Çarşamba, Şubat 4, 2026
Google search engine
Ana Sayfa Blog Sayfa 14

‘Deprem kararnamesi ile rant alanları açılacak, şehirlerin yapısı değişecek’

0

OHAL kapsamında çıkarılan 126 numaralı kararname ile deprem bölgelerinde inşa sürecinde tek karar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı oldu. Avukat Can Terbiyeli’ye göre kararname yeni rant alanları yaratma ve şehir sakinlerini yerlerinden etme riskini taşıyor.

Cengiz Anıl BÖLÜKBAŞ

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, deprem bölgesinde ilan edilen OHAL’in ardından 24 Şubat’ta yerleşme ve yapılaşmaya dair 126 numaralı kararname çıkardı. Gerekçe olarak deprem bölgelerinin yeniden yapılaşması gösterilse de kararname, yeni rant alanlarının önünü açacağı ve şehirde yaşayanları yerlerinden ederek, kentlerin sosyal yapısını bozacağı gerekçesiyle eleştiriliyor.

Kararnameye ile kentlerin inşası ile ilgili yetkiler tek bir elde merkezileşti. İnşa sürecinde tek karar verici mekanizma Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı oldu. Kararnameyle, geçici ve kesin iskan alanlarının bakanlıkça belirlenmesinin, orman ve meraların iskan alanı olarak kullanılmasının önü açıldı. Ayrıca kararnameye göre, imar planları için askı ve ilan sürelerinde itirazın kalkması, mülklerin takas edilmesi ve kamulaştırması ve itirazların sonucu beklenmeden kamulaştırma uygulanabilmesi söz konusu.

Kararnameyi Avukat Can Terbiyeli ile konuştuk. Terbiyeli’ye göre, kararname, yeni bir rant sahası yaratılacağı izlenimi verirken, hükümet binlerce yıllık şehirleri değişime tabii tutmanın peşinde.

‘HER MADDESİNDE BİR ACİLİYET VAR’

24 Şubat 2023 tarihinde yürürlüğe giren 126 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi deprem bölgelerinde yeniden yapılaşmaya ilişkin, şehirlerde mülksüzleştirme, insansızlaştırma ve çevre krizlerine sebep olacak kimi maddeler yer alıyor. Öncelikle, bu kararname hakkında neler söyleyebilirsiniz?

“Bana bu kararnameyi tek kelimeyle ifade edin deseydiniz, size “acele” diyebilirdim. Her maddesinde bir aciliyet var. Bu aciliyet bahanesiyle de tüm istişare ve denetim mekanizmalarının ortadan kaldırılması söz konusu. Hükümet bu büyük yıkımı bir fırsata çevirip, önüne çıkabilecek engelleri baştan ortadan kaldırmayı hedeflemiş görünüyor.”

“126 sayılı kararnameyle yeniden yapılaşmaya ilişkin tüm yetkiler Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na veriliyor. Yine olağanüstü hal sebebiyle Bakanlığa olağan yetkilerin dışında olağanüstü yetkiler de tanınıyor. Özellikle günümüz hukukunun temeli olduğu varsayılan mülkiyet hakkının dahi güvencesiz hale getirilmesi, orman ve mera alanlarının ‘gerekli görülmesi halinde’ iskan alanı olarak belirlenebilecek olması, imar hukukuna ilişkin tüm hukuki denetimlerin ortadan kaldırılmış olması gibi olağandışı yetkilerin tek elde toplanması yeniden yapılaşma bahanesiyle yeni bir rant sahası yaratılacağı izlenimi veriyor.”

deprem.jpg

‘DEĞİŞİMİN TEMEL SAİKİ ŞEHRİN SAKİNLERİNİ YERİNDEN ETME’

Kararnamede imar planları için askı ve ilan sürelerinde itirazın kalkması, mülklerin takas edilebilmesi, kamulaştırılması, itirazların sonucu beklenmeden kamulaştırma uygulanabiliyor. Bu kararname neler getiriyor?

“126 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ndeki tüm hükümler aslında depremden etkilenmiş olan şehirlerin yeninde yapılanmasına ilişkin bir kararname olsa da; içeriği bakımından büyük bir tehlike içeriyor. Hükümet bu kararnameyle ve depremde yaşanan yıkımları da bahane ederek, binlerce yıllık şehirleri büyük bir değişime tabi tutmanın peşinde. Bu değişimin temel saiki ise şehrin sakinlerini yerinden etme. Bir kenti sadece binalardan ve yapılardan ibaret görmek büyük bir yanılgı. Bir şehrin ruhu, o şehrin sakinleri ve bu sakinler arasındaki tüm ilişkilerden ibarettir. Şayet şehri sakinlerinden arındırırsak ortada yapı yığınlarından başka hiçbir şey kalmaz. İşte bu kararname maalesef şehri sakinlerinden arındırıp, yapı yığınları dikmek ve bu yolla gerek inşa aşamasında gerekse de sonrasında yeni rant alanları yaratmaya yol açabilecek nitelikte bir kararname.”

“Örneğin Antakya özelinde değerlendirirsek; şehrin tarihi kısmı olarak adlandırılan ve Kurtuluş Caddesi, Saray Caddesi ve Uzun Çarşı bölgesi aynı zamanda şehrin ruhunu oluşturan sosyal ve ekonomik hayatın da merkezi niteliğinde. Bu bölgelerde yaşayan ya da çalışanlar da bu kültürün bir parçası. İşte bu kararnameyle bu bölgede ikamet eden, çalışan sakinlerin mülklerine el konulabilecek, onlara ‘yeni şehir’ de ikame mülkler verilerek şehrin merkezinden uzaklaşmaları sağlanabilecek, böylece şehrin ruhunu oluşturan unsurlar ortadan kalkacak. Henüz teyit edilmiş olmasa da, kulağımıza gelen duyumlar tam bu minvalde. Antakya’nın yeniden inşa edilmesi sırasında ikamet alanlarının dağlık alanda olacağı, şu anki şehir merkezinin ise tamamen ticari bir merkeze dönüştürüleceği konuşuluyor.”

can-terbieli-2.jpg
Avukat Can Terbiyeli

‘ANAYASAYA AYKIRIKLAR SÖZ KONUSU’

Kararname ile ne gibi usulsüzlükler yaşanabilir? Ayrıca bir OHAL kararnamesinden bahsediyoruz. Seçimlerden önce meclise sunulacağı tahmin ediliyor. Böyle bir süreç içerisinde kabul edilmesi muhtemel bir durum. Bu konu hakkında neler söylersiniz?

“Kararname 8 Şubat 2023 tarihinde ilan edilen OHAL kararı kapsamında düzenlenmiş bir kararname. Dolayısıyla pozitif hukuk açısından bir usulsüzlük söz konusu değil. Ancak içerik itibariyle gerek hukukun evrensel ilkeleri gerekse de Anayasa’ya aykırılıklar söz konusu.”

“Bundan sonra bu kararnamenin en geç üç ay içerisinde Meclis’e sunularak onaylanması gerekiyor. Seçim sürecine de girdiğimiz bu süreçte, Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran iktidar kanadının bu kararnameyi bir an önce Meclis’e sunacağını ve Meclis’te onaylanacağını öngörüyorum. Bu onaylamanın ardından kararname hükümleri kanun vasfını kazanıyor. Olağan dönem kanunlarının Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolları mevcut olsa da; Anayasa’nın 148. Maddesi gereğince olağanüstü hal döneminde çıkarılan kararnamelere karşı Anayasa mahkemesine iptal davası açılamaz. Bu nedenle bu kararnamenin Meclis’e sunulup onaylanması halinde ortadan kaldırılması için ancak yeni bir kanun çıkarılması gerekecek.”

“Öncelikli olarak bu kararnamenin gündemde tutulması, çeşitli kurumlarca kamuoyunun bilgilendirilmesi ve Meclis’e geldiğinde etkin bir muhalefet direnciyle karşı çıkılması gerekiyor.”

Betona boğulan Phaselis’te 177 bitki türü var!

0

Yazan: GAZETECİYUSUFYAVUZ on 

Betona boğulan Phaselis’te 177 bitki türü var!

