruz. Şu anda ciddi bir risk olduğunu ortaya koyuyoruz. Bir an önce bu teknik incelemenin yapılması ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu tesisin faaliyetini durdurmasına ihtiyaç duyuyoruz. Santralin yakınında kömür madeni işletmesi var. Kömür madeni işletmesinin şu anda bir çevre izni yok. Çevre izni olmadan yapılan kömür madeni ile şu anda havayı, suyu ve toprağı kirleten bir termik santral, buradan çıkan madenlerle besleniyor.”

Toprak Yokoluşa Sürüklenirken

0

Kapitalizmin aşırı üretimleri toprağı zehirleyip yok ediyor. Tarımı fabrikalara taşıma hedefi işletilirken, yakın gelecekte yaşanması beklenen büyük kıtlığa ise çare olarak sunuluyor. Ancak unuttukları bir şey var, o toprak insan gibi canlı bir varlık

Yusuf Gürsucu

İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve diğer organizmalar yüz binlerce yıl toprakla birlikte evrimleşti. Kapitalist üretim süreçlerinin yaşamın her alanında yarattığı yıkımların en büyüklerinden biri de toprakta yaşanmakta. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dünyada toprağın yüzde 33’ünün tahrip olduğunu, 2050 yılına kadar bunun yüzde 90’a yükselebileceğini aktarırken, diğer yandan kapitalizm insanlığa toprak yerine, fabrikalarda yapılacak üretimi öneriyor. Kapitalist endüstrinin her türlü girdisi doğal yaşamın yağmalanması üzerinden tedarik edilirken, bu süreçte hem toprak hem de sular aşırı kirletilmiş durumda ve topraksız üretimin en önemli iddiası da bu noktada ortaya çıkıyor.

Çiftçiler intihar ediyor

Son dönemde tarımda büyük zorluklarla mücadele eden ve her gün neredeyse 30-40 kişinin tohum, gübre, enerji ve su şirketlerine ödeyemecekleri düzeyde borçlanması ve toprağın da giderek verimini yitirmesi sonucu çiftçiler Hindistan’da intihar ediyor. BBC’de yer alan haberde Hindistan’daki bu duruma çare bulmak isteyen Sadhguru adlı ünlü gurunun, SaveSoil (Toprağı Kurtar) adlı küresel bir kampanya başlattığı duyuruldu. Sadhguru, toprak sağlığını iyileştirmeyi hedefleyen kampanya kapsamında çiftçilere topraklarındaki organik maddeyi korumak ve en az yüzde 3 oranında tutmak üzere desteklenmesini talep ediyor. Sadhguru, “Eğer bunu da yok edersek toprak kuma dönüşür ve iş burada biter. Eğer toprak sorunuyla baş edemezsek bir çölün içinde yaşamak zorunda kalacağız” diyor.

3 cm toprak bin yılda oluşuyor

Washington Üniversitesi’nde Jeomorfoloji Profesörü olan David Montgomery, “1930’larda Kuzey Amerika’da görülen dev toz bulutu hatırlarsınız, herkesi çok şaşırtmıştı. Eğer toprağa iyileşme fırsatı vermezseniz ve sürekli tahrip ederseniz o toprakta tarımsal üretim yapılamaz hale gelir. Toprağın en verimli kısmı üst katmanıdır. Bu verimlilik yıllarca ve yüzyıllarca devam eden tarımsal aktivite yüzünden yok ediliyor. Böylece gıda yetiştirmek de giderek zorlaşıyor” diyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dünyada toprağın yüzde 33’ünün tahrip olduğunu, 2050 yılına kadar bunun yüzde 90’a yükselebileceğini aktarırken, sadece 2-3 santimetrelik sağlıklı toprağı oluşturmak için bin yılın gerektiğini belirtiyor.