COP15 olarak da bilinen BM Biyoçeşitlilik Konferansı’nın 16’ncısına ev sahipliği yapacak. Ancak Phaselis’te halk plajı ve günübirlik tesisler inşa edilmesi amacıyla başlatılan proje, doğal ve kültürel miras açısından endişe verici boyutta…

Yusuf Yavuz

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın iki ayrı halk plajı ve günübirlik tesisler inşat etmeye başladığı Antalya’daki Phaselis antik kenti çevresinde, 22 tanesi yalnızca alana özgü endemik olmak üzere toplam 177 bitki türü bulunuyor. Beydağları Sahil milli Parkı sınırları içerisinde bulunan Phaselis’te 122 kuş türü, 33 amfibi ve sürüngen 27 de memeli türü tespit edildi. Antik kent ve çevresinde, uluslararası koruma kriterlerine göre nesli tehlike altında ve zarar görebilir kategorisinde türler de bulunuyor. Antik kentin adıyla anılan Phaselis burçağı (Lathyrus phaselitanus) Phaselis salebi (Ophrys phaseliana) başta olmak üzere birçok tür, zengin doğal ve kültürel mirasın bir arada olduğu bu özel korunan alanda çarlığını sürdürüyor. Phaselis gibi birçok özellikli korunan alana sahip olan Antalya, 2024 sonbaharında COP15 olarak da bilinen BM Biyoçeşitlilik Konferansı’nın 16’ncısına ev sahipliği yapacak. Ancak deniz ve karasal ekosistemleri bir arada barındıran Phaselis’te halk plajı ve günübirlik tesisler inşa edilmesi amacıyla başlatılan proje, doğal ve kültürel miras açısından endişe verici boyutta. 

Kültür ve Turizm bakanlığı tarafından Antalya’daki Phaselis antik kentinin koruma alanı içinde başlatılan halk plajları ve günübirlik tesisleri içeren proje kamuoyunda endişeyle karşılandı. İptal edilmesi için iki ayrı dava açan yöre halkı, ayrıca iş makineleri ile inşaat yapılan çalışmaların korunan alanı tahrip ettiği gerekçesiyle sorumlular hakkında Kemer Cumhuriyet Başsavcılığı‘na suç duyurusunda bulundu.

PHASELİS’TE 177 BİTKİ TÜRÜ TESPİT EDİLDİ

Likya uygarlığının önemli liman kentlerinden biri olan Phaselis ve çevresi, arkeolojik kalıntıların yanısıra önemli bir biyoçeşitlilik alanı. Phaselis ve çevresinde yürütülen bilimsel çalışmalarda bugüne kadar 59 familya’ya ait 177 tür tespit edildi. Phaselis’te ayrıca 22’si endemik olmak üzere 223 takson teşhis edilirken, bunların 4 tanesinin inşaat faaliyetlerinin sürdürüldüğü ormanlık alanda vardığını sürdürdüğü belirtildi.

İNŞAAT BAŞLATILAN BÖLGEDE 4 ENDEMİK TÜR BULUNUYOR

İş makineleriyle inşaat çalışmalarının sürdürüldüğü bölgede yayılış gösteren 4 endemik tür ve koruma statüleri şöyle: Petrorhagia pamphylica (zarçiçeği) Antalya endemiği olan bu tür, IUCN kategorilerine göre zarar görebilir kategorisindeSideritis lycia (kemer çayı). Olimpos-Beydağları Milli Parkı endemiği olan tür,  (zarar görebili) kategorisindeStachys sericantha (dikenli çay). Olimpos-Beydağları Milli Parkı endemiği olan  bu tür ile Akdeniz Bölgesi endemiği olan Thymus revolutus (kum kekiği) de zarar görebilir kategorisinde yer alan türlerden.

122 KUŞ TÜRÜ, 27 MEMELİ, 33 AMFİBİ

Phaselis’teki fauna da oldukça zengin bir çeşitliliğe sahip. Yapılan bilimsel çalışmalarda Phaselis’te 122 kuş türü, 33 amfibi ve sürüngen 27 de memeli türü tespit edildi. Türkiye’de yayılış gösteren yaklaşık 165 kurbağa ve sürüngen türünden 33’ünün projenin uygulanacağı inşaat sahası ve yakın çevresinde de yaşadığı kaydedildi. 

AKDENIZ FOKUNUN DA YAŞAM ALANI

Phaselis ve yakın çevresindeki memeli türlerinden nesli tükenmekte olan Akdeniz foku ve tilki Türkiye’nin de taraf olduğu CITES=Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticareti’ne ilişkin sözleşmeye göre avlanmaları, öldürülmeleri, iç ve dış ticareti kesinlikle yasak. Bu durum cezai müeyyidelerle güvence altına alındı. 

ÜREME VE YAVRULAMA DÖNEMİNDE İNŞAAT PROJESİ

Phaselis’te özellikle halk plajı projesinin uygulanmak istendiği Bostanlık Koyu Kumsalı’nda yuva yaptığı bilinen deniz kaplumbağalarından İribaş Deniz Kaplumbağası (Caretta caretta) türünün sahile yakın yerlerde yapılacak her türlü faaliyetten etkileneceği belirtiliyor. Uzmanlara göre özellikle üreme ve yavrulama dönemi olan bahar ve yaz aylarında yapılan inşaat faaliyetleri ile bunlara bağlı hafriyat, gürültü, ve ışık gibi uyaranların türü olumsuz etkileyeceği kaydediliyor: “Sahil yapısının bozulması, buna bağlı olarak popülasyonun üreme başarısının düşmesi, popülasyondaki birey sayısını azaltacak, geri döndürülemeyecek bir biçimde popülasyonlara zarar verecektir. Sahanın ekolojik bir bütünlük içinde ele alınıp değerlendirilmesi en doğru yoldur. Bu derece önemli ve hassas türleri barındıran, hassas ve kırılgan biyotopların en doğal halleriyle korunması kesinlikle şarttır. Aksi takdirde bu türlerin telafi edilemeyecek zararlara uğraması hatta yok olması kaçınılmazdır.”

MİLLİ PARK ADIM ADIM KÜÇÜLTÜLDÜ

Phaselis’in çevresiyle birlikte bütüncül bir koruma anlayışı ile yönetilmesi gerekiyor. Bu amaçla antik kentin koruma alanının sınırları 2016’da genişletildi. Ancak koruma alanı sınırları içerisinde yer alan Alacasu ve Bostanlı koylarında toplam 85 bin metrekarelik alanın bölgedeki insan baskısını artıracak şekilde yapılaşmaya açılması koruma ilkeleriyle çelişiyor. Phaselis’in de içinde bulunduğu bölge, 1972’de milli park olarak ilan edilmişti. Ancak Beydağları Sahil Milli Parkı’nın sınırları zamanla yapılan tahsisler neniyle 69 bin hektardan 31 bin hektara düştü. Alandan parça parça koparılan koy ve sahiller bugün turizm işletmelerinin işgali altında bulunurken, bölgedeki denizsel ve karasal biyoçeşitlik üzerindeki baskı da artıyor. 

YENİ KONFOR ALANLARI BASKIYI ARTIRACAK

Halkın kullanabileceği sahillerin de turizm tahsisleriyle kapatılması nedeniyle ortaya çıkan sorun, korunan alan olan Phaselis’teki koyların yapılaşmaya açılmasıyla çözülmek isteniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın projedeki ısrarının bir nedeni de alanın kötü kullanımı ve antik kent üzerindeki baskıyı azaltmak. Ancak insan baskısını azaltmak için bölgenin konfor akanını artıracağı için daha çok insanı çekeceği öngörülen projenin doğal ve kültürel miras üzerindeki baskının katlanarak artıracağı kaydediliyor. 

TÜRKİYE PHASELİS’İ KORUMAK İÇİN SÖZLER VERDİ

Phaselis’te yer alan biyolojik varlıklar, başta CITES (Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme) olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu ve koruma sözü verdiği çok sayıda uluslararası bağlayıcılığı bulunan sözleşme bulunuyor: Rio Biyolojik Çeşitliliği Koruma Sözleşmesi (Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi), BERN Sözleşmesi, Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme), Barselona Sözleşmesi (Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunması Sözleşmesi), SPA ve Biyoçeşitlilik Protokolü (Akdeniz’de Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokol), LBS Protokolü (Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan ve Faaliyetlerinden Dolayı Kirlenmeye Karşı Korunması Protokolü).

ANTALYA 2024’TE COP16’YA EV SAHİPLİĞİ YAPACAK

Aralık 2022’de Montreal’de gerçekleşen BM Biyoçeşitlilik Konferansı sırasında açıklama yapan Tarım ve Orman Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişci,“2024 yılının Ekim-Kasım aylarından birinde COP16’ya Antalya’da ev sahipliği yapacağız. Konferans alanında açtığımız Türkiye standında da katılımcıları ülkemize davet ettik” bilgisini vermişti. 

ULUSAL BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK KURULU OLUŞTURULDU 

Bakan Kirişci, “Böylesi bir toplantıya ev sahipliği yapabilmemiz için 2019 yılında Sayın Cumhurbaşkanı’mızın talimatıyla Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Koordinasyon Kurulu oluşturuldu. Bu kurul, o tarihten bu yana yapılması gerekenler konusunda kapsamlı çalışmalarını sürdürüyor” ifadelerini kullanmıştı. 

COP16’DA 2030 HEDEFİ EN AZ YÜZDE 30 KORUNAN ALAN

Bakan Kirişçi’nin 2024’te Antalya’da düzenleneceğini duyurduğu COP16, 2030’a kadar kara ve deniz alanlarının yüzde 30’unun koruma altına alınmasını hedefliyor. Kısaca  (30 x 30) olarak anılan bu koruma hedefine ulaşmak için bugün Phaselis’le ilgili alınan kararların uzun vadede ulusal ve uluslararası yüzleşmeleri olacağının unutulmaması gerekiyor. Phaselis’in yapılaşmaya açılmasına neden olacak kararlar, yalnızca kültürel miras, turizm ve rekreatif beklentileri karşılamak amacıyla değil, aynı zamanda bütüncül koruma açısından değerlendirilmesi gerekiyor. 

*İllüstrasyon: (Yasemin S. Akyüz)

Halkın Mühendisleri | Hatay Su Raporu


4 noktadan alınan su numunelerinde yapılan laboratuvar analizleri sonucunda 2 numunede “toplam koliform bakteri sayısı” İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik değerlerinden yüksek çıkmıştır.

Kentin afette dahi kendine yetebilmesi ve özyönetim

Depremin gerçekleştiği on ilde acil yardım sürecinden rehabilitasyon sürecine geçildi. Depremzedelerin bu süreçte ihtiyaçları değişmeye başladı fakat bazı acil ihtiyaçlar hala geçerliliğini koruyor. Şu aşamada artık tüm depremzedelerin geçici konutları olan konteynerlara geçmesi gerekiyordu. Hala çadır dahi bulamayıp kendi imkânları ile yaptığı muşamba barakalarda birçok çocuk, hasta ve yaşlı ile kalabalık bir halde yaşayan depremzedeler var. Altıncı haftada hala su, gıda ve temel ihtiyaçlar büyük problem. Günlerdir sıcak su ve yıkanacak yer bulamayanlar var. Afet bölgesinde bit ilacı artık bir ihtiyaç oldu. Afet bölgesinde salgın hastalıklar ve hijyen sorunu baş göstermeye başladı. Çocukları için utanarak bit ilacı isteyen annenin değil bu ülkeyi yönetenlerin utanması gerekmektedir çünkü bu iktidarın utancıdır.

Depremin başından itibaren Pazarcık’ta Silopi Belediyesi bugüne kadar tam 105.400 kişiye yemek dağıttı ve dağıtmaya devam ediyor. Antakya’da Patnos Belediyesi günlerdir yemek dağıtıyor. Bütçeleri çok küçük olan bu belediyelerin bu destek için yoktan var ediyor olması inanılmaz bir başarı. Buna ek olarak afet bölgesine yakın 65 belediye daha afet bölgesi için seferber olsaydı birçok yara hızla sarılabilirdi. 48’i kayyım, 17’si mazbata hukuksuzluğu ile gasp edilen HDP belediyeleri tüm afet bölgesine yetişebilir, şu anda sorun olan acil ihtiyaçları karşılayabilirdi. Kayyım atanan belediyelerin hali ortada, kayyım lükslerinden bütçesi borçlara boğulan kayyım belediyeleri Silopi Belediyesi’nin eline su bile dökemez. Bir afet kenti olan Amed Belediye Eş Başkanları görevlerinin başında olsaydı bu afette takdire şayan bir örgütlülük gösteren Amed halkı ile birlikte tüm bölgeye destek sağlayabilirdi. Van Kayyım Belediyesi neden hiçbir afet kentinde görünür değil? Çünkü canı gönülden çalışan seçilmiş eş başkanlarının koltuğunu sürekli yolsuzluk yüzünden değişen ve görevi belediye kaynaklarını yiyip, peşkeş çekme olan kayyımlar gasp etmiştir. Adıyaman’a Türkiye’nin en uzak batısından gelen belediyeler yerine Mardin Belediyesi daha hızlı ulaşabilirdi. Bu afet kayyım belediyelerindeki bozuk düzeni de açığa çıkarmıştır. Kayyımcı zihniyet sadece bulundukları il ve ilçelerdeki halk iradesini değil afet yaşayan halkların yardıma ulaşma haklarını da gasp etmiştir.

Özyönetim kayyım atanan belediye eş başkanları tarafından dile getirildiği için birçok belediye eş başkanı tutsak edildi. Fakat tüm bu afet süreci özyönetimin ne olduğunu, ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koydu. Özyönetim bir kentin kendine yetebilmesidir. Mahalle mahalle, köy köy kendine yetecek şekilde örgütlü olmasıdır. Bir mahalle düşünün, her bir sakini birbirinden haberdar çünkü yönetimde karar alma iradeleri var. Her tür kriz için yeterli imkânı, teçhizatı ve her şeyden önemlisi örgütlülüğü var. Kendi üretip, kendi kazanıp kendini çevirebiliyor. Bir afet durumunda akut süreçte tüm mahalle sakinleri acil ihtiyaçlar için toplanabiliyor. Arama kurtarma için Çin’den ekip gelmesine gerek kalmadan kendi imkânları ile ilk acil arama kurtarma çalışmasını başlatabiliyor. Mahallenin sokakta kalmadan barınabileceği ortak güvenli bir alanı var. Yemek, su sağlanabiliyor. Akut süreç bittikten sonra rehabilitasyon sürecinde dahi yaşamın normale dönmesini sağlayabiliyor. İşte bu özyönetimdir. Şu anda birçok köyde yardımlar muhtarların insafına bırakılmış durumda. Elbette vicdanlı muhtarlar tüm köy için çırpınıyor fakat sadece kendi ailesini, ilişkisi bulunan partilileri gözetip çok muhtaç durumdakileri görmezden gelenler de var. Özyönetimini yapabilen bir köyde dayanışma olur. Kimseye haksızlık yapmak için alan açılmaz.

Özyönetimde en önemli şey kentin en küçük birimlerinde dahi orada yaşayan sakinlerin karar alma mekanizmalarına dahil olup kendi yaşamı üzerinde direk söz sahibi olabilmesidir. Kentin en küçük biriminde bir mahalle veya köy meclisi ile karar almak belediyeye meclis üyesi seçmiş olmaktan çok daha pratik ve işe yarayan bir yönetim şeklidir. Temsili demokrasinin getirdiği hiyerarşiyi, hantallığı, koordinasyonsuzluğu ortandan kaldırmaktadır. Daha büyük meclisler için seçilen kişilerin işi sadece aktarım ve koordinasyon olmaktadır. Özyönetim halkları da birbirine kenetleyen dayanışmanın güçlenmesine katkı sunmaktadır. En ufak toplumda dahi ayrımcılığın olmasının önüne engel koymaktadır çünkü herkes kendi iradesini karar alma mekanizmasına yansıtabilmektedir.

Özyönetimi sanki yıkıcı bir süreç gibi görenlerin asıl derdi de tam olarak herkesin bir irade olabilmesidir. Rant yok, kayırma yok, liyakatsizlik mümkün değil. Hangi iktidar sevdalısı sever ki böyle bir yönetim şeklini? Halkları yönetilebilir sürüler olarak görenler için adeta bir kâbustur halkın kendi özyönetimini yapabilmesi. Her kesimden insan ben varım ve bu benim kararım dediğinde herkesin bunu saygıyla karşılayacak olması ne krallara ne de kraldan daha kralcı olan yandaşlara yaramaz.