Toprak ve bitki sağlığı

İngiltere’de bulunan Toprak Derneği’nde (Soil Association) Tarımsal Ormancılık ve Bahçecilik Başkanı Ben Raskin, tarımda teknolojinin rolünün yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Raskin, “Teknolojide öncelik toprak ve bitki sağlığı olmalı” diyor. Toprağı derinden kazan aletlerin yerine ufak delikler açıp içine tohum bırakan tohum ekiciler ve günümüzde kullanılan aletlerin sert müdahalelerine alternatif olarak çok daha yumuşak bir şekilde tohum eken ve yabani otları temizleyen aletlere ihtiyaç olduğunu ifade ediyor. Diğer taraftan toprağın çıplak kalmasını engellemek için örtü olarak kullanılan bitkilerin de önemine vurgu yapıyor.

Aşılması gereken son sınır

Raskin, şimdiye kadar kullanılan teknolojilerin toprağın sadece yüzeyini incelediğini, artık çok daha derine inip toprağın biyolojisinin düşünülmesi gerektiğini paylaşıyor. Bilim insanlarının toprağın içindeki yaşamın yalnızca yüzde 10’unu tespit ettiği sanılıyor. Montgomery, uzun yıllardır yeraltındaki dünyanın bilim için görünmez olduğunu, toprağın bilim dünyasında aşılması gereken son büyük sınır olduğunu aktarıyor. Toprak Birliği’nin Yenilikçi Çiftçiler Programı kapsamında yapılan bir deneyde yabani otları ve hastalıkları bastırmak için ağaçların etrafına söğüt talaşı malçı döküldüğü ve malçın içindeki asidin ağaçlarda bağışıklık reaksiyonu uyardığı tespitinin yapıldığı aktarılıyor.

Tarımı fabrikaya taşımak

Hem kirletiyor hem de çözüm üretiyorlar. Aynen küresel ısınmaya neden olan şey kapitalist endüstrinin kirli üretimlerinin bir sonucuyken, bu durumu düzeltmek adına yeşile boyanmış alternatif enerji sistemlerinin önerilip aşırı üretimlerin kesintisiz sürdürülmek istenmesi gibi. Toprağın adeta katledilip yok edilmesine neden olan kapitalizm koşullarında toprağın üretken olabilmesi mümkün değildir. Mono kültürel üretim süreçlerini dayatan ve toprağın dışarıdan verilen minerallerle üretken olabileceği önermelerini yapan kapitalizm, GDO’lu-hibrit tohumla, suni gübre ve tarım zehirleriyle binlerce yılda oluşmuş olan tarım kültürünü ortadan kaldırmaktadır.

Nereye sürükleniyoruz?

ABD merkezli piyasa araştırma kuruluşu Allied Market Research, 2018’de 2,23 milyar dolar piyasa büyüklüğüne sahip olan dikey tarım pazarının 2026’da değerini 6 kat artırarak 12,77 milyar dolara taşıyabileceğini öngörüyor. Bu büyümenin kısmen organik, pestisit içermeyen gıdalara olan talebin artmasıyla değil, aynı zamanda gıda güvenliğini artırmak ve ithalatı kısmak isteyen ülkeler tarafından da destekleneceği belirtiliyor. Dikey tarım şirketi Farm Urban kurucusu Paul Meyers, bitki fabrikalarını “geleceğin tarımı” olarak tanımlayıp “Bu, pestisit içermeyen ve gezegeni istikrarlı bir şekilde yok eden geleneksel at ve traktör tarımından daha sürdürülebilir bir yaklaşıma geçiş” iddiasını yaparken, kapitalizm koşullarında nereye doğru sürüklendiğimize ise önemli bir örnek teşkil ediyor.

Sermaye için birikim yolu

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı bir rapora göre, dünya nüfusunun 2050’de 9,8 milyara ulaşacağı ve bu sayıda insanı beslemek için bugüne göre ortalama yüzde 50 ila yüzde 70 daha fazla yiyeceğe ihtiyaç olacağı söyleniyor. BM’nin bu raporunu dayanak yapan sermaye, geleneksel tarım uygulamaları ile nüfusu beslemek için ilave tarım alanlarına ihtiyaç duyulacağını, ancak ekin yetiştirmeye uygun olan arazinin yüzde 80’inden fazlasının kullanıldığını, gıda kıtlığının üstesinden gelmek için tarım fabrikalarına ihtiyaç olacağını iddia ediyor. Bu iddia dikkat çekilen kıtlığı çözmek adına yapılan bir iddia değil, sermaye için yeni bir birikim alanına işaret ederken, insanlığı kölelikten zincirli köleliğe sürükleyen bir gelecek hayalini gösteriyor.