Birlik ve beraberlik egemen olan dilin, dinin, kültürün tüm ötekilerin sesini bastırıp kendini dayatması değildir. Asıl birlik ve beraberlik saygı ve dayanışmadadır. Her renkten, dilden, ırktan, kültürden, cinsten ve cinsel yönelimden insanın bir arada saygı ile karar almasıdır birlik ve beraberlik. Kimse bastırılıp sesi kısılmazsa herkes saygıyı benimseyebilir. Saygı el etek öpmek değil, saygı birbirine müsaade etmek, alan açmak, tahammül ve hoşgörü göstermektir. İşte tüm bunların örgütlenebilmesidir özyönetim. Kentler ancak karar mekanizmalarında herkesin özgürce söz hakkı sahibi olduğunda kendine yetme sürecini başlatabilir. Bir kentin kendine yetebilmesinin kalbinde halk iradesi vardır. Bu acı felaket bizlere her bir mahallenin ve köyün kendine yetebilmesinin önemini göstermiştir. En küçük birimi dahi kendine yetebilen kentler mümkün.

Akdeniz’in doğal ve kültürel mirası tehlikede: Phaselis’te 1. Derece Sit Alanına beton dökülüyor

Antalya Phaselis’teki endemik bitkilere ve tükenme tehdidi altındaki caretta carettalara ev sahipliği yapan, çadır kurmanın dahi yasak olduğu Alacasu ve Bostanlık koyları, plaj işletmesi inşaası kapsamında günlerdir talana uğruyor.

Dilan Ela Pamuk DİLAN ELA PAMUK 

Antalya’nın Kemer ilçesinde bulunan 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı statüsündeki koruma alanı olan Phaselis Antik Kenti, iki ayrı plaj işletmesi yapılması için doğal alanların ve tarihi öneme sahip yapıların tahribatı riskiyle karşı karşıya.

20 Şubat’tan beri doğal ve arkeolojik açıdan koruma altındaki alana girişine izin verilen iş makineleri günlerdir tahribata yol açıyor ve Akdeniz sahillerindeki doğal ve kültürel mirası tehdit ediyor.

Ateş yakmanın, çadır kurmanın, bir çivi dahi çakmanın yasak olduğu sit alanında iş makineleri mekik dokurken yol açma, yolu genişletme, ağaç kesme gibi çalışmalar sürüyor.

Toplam 85 bin metrekarelik alanda uygulanması planlanan proje kapsamında kafeterya, otopark, karşılama merkezi, cankurtaran ünitesi, duş ve tuvaletler gibi günlük kullanımlara yönelik yapıların inşası için büyük miktarda betonun yanı sıra, PVC, demir ve alüminyum ve ahşap malzemelerin de kullanılması öngörülüyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, kafeterya, otopark, karşılama merkezi, cankurtaran ünitesi, duş ve tuvaletler gibi günlük kullanımlara yönelik proje için özel bir inşaat ve restorasyon şirketine ihale verdi. Projeyle ilgili ihale dosyasında yer alan bilgilere göre arazide 2 bin 892 metreküplük derin kazı yapılacak ve bin 139 metreküp beton kullanılacak. Beydağları Sahil Milli Parkı sınırları içinde bulunan arazinin içerisinde tarım arazileri de yer alıyor.

Alacasu ve Bostanlık Koyu‘ndaki çalışmadan, bölge halkının 20 Şubat tarihinde iş makinelerini görmesiyle tesadüfen haberdar olduğunu kaydeden Phaselis’e Dokunma Hareketi’nin gönüllülerinden Erdal Elginöz,  yürütülen projenin detaylarını Yeşil Gazete’ye değerlendirdi.

Bakanlık, bölgedeki aktivistlere Phaselis’te görülen kirlilik ve güvenlik endişelerinin yanı sıra buradaki sahillere gelen ziyaretçi sayısının hafifletilmesi gerekçesiyle, “koruma amaçlı” bir adım attığının ifade etmiş.

Ancak Elginöz, “Biz, bu alanların başka türlü korunabileceğini düşünüyoruz. Bu ‘Phaselis’in yükünü azaltalım, Phaselis’e günde on bin kişi geliyor, onların bir kısmını bunu bu tarafa kaydıralım’ diye bir gerekçeyle bu işe girişilmiş ama bunca yıl içinde böyle yapılan yerlerin kullanımının arttığını gördük. Bu bence Phaselis’e fazladan bir yük de oluşturacak” diyor: 

“Projede restoran, kafeterya, tuvalet alanları, idari binalar, otoparklar, foseptikler gibi yapılar olacağı görülüyor. Otoparkın zemini de düzeltilecek ve bir çeşit bir maddeyle kaplanması gerekecek. Malzemeyle otopark zemininin de kaplanması gerekecek.”

‘Buyrun yapın’ izni verilmiş

Antalya Anıtlar Kurulu’ndan ve Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan alınan faaliyet izninde, söz konusu alana otopark, yönetim binası, su deposu, su ve elektrik altyapısı oluşturulması, geniş alanda yapılaşmanın başlatılması gibi çalışmaların izninin olduğu belgeler gösterilmiyor. Alınan izin, sadece yolun kıyıya göre düzenlenmesini kapsıyor.

Öte yandan antik kalıntılar harap ediliyor; tarihi poligon taşlarının yeri değiştiriliyor veya iş makinesi ile yerinden sökülüp başka yere gömülüyor.

Projenin ihale dosyalarında, verilen izinlerdeki muğlaklık göze çarpıyor. İhale dosyasında yer alan bilgiye göre 85 bin metrekare içinde tek bir plaj yapılacağı bilgisi olmasına rağmen, hali hazırda iki ayrı plaj tesisisin yapılacağı görülüyor. Plaj tesisi, hem Bostanlık Koyu hem de Cennet Koyu (Alacasu) planlarında mevcut. Ancak dosyadaki 85 bin metrekarelik alanın, sadece Bostanlık Koyu arazisindeki parsellerin toplamına denk gelmesi nedeniyle, projenin toplam metrekaresi henüz belirsiz.

Konuya ilişkin olarak Antalya Bölge Koruma Kurulundan alınan iki kararı inceleyen Elginöz, konuyu şöyle özetliyor:

Bu kurul kararlarında inşaat yapılacağına, beton döküleceğine izin verildiğine dair bir detay yok. Yazılı olarak ‘Buraya beton dökmenize izin veriliyor veya burada kepçeyle şu işlemi yapmanıza izin veriliyor’ gibi bir ifade yok. Dolayısıyla iş biraz muğlak. ‘İznimiz var’ diyorlar, ama biz projeleri de göremediğimiz için neye izin verildiğini bilmiyoruz. Ancak Koruma Kurulunun verdiği izinde yeterli detay yok. Halbuki örneğin sit alanında bir şey yapacaksanız, tamir edecekseniz önce bir proje çizmeniz, onu götürmeniz gerekir, izin belgesinde de yapabileceklerinizin tek tek yazması gerekir. Normalde işleyiş böyle. Ama bu ‘Buyrun yapın’ izni olmuş. Net değil. O yüzden bir düzeltmeye gidilecek diye düşünüyoruz.

‣ Antalya’daki asırlık ağaçlar güvenlik gerekçe gösterilerek kesiliyor
‣ Koruma Kurulu Phaselis’i yeniden inceleyecek
‣ Antalya’da beş antik bitki koruma altına alındı

‘Habitat parçalanması yaşanacak’

Birinci derece sit alanı kapsamındaki iki bakir koyun yoğun beton ve yapılaşma sürecine girmesinin, çevresel bozulmaları da beraberinde getireceği düşünülüyor. El değmemiş alanlarda korunması büyük önem arz eden bitki ve hayvan türleri yaşam sürüyor.

Elginöz, Phaselis’teki doğal yapıyı tehdit eden zararlara değinerek burada Phaselis lalesi olarak bilinen bir baklagil türünün endemik bir tür olduğuna dikkati çekiyor. Başka hiçbir yerde yetişmeyen bir tür olması nedeniyle, bitkinin bölgede yapılan tahribat nedeniyle zarar görmesinden veya yok olma riski bulunabileceğinden endişeleniyor.