Yavaş yavaş yok ediliyor

Kapitalizm, üretim süreçlerinin tamamını sermaye kontrolünde sürdürmek ister ve tarım da bunun bir parçasıdır. Adeta yavaş yavaş işkence ile yok edilme sürecine girmiş olan toprağı koruyup yaşatmak yerine onu kirletmeyi tercih edip tarımsal üretim sürecini ‘fabrikalara’ taşıyıp sermaye birikimini büyüterek, tarımın fabrikalarda sürdürülmesi kapitalizmin yakın gelecek hedefleri içinde yer alıyor. Bitkilerin topraktan beslendiği tüm mineralleri suni yolla üretip dayattığı topraksız tarımdaki yeni girdileri ortaya çıkarıp açlığa çözüm bulacaklarını iddia eden kapitalizmin büyümek ve yaşamın her alanını sömürmek dışında herhangi bir hedefinin olmadığının da bilinmesi gerekiyor.

Toprak bizler gibi canlı bir varlık

Annelerin kapitalist endüstrinin neden olduğu kirlilik, stres vb. etkilerle çocuklarına yetecek sütü gün geçtikçe kaybettikleri görülüyor. Diğer yandan aynı nedenlerle canlı bir organizma olan ‘toprak ana’ da her geçen gün verimsizleşerek çölleşiyor. Topraklar, dünyadaki biyolojik çeşitliliğin yüzde 25’ini içinde barındırırken, bir tutam toprağın dünyada yaşayan insan dahil tüm canlılar gibi canlı bir varlık olduğu bizlere unutturuluyor. Toprak ve diğer canlılar arasında yaşanan simbiyotik ilişkinin yaşamı var ettiği gerçeğini yok etmenin ekosisteme vurulacak en büyük darbe olacağı ise görmezden geliniyor.

Toprak kuma dönüşüyor

Bir bitki büyüme, çiçeklenme ve meyvelenme döneminde topraktan kökleri aracılığıyla beslenir. Bu beslenme sürecinde topraktan ne ihtiyacı varsa onu yeterli miktarda alır. Toprak bilgedir, ona verdiğimiz her tohuma kucak açar ve onu besleyip büyütür. Böyle bir döngü kirletilerek, mono kültürel tarıma mahkum edilip yoğun ilaçlama ve suni gübrelerle yapılan üretimle ve adeta kanı emilerek yok edilmektedir. Suyun içinde bitkiyi büyütmek ve ona dışarıdan yapay vitamin ve mineralleri vermekle toprağı eşitlemek veya daha iyi tarım diye yutturmaya çalışmak ancak sermayenin aklına gelebilecek bir yalandır. Topraklar artık kirlendi diye bizi topraksız tarıma alıştırmaya çalışan kapitalizm toprağı korumayı düşünmez bile. Aşırı üretimleri sürdürmek için doğayı topyekun yok olmaya sürükleyen akıl, toprakları da yok olma sürecine bağlayıp kuma dönüştürüyor. Ve bu süreç mutlaka durdurulup tersine çevrilmek zorunda.

Çaresiz değiliz

Yapılan hesaplamalara göre, dünyadaki bütün ülkeler ABD’de yapılan tüketim kadar tüketmesi halinde insanlığa 5 tane daha dünya gerektiğini gösteriyor. Burada ortaya çıkan sorun sermaye adına değişim değeri üreten üretim süreçleridir. Kullanım değeri üretmeyi içeren ve sadece ihtiyaçlarımız temelinde bir üretim sürecinin hayata geçirilmesi halinde ise dünyamızın bugünkü nüfusu aşan kat be kat nüfusu beslememesi için hiçbir neden yok. Yeter ki kapitalizmi hakettiği tarihin kirli sayfalarına gömelim ve yaşam için gerekli olan geleceği yaratalım.