Alacasu’yun küçük bir kumsal olduğunu ve caretta caretta yoğunluğunun fazla olmadığını belirten Elginöz, projenin yapılacağı diğer alan olan Bostanlık’ın ise caretta carettalar için önemli bir üreme noktası olduğunu açıklıyor. Projenin hayata geçirilmesinin ise korunması gereken deniz kaplumbağaları için sorun teşkil edeceğini düşünüyor: “Gece de plajlar açık olacağı için bu sahil ışıklandırmaları gece de olacak. Bu tür durumlarda deniz kaplumbağaları ışıktan rahatsız oluyor ve gelip yumurtlamıyor. Onlar için bir olumsuz bir etkisi olacaktır.”

“Sorun şu” diyor Elginöz: “Buradaki ormanlık alanlar zaten kullanılıyordu diyorlar, ama bu tür bir kullanımla burada çok daha büyük bir kullanım baskısı oluşacak. Bir sürü araç gelecek. Habitat parçalanması yaşanacak. Tabii sonuç olarak yapılan inşaat alanın tamamını kapsamıyor ama alanda yeni yol açılması gerekecek. Hatta yolu muhtemelen çift yönlü yapacaklar çünkü şu anki yolda iki aracın aynı anda geçmesi çok zor. Bu yüzden ikinci bir yol açılacak ve burası yoğun bir habitat parçalanmasına uğrayacak. Her yeri beton kaplayacaklarını iddia etmiyoruz; ama kullanım yoğunluğu ve habitat parçalanması burada sorun olacak.”

Projelerin geleceğine dair endişeler

Elginöz, bir halk plajı işletmesi olarak yapımına başlanan projenin geleceği için de endişelerin yaygın olduğunu ifade ediyor. “Buraya otel yapılacak demek için elimizde bir kanıt yok, böyle bir şey söyleyemeyiz” diyen Elginöz, “Ama bunun daha önceden yaşanmış emsalleri var. Bu yüzden birçok insan beni arayıp projenin otel yapımı için ilk hamle olup olmadığını soruyor. Bakanlık bunu hiçbir şekilde kabul etmiyor. Ama emsalleri olduğu için insanlar endişelere kapılıyorlar. Bu konuda çok insan gibi bizim de endişelerimiz var” diye ekliyor.

‘Verilen izin geçerli değildir’

2015’te Phaselis’te iş insanı Fettah Tamince’ye ait Rixos Oteller Grubu’na tahsis edilen 180 dönümlük alandaki otel projesi iptal edilmişti. 2021 yılında da Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy,  Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından özel bir firmaya 20 yıllığına kiralanan Alacasu’daki (Cennet Koyu) yapılaşmaya karşı çıkmış, “Birinci derece arkeolojik sitlerde de yapılaşma mümkün değil. Biz gerekli uyarıları da yapıyoruz şu anda” demişti:

Bakanın dediğine aynen katılıyorum; burada şu anda yapılan binaların yapılması imkansız bir şey. Bunlar için bir izin verilmişse bu izin yanlıştır. Koruma Kurulunun böyle bir izin vermeye yetkisi yoktur” diyen Elginöz, izinleri bir analoji ile açıklıyor: “Bu, bir hakimin bir kişiye ‘sen hırsızlık yapabilirsin’ diye izin vermesine benziyor; bir hakimin böyle bir izin verme yetkisi yoktur, verdiği izin de geçerli değildir. Hiçbir kurum kendisini bağlayan kuralları çiğneyen bir izin veremez. Bizim zaten dava açma sebebimiz de budur. Buraya verilen izin yetki dışı verilen bir izindir. Böyle bir izin mümkün değildir.

‘Doğal sit statüsü kaldırılmış olabilir’

Bu tür izinlerin nasıl verilebileceğini araştıran Elginöz, edindiği en son bilgileri aktarıyor: “En son aldığımız bilgiye göre buranın doğal sit statüsü kaldırılmış. Bunun doğruluğunu henüz araştırıyoruz. Eskiden doğal sitti burası, sonra yeniden değerlendirildi ve doğal sitler Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle tekrardan ilan edildi. O esnada Alacasu ve Bostanlık koylarındaki doğal sit derecesi ya düşürülmüş ya kaldırılmış.”

Aktivist, bu durumun, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığını da ilgilendiren bir durum olacağını ekliyor.

‘Sit alanında kepçeyle kazı yapılması canımızı acıtıyor’

Phaselis Antik Kenti’nin geçirmesi planlanan bu değişimden çevrenin yanı sıra tarihi ve kültürel varlıkların da etkileneceği tahmin ediliyor. “Arkeologlar dışarıda bekliyorlar” diyen Elginöz şöyle konuşuyor: “Ülke kuralları gereği birinci derece sit alanında kepçeyle çalışma yapamazsınız. Bugün çalıların arasında dolaştık, orman bürümüş halde duvar kalıntıları var. Alacasu’yun arka tarafında bir kilise varmış, o da orman bürümüş haldeymiş. Yeni açılması düşünülen yol oralardan geçecek. O esnada ne olacak bilmiyoruz ama güvenmek de istiyoruz. Sonuçta müze başında bekleyecek. Tarihi ve arkeolojik öneme sahip yapıların zarar görmeyeceğini ümit ediyoruz. Ama yine de sit alanında kepçeyle kazı yapılması bizim canımızı acıtıyor.” 

‘Proje, seçim öncesine yetişmez’

Yolu açan şirketin elinde bulunan iznin ihaleden önce verildiğini vurgulayan Elginöz, durumu “ilginç” diye yorumluyor: “Şu an Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet (Nuri Ersoy) Bey’in bu işi şahsen takip ettiği biliyoruz. Çok önemsediğini biliyoruz. Ancak bize projenin seçim öncesine yetiştirilmeye çalışıldığına dair bilgiler geliyor. Zaten normal proje takvimine göre on dört, on beş gün sonra da teslim edilmesi lazım. Bu durumda yetiştiremeyecekler gibi görünüyor.”

Yürütmeyi durdurma davaları açıldı

Erdal Elginöz, projenin iptal edilmesi ve yürütmenin durdurulması için diğer aktivistlerle birlikte dava açtıklarını aktarıyor: “Davadan başka çaremiz yok. Türkiye’de gelinen noktada bir izin verildi diye burada çalışan insanlara karşı burada büyük bir kitlesel eylem yapmak büyük bir sonuç vermiyor maalesef. Pek çok yerde nöbet tutuyor arkadaşlar. Biz burada en azından kepçelerin girmesine engel olmaya çalışıyoruz ve bu projelere ilişkin yürütmeyi durdurma kararları almayı ümit ediyoruz.”

Mahkeme bilirkişi tayin edeceği için hukuki bir başarı elde edeceklerini düşündüğünü ifade eden Elginöz, “Biz haklıyız; bu tür yapılar birinci derece sit alanında yapılamaz. Dolayısıyla şimdilik mücadelemiz basın ve sosyal medya yoluyla fikirlerimizi açıklamak, durum hakkında sürekli güncelleme yapmak, ve davamızın delillerini daha da kuvvetlendirmeye çalışmak şeklinde. Önümüzdeki günlerde başka şeyler düşünülebilir” diye ekliyor:

“Dün, Koruma Kurulundaki yetkililer, projenin yeniden değerlendirileceği yönünde bir açıklamada bulundu. Önümüzdeki günlerde yeni bir inşaat çalışmasına girişmeden, belki de proje daha portatif, betonarme içermeyen, çok büyük yapılar olmayan, daha basit doğaya daha uyumlu bir düzenlemeye dönüşür diye umuyoruz.”

‘Betonsuz ve ekolojik çözümler hâlâ mümkün’

Phaselis’te aslında koruma altında olması gereken yerlerde bazen kirlilik ve güvenlik sorunlarının görüldüğünü teyit eden Elginöz, projenin muazzam maliyetine de dikkati çekerek işletme oluşturulması yerine daha ekolojik çözümlerin bulunduğunu kaydediyor: 

Bu projenin toplam bedeli 60 milyon liraya yakın. Dolayısıyla bu paraya bu koylara birkaç tane bekçi koyarak buralar 30-40 yıl civarında korunabilir ve temiz tutulabilirdi ve böylece doğal hali de korunurdu. Basit birer portatif tuvalet, duş gibi şeyler de koyarak, belki küçük bir giriş ücreti konulabilirdi, hiçbir şekilde bozmadan bir şezlong da koymadan, devasa otoparklar da yapmadan…”

‘Öncelik işletme değil koruma olmalı’

Halkın kullanımına açık ve girişleri ücretsiz dahi olsa sahillerdeki işletmeler veya “halk plajları” genellikle alanda kullanılan şezlong, şemsiye gibi kiralanan eşyaların yanı sıra su, diğer içecekler ve yiyeceklere fahiş fiyatlar koyabiliyor.