Brezilya’nın seçimi, küresel iklim krizinin de yönünü belirleyecek

BREZİLYA BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

Brezilyalılar bugün Amazon yağmur ormanlarını kereste üretimi ve endüstriyel tarıma açmaya söz veren sağcı Bolsonaro ile yoksulları güçlendirme, Amazon’un yıkımına son ve Yerli Bakanlığı kurmaya söz veren Lula arasında seçim yapacak.

Brezilyalılar, dünyanın en büyük dördüncü ülkesinin demokrasi sınavında küresel iklim değişikliğiyle mücadele açısından çok kritik bir etkisi olabilecek cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu için bugün sandık başında.

Yerel saatle sabah 8’den (TSİ 14:00) akşam 17’ye (TSİ 23:00) kadar sürecek olan oy verme işlemlerinin ardından, Brezilya elektronik oylama sisteminin hızı sayesinde, sonuçların 21:00’de (TSİ Pazartesi 03:00)belli olması bekleniyor.

3 Ekim’deki birinci turda 155 milyon 557 bin 422 seçmenden 123 milyon 195 bin 571’i 90 bini aşkın sandıkta oy kullanmış, seçime katılma oranı yüzde 79,54 olarak gerçekleşmişti.

Birinci turdan İşçi Partisi (PT) lideri önceki Cumhurbaşkanlarından Luiz Inácio Lula da Silva 57 milyon 259 bin 504 oyla seçmenlerin yüzde 48,4’ünün desteğini alarak birinci, şimdiki Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro 51 milyon 72 bin 345 oyla seçmenlerin yüzde 43,2’sinin desteğiyle ikinci olarak çıkmış, iki aday da yüzde 50’yi geçemediği için, sonuç ikinci tura kalmıştı.

TIKLAYIN-Brezilya’da kader seçimi: Sol yaşam ve özgürlük için ayakta

İki aday: Lula ve Bolsonaro

Seçimde uç sağı Amazon’un yok edilişini hızlandırmak, Brezilya’nın COVID-19’a müdahalesini yanlış yönlendirmek ve ülkenin seçim sisteminin kuşku altında kalmasına yol açmakla yaygın olarak suçlanan Hıristiyanlık propogandacısı mevcut Başkan Jair Bolsonaro temsil ediyor.

Karşısında tüm dünyada Lula olarak tanınan eski cumhurbaşkanı ve Latin Amerika’nın en radikal solcularından biri, Luiz Inacio Lula da Silva var. Dört hafta önceki ilk turdan en çok oyu alarak çıkan Lula ile Bolsonaro arasındaki fark anketlere göre daraldı. Başkanlığı kazanması bir ölçüde,  İşçi Partisi’nin iktidar dönemine gölge düşüren ve Lula’nın, kendisinin de bir yılı aşkın bir süre cezaevinde kalmasına yol açan büyük yolsuzluk skandallarının seçmenler arasında doğurduğu kuşkuları yenmesine bağlı olacak. 

TIKLAYIN-İki miting, iki Brezilya ve sonucu öngörülemeyen bir seçim

Anketler ne diyor?

Şu anda, tüm büyük anketlerde Lula önde ama Bolsonaro arayı kapatıyor. 2 Ekim’deki ilk turda Lula mevcut Başkan Bolsonaro’yu – yaklaşık 6 milyon fazla oy alarak- yüzde 48’le geride bırakmış, Bolsonaro yüzde 43’te kalmıştı. Birinci turun büyük hikayesi Bolsonaro’nun beklenenden daha iyi sonuç almasıydı. Oysa, çoğu ankete göre Lula’yı iki haneli rakamlarla geriden izliyordu. Anket şirketleri, Bolsonaro’nun oyunu neden bu kadar düşük gösterdiklerinin içinden çıkamadılar. Bolsonaro’nun Liberal Parti milletvekilleri de, tahminleri seçim sonuçlarıyla uyuşmayan anket şirketlerinin hapsedilmesini öngören yasa teklifleri hazırlamaya giriştiler.

IPEC kamuoyu yoklama şirketinin Pazartesi günü, ± 2 puanlık hata payıyla yayınladığı son ankete göre Lula’nın oyların yüzde 50’sini, Bolsonaro’nun ise yüzde 43’ünü alması bekleniyor.