Bu sebeplerin yanı sıra çevresel ve kültürel değerlerin korunması için bölgedeki halkın plajda işletme olmasını istemediğinin altını çizen Elginöz, “Bu tür işletmelerin girmediği 30-40 kilometrelik bir kumsal bandımız kaldı. Buranın daha iyi korunarak, daha temiz bakılarak, böyle kalmasını istiyoruz, bizim talebimiz bu. Bakanlık önce burada koruyucu tedbir almıyor, sonra da koruma için böyle bir şey yapılıyor. Bu bize inandırıcı gelmiyor” diyor:

“Biz yıllardır burası böyle kalsın diye uğraşıyoruz” diyor Elginöz. “Buraları yine olduğu gibi koruyarak çok daha basit, çok daha güzel bir düzenleme yapılabileceğine inanıyoruz biz, hâlâ yapılabileceğine inanıyoruz. Bu kadar büyük bir proje bizi ürkütüyor ve böyle bir kullanımı burada doğru bulmuyoruz. Şu anda görüldüğümüz kadarıyla geri dönülmesi hâlâ mümkün. Buradaki betonlar da yıkılır, bir tanesi kalır tuvalet olarak. Benim talebim hepsinin sökülmesi, buraya yalnızca portatif bazı çözümler sunulması. Engelliler için de portatif tuvalet var. Ufak bir alana bir taş döşeyerek engeller içinde bir şeyler yapılabilir. Bizim talebimiz burada çok daha küçük çaplı şeylerin yapılması.”

Bu noktada Bakanlık’ın gelir elde etme kaygısı bulunduğunu hatırlatan Elginöz, “Ama bu bir şirket değil, bakanlık. Görevi önce kar elde etmek değil, önce kültür varlıklarımızı korumak, geliştirmek. O nedenle biz buralarda daha basit koruma önlemleriyle temizliğinin ve düzenlemesinin yapılabileceğini düşünüyoruz” diyor: “Buraya kurulacak işletmeyi kimin çalıştıracağı belli değil. Muhtemelen Turaş, yani Turizm Bakanlığının kendi şirketi çalıştıracak ama birilerine kiraya verip vermeyeceğini bilmiyoruz.”

Phaselis’te yürütülen projenin çizimlerinden bir görüntü.

Bakanlık: Doğaya veya tarihi eserlere zarar verilmiyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan tartışmalara ilişkin yapılan açıklamada ise şunlar kaydediliyor:

“Antalya Phaselis Antik Kenti’nin bulunduğu alan, Birinci Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak tescil edilmiştir. Phaselis Antik Kenti’nin tarihi ve doğal değerlerinin korunarak kontrollü ve sürdürülebilir bir şekilde sergilenebilmesi için söz konusu alanın kuzeyindeki Alacasu ile güneyindeki Bostanlık Koyu’nun ‘Phaselis Ören Yeri ve Bütünleyici Kıyı Alanı Çevre Düzenlemesi’ ile bu değerlerin gelecek nesillere aktarılması hedeflenerek projeler hazırlanmış ve bu projeler Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 13 Ekim 2022 tarih ve 14634 sayılı ve 15 Kasım 2022 tarih ve 14780 sayılı kararları ile uygun bulunmuştur.

Phaselis’te yürütülen projenin çizimlerinden bir görüntü.

Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Kararları ile uygun bulunan projelerin uygulanması işi Bakanlığımızca ihaleye çıkılmış, SA-FA Restorasyon Sanayi İnşaat Ticaret Ltd. Şti. firması işin yapımını üstlenmiş, 14 Şubat 2023 tarihinde sözleşme imzalanarak işin yapımına başlanmıştır.

Söz konusu çalışmalar, Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararları doğrultusunda Bakanlığımız ile Müze ve Kazı Başkanlığı‘nın denetiminde devam etmektedir. Doğaya veya tarihi eserlere herhangi bir şekilde zarar verme söz konusu değildir.”

Kim bu SA-FA?

30 Ocak 2023 tarihinde sonuçlanan ihale, İstanbul merkezli SA-FA Restorasyon Sanayi İnşaat Ticaret Ltd. Şti. firmasına verildi.

SA-FA, AKP‘nin kurucularından ve eski Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen’in bir akrabasına ait. Ergezen’in ihale yasaklısı kardeşi Ali Haydar Ergezen‘in de bir dönem yöneticiliğini yaptığı şirket, 10 yılda kamudan toplam 242 milyon TL değerinde 34 ihale aldı.

EKOLOJİ ÖRGÜTLERİ DEPREM RAPORU*

0

28 Şubat 2023

*6 Şubat 2023’teki Pazarcık merkezli depremin ardından ekoloji örgütleri tarafından yapılan çağrıyla toplanan Eko-Afet Grubu’nun 7 Şubat 2023 tarihinde yaptığı toplantıda deprem bölgesine bir temsili heyet gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Yapılan görüşmelerin ardından Çevre Mühendisleri Odası, Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu, Mezopotamya Ekoloji Hareketi ve Ekoloji Derneği (Amed) kurumlarından oluşan 7 kişilik bir heyet oluşturulmuştur. Heyet 15-18 Şubat tarihlerinde bölgede bulunmuş, sırasıyla Diyarbakır, Adıyaman, Pütürge, Malatya, Elbistan, Nurhak, Narlı, Antep, Antakya, Defne, Samandağ’da görüşmeler ve incelemeler yapmıştır. Bu rapor, oluşturulan heyetin ilgili tarihlerdeki gözlemlerine ve görüşmelerine dayanmakla birlikte, ekoloji örgütlerinde faaliyet gösteren ve depremin ilk gününden itibaren sahada arama kurtarma çalışması, fotoğraf ve video çalışması, dağıtım noktalarına destek çalışması, ev, sokak, büyük baş-küçük baş ve kümes hayvanlarının kurtarılması ve beslenmesi çalışması yapan kişilerin, heyete son gün katılan Türk Tabipler Birliği ve Doğanın Çocukları aktivistlerinin gözlemleri ve aktarımları eklenerek hazırlanmıştır.

Raporlama tekniği bakımından depremden etkilenenlerin ve/veya dayanışma için bölgeye gidenlerin sözlerini, sahadaki tespitleri ve varılan analiz sonuçlarını içerecek şekilde konu bazlı gruplamalar ile hazırlık yapılmıştır. Buna göre; 10 başlıkla oluşturulan raporda; KENTLERİN İNŞASI EKOKIRIM SUÇLARI ÜZERİNDE YÜKSELMİŞTİR, “DEVLET ÇÖKTÜ” GERÇEĞİ BÜTÜN ÇIPLAKLIĞIYLA KARŞIMIZDADIR, ENKAZLAR SUÇ MAHALLİDİR, TEMEL GEREKSİNİMLERİ KARŞILAMAYAN, KARŞILAYANI DA ENGELLEYEN DEVLET, ÇADIR GEÇİCİ ÇÖZÜM İKEN ÇADIRSIZLIK KOŞULLARI, TOPLUMSAL ÖRGÜTLÜLÜK, HUKUKİ DEĞİL “MEŞRU” EYLEMLİLİK HALİ, BİR DEVLET POLİTİKASI OLARAK; İNSANSIZLAŞTIRMA, YAŞAM MÜCADELESİ VERİLEN BÖLGEDE ÖZEL SAVAŞ VE DÜŞMANLAŞTIRMA POLİTİKALARI-SALDIRILAR, SONUÇ: YENİ YAŞAMI NASIL VAR EDEBİLİRİZ-EKOLOJİK BİR YAŞAM MÜMKÜN bölümlerine yer verilmiştir.

Doğal olan deprem mi felaket yoksa doğal olmayan rant ve tahakkümün tüm yaşamda örüldüğü bu yönetim sistemi mi?