Brezilya’yı bekleyen tehlike

İki adayın ülke için planları çok farklı. Bolsonaro’nun zaferi Brezilya’nın şimdiki muhafazakar, sermaye dostu yolda devamını sağlayacak. 67 yaşındaki cumhurbaşkanı, aile değerlerinin savunuculuğu iddiasında ve çoğalan Evanjelik Hristiyan nüfustan destek alıyor. Bolsonaro, pandemi sırasında sokağa çıkma yasağı ve maske kullanma zorunluluğuna direndi. Başkanlık kararnameleriyle, sadece Brezilya’nın silah yasalarını gevşetmekle kalmadı, Amazon’daki çevre koruma tedbirlerini de ciddi sonuçları olacak biçimde sonlandırdı. Araştırmacılar, dünyanın en büyük yağmur ormanlarını korumanın, iklim değişikliğine neden olan atmosferdeki karbondioksit miktarının yükselmesini önlemek açsından yaşamsal olduğunda birleşiyor, Yerli topluluklar da Amazon’da yaban hayatın çeşitliliğinin korumanın kritik önemi olduğunu söylüyor. Bolsonaro, yeniden seçildiği takdirde kamu enerji şirketlerini özelleştirime ve ayrıca maden çıkartma ve endüstriyel tarım alanlarını genişletme sözü verdi.

TIKLAYIN-Her yıl Danimarka büyüklüğünde yağmur ormanı yok oluyor

2003 ile 2010 arasında Brezilya Cumhurbaşkanı olan Lula, emtia arzındaki küresel patlamanın da katkısıyla on milyonlarca Brezilyalı’nın yoksulluktan kurtarılmasına yardımcı olan ve kendisine çok geniş ve çok sadık bir siyasi taban kazandıran yoksullukla mücadele programlarını finanse edebilmişti. 77 yaşındaki eski sendika lideri, Başkan olduğu takdirde Brezilya’nın en savunmasız yurttaşlarına yeniden yardımcı olma ve ayrıca yasadışı ormansızlaştırma faaliyetlerini çökertme ve bir Yerli halklar bakanlığı kurma sözü verdi. Ancak Lula karşıtlarınca hâlâ İşçi Partisi’ni sarsan geniş çaplı yolsuzluk skandallarıyla ilişkilendiriliyor. Brezilya Yüksek Mahkemesi 2021’de Lula’nın hapis cezasını bozmuş ve Cumhurbaşkanlığı yolu açılmıştı. 

Siyaset bilimci Guilherme Casarões, Bolsonaro’nun dört yıllık başkanlığı ve aşırı sağ söylemi sonrasından Brezilyalı seçmenlerin son derece kutuplaşmış olduğu görüşünde. Yakınlarda yayınlanan bir anket, seçmenlerin kaygılarının başında ekonomi, halk sağlığı ve yolsuzluğun geldiğini gösteriyor. Kim kazanırsa kazansın zayıf bir ekonomik görünüm ve ulsun bölünmüşlüğüyle uğraşmak zorunda olacak.

Brezilya’nın en kirli seçim kampanyalarından biri

Brezilyalılar, seçim öncesi karalayıcı reklamlar ve sosyal medya dezenformasyonu bombardımanına uğradı. Bolsonaro destekçileri seçmenlere Lula’nın seçilmesi halinde kiliseleri kapatacağını ve Brezilya’yı Venezuela ve Küba gibi komünist bir ülkeye dönüştüreceğini söylüyor. Bolsonaro da geçmişte, pedofili ve yamyamlığı meşru gören konuşma kayıtlarının kopartıldığını söyleyerek aleyhindeki kampanyaları savuşturmaya çalışıyor. Seçim Kurulu, on yıllardır seçim kampanyalarında görülmemiş sınırlara getirerek yalan haberlerin etkisini azaltmaya çalıştı. Yargıçlar, yalan çevrimiçi içeriğin kaldırılmasına yönelik ciddi para cezaları ve zaman sınırlamaları getirdi. Pek çok liberal yargı baskısını alkışlarken, muhafazakarlar yetkilileri sansürcülükle suçladı.