BÖLÜM 1: KENTLERİN İNŞASI EKOKIRIM SUÇLARI ÜZERİNDE YÜKSELMİŞTİR

“Demokratların yaptığı binalardan yıkılan görmedim” (Depremden etkilenen Makine Mühendisi–Malatya)

“Restore edilen tarihi yapılar yıkıldı. Restore edilmeyenler ayakta.” (Mimar-Hatay)

TESPİTLER: Ranta ve kapitalizme dayalı bir inşa anlayışıyla yaratılan kentlerde  beton endüstrisinin mevzuata uygun olmayan malzemelerinden kaynaklı yıkımların olduğu görülmüştür. Yıkımın çok fazla olduğu bölgelerde zeminin sulak alandan oluştuğu, yapılaşmanın nehir kenarı alanlarda olduğu görülmüştür. Gölbaşı’nda göle yakın yerlerdeki yıkımın, uzak yerlere nazaran daha çok olması sulak yerleşim alanları üzerine kurulmuş kentlerinin yıkımına ilişkin örnektir, kum zemin tespit edilen enkaz altlarında, göl kuruduktan sonra burada yapılaşmaya gidildiği düşünülmektedir. Diyarbakır’da yıkılan bina sayısının altı olmasına rağmen, bu binalarda yaşamını yitirenlerin Van Depremi’ndeki kayıplara yakın olması, bilimsel kriterlerde üretilmeyen dikine mimarinin ekosistem üzerinde yarattığı tahribatın yanında, toplu ölümlerin de sebebi olması bakımından dikkat çekici bir veri olmuştur. Malatya’da en fazla yıkım alanı olan Doğanşehir’de tarım arazileri üzerine kurulan beton yapılar yerle bir olurken aynı tarım arazisindeki kerpiç evlerin ayakta kaldığı görülmüştür. Bu yıkımlarda iş yerlerinin taşıyıcı sistem üzerinde tahribatlarının etkili olduğu düşünülmektedir. Eskiden bostanların bulunduğu yer olan ve adını da buradan alan Bostanbaşı’nda, kayısı tarlalarının imara açılması tarımı yok etmiş, burada gidilen yapılaşma zemin etüdü sağlanmadığından yıkıma götürmüştür. Elbistan’da Ceyhan Nehri’nin kıyısındaki tarım arazilerine yapılan inşaatlar yıkımın artmasına sebebiyet vermiştir. Asi nehrinin etrafındaki yani nehir havzasındaki kent yapılaşmaları için de benzer durum geçerlidir. İskenderun’da tarım alanlarının ve sanayileşmenin artması da bu alüviyal topraklar üzerine yapılaşmayı hızlandıran bir faktör olmuş, sanayileşme bölgede portakal bahçelerinin de binalarla dolmasına sebebiyet vermiştir. Depremden sonra İskenderun’da zeminin sıvılaşması da bu olguya işaret etmektedir. Kırsal alanlarda bulunan köylerde doğayla ve toprakla uyumlu olan yapılarda  gerçekleşen yıkımların; yapıların çok eski olmasından ve yapı denetimi eksikliğinden olabileceği görülürken kimi köylerde de kent inşaat endüstrisi ahlakının köylere kadar ilerlediği, tuğla, tahta, kum gibi ucuz olan ve coğrafyaya uyumlu olmayan malzeme kullanımının olduğu gözlemlenmiştir. Karakaya barajından dolayı boşaltılan köylerden (Tecirli’dekiler vb.) kent cennet gibi sunularak göç ettirilen insanlar, şimdi bu kentlerde enkaz altında kalmıştır. Malatya’da yapılan görüşmelerde ortaya çıkan Maraş’ta yaşanan bu göç ettirilme gerçeğinin Çiğdemtepe Köyü için de geçerli olduğudur. Yine, binaların kat ruhsatlarının zeminlere bağlı olarak az katlı olan yerlerde binaların çok katlı yapılmasına yönelik imarların gerçekleşmesinin yıkımı arttırdığı gözlemlenmiştir.

ANALİZ: Tarım alanları ve sulak alanlar üzerine kontrolsüz ve güvenliksiz bir beton endüstrisi, depremin felakete dönüşmesinin nedenlerindendir. Ranta dayalı inşa edilen binalarda kullanılan ucuz inşaat malzemeleri, H-Serbest uygulamaları, denetimsizlik ve zemin etüdlerinin sağlanmaması da depremi afete dönüştüren politik temelli nedenlerdendir. Kentlerin inşasının temelinde ekokırım suçları yatarken bunlara neden olan egemen yönetim sistemleri ve demokratik olmayan tutumlar felaketin diğer başlıca nedenlerindendir. Ekolojik tahribatlar nedeniyle ortaya çıkan zorunlu göçün sonuçları toplumsal yaşantıda bitmeyen göç dalgasını beraberinde getirmektedir.

BÖLÜM 2: “DEVLET ÇÖKTÜ” GERÇEĞİ BÜTÜN ÇIPLAKLIĞIYLA KARŞIMIZDADIR, ENKAZLAR SUÇ MAHALLİDİR

“İnsanlar enkaz altında donarak öldü değil öldürüldü. Deprem değil bu devlet öldürdü insanları”

“İnanın, enkazlardan çığlıkları duyuyorduk”

“AFAD geldiğinde bazı yerlerde ekipleri yer aldı ama artık çok geçti”

“Biz bu coğrafyada doğduk kaçmayı seçmedik. Ama şu an seve seve kaçıyoruz. Biz neden tek bayrak altındayız? bu günler için. Bugün biz bayrağın altında yalnızız ve bayrağı yine biz havada tutuyoruz. Devlet bunu bizim için yapmıyor. Bu gerçekten çok acı, yalnızlık hissi tam olarak bu işte.” (Hatay)

“Bu tedbirsizlik, ihmal, beceriksizlik değil, işin zor kısmını dayanışma güçlerine yıkmak istediler”

TESPİTLER: Deprem bölgelerinde yapılan görüşmelerde en fazla duyulan “Devlet yoktu, devlet çöktü ve devlet hala yok” olmuştur. Arama kurtarma çalışmalarına ilişkin aktarılanlar; AFAD’ın arama-kurtarma faaliyeti için üçüncü günde geldiği ve geç gelen ekiplerin malzemesiz, ekipmansız gönüllülerden oluştuğu yönündedir. Arama kurtarma faaliyetlerine farklı illerden katılmış olan yurttaşlar, depremden etkilenen bireyler; AFAD’ın ihbar almadan enkaz alanına gelmediğini, kendi imkanlarıyla getirdikleri vinç, diğer malzeme ve insan gücünün de jandarmalar, diğer kolluk güçleri ve krizi yönetmeye çalışan idareciler tarafından engellendiğini ifade etmişlerdir. Kente bu kadar geç ulaşan, yetersiz kalan AFAD, köylere hiç gitmemiştir. AFAD’la çalışan gönüllü bir yurttaşın aktarımı AFAD’ın teknolojik imkan, bilgi ve arama kurtarma becerisinin çok düşük olduğu yönündedir; Malatya’da AFAD’ın canlı tespit edemediği enkazda Çin’den gelen arama-kurtarma ekibi kalp atışını tespit eden cihazlarla enkaz altında kalan petshop’taki onlarca hayvanı kurtarmıştır. Narlı’da kendi imkanlarıyla ailesini kurtarmak için vinç ve jeneratör getiren bir yurttaşın jandarma tarafından tutuklandığı aktarılmıştır. 

Hatay’da yapılan görüşmelerde ilk üç gün hiç bir devlet kurumunun arama çalışması yapmadığını aktaran insanların şu cümleleri yaşananları tüm gerçekliğiyle ifade etmektedir: “Sadece benim şahit olduğum 24 saat yol kenarında bekleyen tüm aramalarına rağmen yetkililerden kimsenin gelip almadığı cesetler vardı. Konuştuğum orta yaşlardaki kadınlardan biri “Devlet böyle bir anımda yanımda olmayacaksa neden var ki” diye soruyor, devamında “Neden ona saygı duyayım ki” diye ilave ediyor. Bu andan itibaren devletle vatandaş arasında bir kopuş gerçekleşiyor.