Bolsonaro, sık sık Brezilya’nın elektronik oylama sisteminin güvenilirliği konusunda yaptığı konuşmalarla seçim güvenliği konusunda kuşku uyandırdı. Son sıralarda, yüksek mahkemeye yönelik önyargılılık suçlamalarını ve yargıçlara yönelik eleştirilerini sertleştirdi.

Seçimler özellikle, son tahminlerde göründüğü kadar yakın sonuçlarla bitecek olursa, Bolsonaro’nun sonuçları kabul etmeyeceğinden ve  büyük bir toplumsal ve siyasal gerginlik doğacağından korkuluyor.

(AEK) 

Thorny questions for Western and South African “Just Energy Transition Partnership” negotiators (from whom we won’t get satisfactory answers)

0

Can a deeply-flawed model for climate financing, decarbonisation and reparations be reformed?

  • What kind of monetary carrot is needed to help high-polluting middle-income countries to rapidly decarbonise? Mainly because of a South African pilot project supposedly worth $8.5 billion, the worlds of high finance and climate justice are colliding, with unfortunate results expected at the United Nations climate summit in Sharm El-Sheikh, Egypt.

When the COP27 opens on November 6, a high-profile climate finance deal will be signed by climate policymakers from Washington, London, Paris, Berlin, Brussels on one side, and from Pretoria and parastatal electricity firm Eskom’s Johannesburg headquarters on the other. On October 19, South Africa’s Cabinet approved – and the Presidential Climate Commission endorsed – the deal, but details are still murky.

In Glasgow a year ago, Western leaders had promised $8.5 billion for a Just Energy Transition Partnership (JETP) that would serve as the world’s decarbonisation model. Since then, the concept has taken root in Indonesia, Senegal and Vietnam – although Indian negotiators are reportedly opposed to the emphasis on cutting coal.

Since then, persistent delays and non-transparent processes mean crucial details have been hidden from the view of both South Africans and Western taxpayer contributors to the JETP.

That leaves us with ten sets of critical questions.

1) First, will the JETP (plus the German government’s additional contribution of an extra $340 million announced on October 5) provide Eskom CEO Andre de Ruyter with new foreign loans that, in part, encourage the parastatal to repay existing “Odious Debt,” i.e. loans from the same countries’ financiers, that it really should not be repaying on sound anti-corruption and also climate grounds?

Specifically, two fragile coal-fired power stations – Medupi and Kusile – cost not the original $9 billion promised, but instead closer to $25 billion, and most of it is debt-financed. Then-Eskom chair Valli Moosa awarded the main boiler procurement contracts to Hitachi in 2007, just after the Tokyo firm gifted 25% of Hitachi Power Africa to the ruling party’s funding arm Chancellor House.

That act was termed “outrageous” by CorruptionWatch because at the time Moosa was also an ANC Finance Committee member, resulting in the Public Protector’s 2009 finding of “improper” conflicts-of-interest management by Moosa, followed by Hitachi’s 2015 bribery prosecution in Washington – and $19 million fine – under the U.S. Foreign Corrupt Practices Act.

There was no subsequent South African prosecution, though it was easily the most expensive case of local state capture by a multinational corporation. Extraordinarily, Moosa now is the main manager of the Presidential Climate Change Commission, which has a major role in the JETP.

Should new JETP loans enable repayment of interest on Odious Debt, instead of challenging these Ponzi-style lenders (i.e. whose new loans mainly cover interest repayment on old loans) to take a haircut, as punishmnet for funding the fraud-filled, ultra-polluting power plants?

2) Second, why specifically give the World Bank a central role in JETP management?

protest at the World Bank’s Johannesburg office on October 14 drew scores of community and environmental activists insisting not only on the Odious Debt’s cancellation, since a 2010 Medupi credit of $3.75 billion was the lender’s largest ever project loan.

Moreover, two decades ago, the Bank made a venture capital investment in what became a massive coal mine bordering Hluhluwe-iMfolozi nature reserve (Africa’s oldest), displacing hundreds of residents but without having obtained legally-required environmental permission. On October 20, 2020, leading anti-coal activist Fikile Ntshangase was assassinated there, at a crucial point in the struggle against coal mine expansion, resulting in her lawyer Tembeka Ngcukaitobi demanding reparations: the return of mine profits worth millions of dollars to the victimised community.

Anti-Bank protesters also demanded an end to its financing of a Richards Bay Liquefied Natural Gas terminal.

Last month, Al Gore called for firing of the institution’s president, (Trump-appointed) David Malpass, due to his “ridiculous” climate denialism, but the problem is evident when other staff push methane gas projects or demand Medupi debt repayment.

3) Will the JETP allow De Ruyter to use 44% of incoming funding for methane gas-fired power plant construction even though methane is 85 times more potent a greenhouse gas than CO2 over next 20 years?

Given that JETP funding for Eskom is “fungible,” finance needed for De Ruyter’s two preferred methane gas power plants – 3000 MW at Richards Bay and 1000 MW at Komati, together costing R85 billion – will be freed up as it comes from the same pool to be used for solar and wind generation. Won’t JETP inflows allow Eskom’s coal addiction to be replaced by methane gas dependency?

4) Will JETP partners permit Eskom’s meth addiction because they believe – as does the European Union’s “sustainable finance taxonomy” – that gas (and nuclear energy) can be considered “green”?

Politicians in Brussels are obviously panicking about Russian sanctions – but won’t their July determination threaten the credibility of inclement (2026) EU Carbon Border Adjustment Mechanism climate-based trade sanctions against high-carbon South African steel, cement, fertilisers, aluminium, and electricity generation (the tariffs on which are in turn based on an EU Emissions Trading Scheme that does include methane and nitrous oxide emissions)?

5) Does the JETP turn a blind eye to – thus rewarding – De Ruyter’s many extremely unjust, racist Eskom policies?

One is “Load Reduction” energy racism, which disconnects black townships far more frequently than white neighbourhoods.

Another is his requested 32% increase in 2023 tariffs, plus his phase-out of residual pro-poor cross subsidies to black homeowners.

A third is permitting ongoing Eskom power plants’ violations of Air Quality Act regulations (by a factor 3200 times accepted levels), which kill 2200 residents in the vicinity of power plants and coal mines annually, and produce the world’s worst SO2 pollution.

6) Must the JETP financing come in the form of loans, which may be called ‘concessional’ – but aren’t there crucial caveats?

Surely any JETP representing a genuine carrot would take the form of grants, given South Africa’s existing $174 billion foreign debt (up from $25 billion when liberation was won in 1994)?

Unfortunately, as Climate Home News sources report, “less than 3% of the money will be delivered as grants, with the rest split between concessional and commercial loans.”

Moreover, will JETP loans be denominated in the West’s dollar, pound and euro currencies? If so, what with the Rand crashing from R14/$ to R18/$ in recent months, then what effective real interest rate should be assumed for repayment into a future with much further depreciation?

And if the JETP is actually quite expensive as the currency crashes and as exports fall once the commodity boom is over, why not issue local-currency bonds for Eskom decarbonisation instead, given South Africa’s exceptionally liquid financial markets (with one of the world’s highest-ever “Buffett Indicator” ratios of stock market capitalisation to GDP)?

Indeed, what hard-currency spending is truly required for core Just Transition mandates such as re-employment opportunities and climate adaptation – i.e., climate-proofing infrastructure and housing to withstand rain bombs, or irrigation to beat the droughts – where workers are paid in the local Rand currency and most materials are acquired locally, not imported?

And in future, won’t the interest rate on funding through an expanded JETP soar, if as Environment Minister Barbara Creecy said on October 20, “what we’re very sincerely hoping is that [the plan] would create appetite from the private sector and would begin to mobilise the significant quantities of financing that we’re going to need over the next ten years.”

At present, given Pretoria’s (and Eskom’s) junk rating, the interest rate demanded from international financiers for 10-year bonds is more than 10% (fifth highest among countries issuing such bonds), making such private participation exceptionally expensive.

7) Did Western JETP negotiators conduct any genuine consultation with the most vigorous community, labour and environmental critics of Eskom?

Indeed, do South Africa’s main JETP negotiators – especially former central banker Daniel Mminele and National Business Initiative leader Joanne Yawitch – have any track record of promoting climate justice alongside these social forces?

8) Will JETP funding be directed not only to Eskom but also to other multinational for-profit corporations including high-carbon auto and petrochemical companies?

Recent reports suggest the JETP will partly aim to kickstart an elite Electric Vehicle market, especially from South African assembly lines run by German climate-cheaters VWMercedes and BMW, hence attracting Berlin’s conflicted-interest state financing. Won’t these subsidised auto exports be sent to very wealthy customers abroad, as is desired by trade minister Ebrahim Patel, on top of $1.7 billion worth of existing irrational annual subsidies for petrol and diesel cars?

And the funding may also subsidise the “green hydrogen” fantasies of one of the world’s worst polluters, Sasol. Privatised in 2000 followed by a New York stock market listing, the apartheid-era firm was originally state-owned, getting its main boost from 1970s-80s oil sanctions.

The world’s single worst point source of CO2 emissions comes when Sasol’s Secunda refinery inefficiently squeezes massive amounts of coal to generate liquid petrol, emitting CO2 at a rate of 60 million tonnes annually (12% of the country’s total). Its racially-biased ecological wreckage is notorious from South Africa to a failed $12 billion investment in Lake Charles, Louisiana that De Ruyter promoted.

Just as German chancellor Olaf Scholz visited South African president Cyril Ramaphosa in May to purchase more coal, his state website acknowledged the “original sin” role of Sasol’s Nazi-era Fischer-Tropsch coal-to-liquid technology. Yet, won’t JETP finance soon amplify Sasol’s profits by directing South Africa’s currently-scarce solar energy into green hydrogen – for export (especially to Germany) – while local residents remain disconnected?

9) In advance of the United Nations COP27, will the long-delayed conclusion of the JETP artificially boost the (generally fake) green credentials of the main Western polluters, as happened in Glasgow in November 2021?

Won’t such applause be terribly inappropriate given the timing, just as Germany is importing several millions tonnes of South African coal for its rebooted power plants due to Russian sanctions, and the UK Conservative Party commits to new methane gas fracking?

10) And speaking of glaring hypocrisy, the West is not alone, for isn’t Pretoria’s sub-imperial fossil ambition increasingly lethal, when deploying 1200 SA National Defence Force troops to northern Mozambique to defend Paris-based TotalEnergies, Houston-based ExxonMobil and other multinationals drilling for 125 trillion cubic feet of gas, in a war zone that has left a million people displaced and thousands dead, just as climate-fueled cyclones on the coast become more intense?

If in coming years, as Eskom injects gas in the form of Mozambique’s “Blood-Methane” LNG – or Total’s Brulpadda/Luiperd methane from offshore South Africa – into the national grid, won’t that infrastructure become a stranded asset, as even the National Business Initiative warns?

Given these contradictions, those committed to climate justice – in the West and everywhere – should consider endorsing a February call by South Africa’s Climate Justice Charter Movement, for sanctions against US, UK and European taxpayers’ financing of the JETP?

Of course, no one should oppose a JETP if these questions are resolved , and especially if the Western super-polluters concede the $8.5 billion is simply its downpayment on long-overdue “climate reparations” to Africa. The polluters should compensate poorer countries for leaving fossil fuels underground, as well as covering growing climate-proofing adaptation costs and extreme-weather Loss & Damage expenses.

Such a policy of recognising the climate debt – and providing compensation for leaving fossil fuels underground – will help all Africans fight their own national leaders (like Ramaphosa) and transnational oil companies.

Notwithstanding ongoing protests at African oil conferences from London to Cape Town and the activist appeal “don’t gas Africa!” – the continent’s elites ever more incessantly claim that oil industry “development” is due Africa and that fossil-fuel profits will trickle down to the continent’s masses, all evidence to the contrary.

So, given the balance of forces, these ten reasonable sets of questions will not even be considered by establishment negotiators, much less answered satisfactorily. Protesters here in South Africa targeting high emitters on November 12 – a global day of action – aim to keep the world aware of how much more reform is needed before South Africa’s Just Energy Transition Partnership is actually worthy of that name.

Yazar: Patrick Bond

is professor at the University of Johannesburg Department of Sociology, and co-editor of BRICS and Resistance in Africa (published by Zed Books, 2019).

.event-gallery:empty, .td-gallery:empty { display: none !important; }