Hatay’da depremden etkilenen başka kişilerin aktarımları ise şu şekildedir: “Avustralya’dan gelen bir ekip ses alındı ihbarı üzerine ses dinlemeye başladı ve ses alındı enkazdan ama tam o sıralarda etrafta iş makinaları enkaz kaldırma yapıyordu. Bir iş makinasını durdursan başka yerden bir başkası çalışıyordu aslında bu manzara hemen hemen ilk günlerden beri vardı. Bir an önce enkazı kaldırma gayreti arama kurtarmadan daha hızlı ilerliyordu. Muhtemelen birçok cenaze de enkazlara karışmıştır, arama kurtarma süresi kısa tutulmuş, enkaz kaldırma süreci hızlı işlemiş bir ortamda tüm cenazeleri çıkarma ihtimalleri yok.”

Şehirlerde yapılan görüşmeler boyunca depremden etkilenen, arama çalışmalarına dahil olan ve enkaz başlarında çadırıyla enkaz altında ailesi için birilerinin gelmesini bekleyen pek çok kişiyle görüşülmüştür.  Arama kurtarmanın hiç olmadığı binlerce enkaza kepçeyle müdahale edildiği medyadan edinilen bilgilerle de ortaya çıkarken, depremin üzerinden geçen iki haftanın  sonunda insanların beklentisi maalesef canlarını artık diri değil ölü olarak alabilmek olmuştur. Artık tek istekleri cenazelerini teslim alabilmek olan insanların en çok kullandığı cümle şu olmuştur: “Yaşamlarına saygı duymadınız, ölülerine bari saygı duyun”

ANALİZ: Depremden günler sonra insanların aileleri ve sevdikleri için umudu kesilmiş ve çok acıdır ki artık insanlar cenazelerine ulaşmak için vinç, arama ekibi arar hale gelmiştir. Çoğu şehirde görülen; arama kurtarma çalışmaları hiç yapılmadan kepçelerle girilen enkaz alanları gerçeği aynı zamanda insan hakları ihlalidir. Enkaz altında kalmaları nedeniyle uzuvlarını ya da hayatlarını kaybeden ya da donarak ölüme terk edilen insanların, devlet dışı diğer örgütlenmelerce kurtarılmasının engellenmesi de insan hayatına kast niteliği taşımaktadır. Arama-kurtarma çalışmaları tamamlanmadan enkaz kaldırma çalışmalarına girişilmesi ise insanların beden bütünlüğüne yönelik bir saldırı niteliğindedir.  Beden bütünlüğüne saygı duymadan, ölü cana ve onun bağ kurduklarına saygı duymadan kepçelerle enkazlara müdahale etmek ciddi bir insan hakları ihlal alanı oluşturmuştur. Bu nedenledir ki ileriki zamanlarda molozların döküm alanlarının, binlerce insanın kayıp olarak geçeceği birer suç mahalli olacağı ihtimal dahilindedir. Enkazlar daha şimdiden delil karartma yerleri olmuştur. Çoğu insanın ifade ettiği “devlet çöktü” cümlesi aslında aklen ve vicdanen devlet yapısının çöktüğü gerçeğini bütün çıplaklığıyla yansıtmaktadır. Arama kurtarma için devlet kurumlarının günlerce alanda olmaması olgusu zihinlere kazınmıştır. Zaman içerisinde bilim insanlarının öngördüğü, devletin kendi afet kriz yönetim mekanizmalarında dahi raporlarını tuttuğu bir olaydan haberdar olmaması düşünülemez. Dikkat çekici olan bir diğer nokta ise ülkenin kriz durumlarında (ki deprem ülkesi bir bölgenin) nüfusunun yüzde 20’si kadar çadır bulundurması, konteynerleri ve gıda depoları hazır olması gereken bir kurum olan Kızılay’ın adının dahi ilk günlerde geçmediğidir. Bu durum bizlere rantçı, liyakatsiz, tekçi zihniyetle yönetilen bir devlet sisteminde kurumların işlevselliğini tamamen yitirdiğini göstermektedir.

BÖLÜM 3: TEMEL GEREKSİNİMLERİ KARŞILAMAYAN, KARŞILAYANI DA ENGELLEYEN DEVLET

“Paranız olsa ne fayda, para hiç bir yerde geçmedi ki, nereye harcayacaksın”

“Depoların olduğu noktaya kayyum atadılar. “Sizin şefiniz nerede” dediler. Bizler, “bizde şef yok çünkü hiyerarşi yok. Herkes işbirliği içinde çalışır” dediğimizde, “bizde şef de var hiyerarşi de” diyerek onların emirlerini yerine getirmemizi beklediler.”

TESPİTLER: Kentlerin tamamında ilk günlerdeki durum, temel gıda desteğinin dahi ulaşmadığı yönündedir. Şehir merkezlerine depremin ikinci ya da üçüncü gününden sonra kısmen ulaşan temel gıda, köylere 1 hafta sonrasında dahi çok kısıtlı şekilde ulaşabilmiştir. Deprem travması, yas travması yaşayan bireyler afet anında market ve eczanelerden almak zorunda oldukları ihtiyaçları için dahi medyada yansıtılan yağmacı algısı ve haberlerinden dolayı utanarak aldıklarını ifade etmişlerdir. Depremin ilk günlerinde hiç bir şeye ulaşamayan ve evlerine giremeyen Hatay’daki depremzedelerin en çok paylaştıkları acılardan biri de yardıma muhtaçlık hissinin kendilerini kötü  hissettirmesiydi. Hastaneler işlemez durumdaydı ve sağlık çalışanları yoktu .“Devlet yoktu” sözü bu anlamda da gerçekti. Sağlık hizmeti tamamen durmuştu. Pazarcık’ta sadece bir köyün sağlık ocağında o köyün gençlerinden gönüllü bir genç hekim, izin alıp gelerek kendi köyüne hizmet sunuyordu. Ona da ilaç vb desteği halk dayanışmasından sağlanmıştı.

İlk günlerde demokratik kitle örgütü ve/veya muhalif siyasi partilerin bölgeye gönderdikleri tırların bir kısmına izin verilmemiş, tırlar durdurulup, içindeki malzemeye el konulmuştur, OHAL buna gerekçe olarak gösterilmiştir. Görüşmelerimizde bu el konulan malzemelerin günlerce dağıtılmadan tutulduğu, devletin bunları nasıl ve nereye dağıtabileceğine yönelik insan gücünden ve saha bilgisinden de yoksun olduğu söylenmiştir. Devletin ve AFAD’ın yardımları depolarda biriktirmesi, el konulan yardımların stoklanıp dağıtılmaması durumu, bu yardımların ileride seçim öncesi propaganda amaçlı kullanılacağı kanısını güçlendirmiştir. Yardımların engellenmesinin en net örneği Maraş’ın Pazarcık ilçesinde yaşanmış, HDP’nin ve demokratik kitle örgütlerinin organize ettiği ve bir Alevi derneğinde toplanan yardımlara ve dayanışmaya kayyum atanmıştır.

ANALİZ: Köylere yardımların geç ulaşmasında bazı bölgelerin kar, don vb. iklimsel nedenlerle coğrafi zorluklara sahip olması önemli bir faktör olmuştur ancak yolları kardan kapanan bu coğrafyalarda (Nurhak, Adıyaman’ın ya da Malatya’nın köyleri vb) normal zamanlarda bile gerçekleştirilmeyen yol açma çalışmalarının yapılmaması deprem sonrasında insanların hayatına mal olmuş, çoğu insanın da depremin ilk günlerinde temel ihtiyaçlara bile ulaşamamasına sebebiyet vermiştir.

BÖLÜM 4:  ÇADIR GEÇİCİ ÇÖZÜM İKEN ÇADIRSIZLIK KOŞULLARI

“Bahçemi bırakmak istemiyorum, bağımın yanında kurabileceğim bir çadır verin ne olur!”

“Gece çadırda nasıl uyuyabilirim üç kızım varken, gözümü bile kırpamıyorum”

TESPİTLER: Adıyaman merkezde çadır ulaştırılmayan insanların, enkazları başında, bu zor şartlarda sokakta geceleyerek cenazelerini bekledikleri görülmüştür. Maalesef koşulları gözlemlenecek çadır alanı oldukça az iken var olan çadır alanları ve yaşamın kendisi; sağlık, tuvalet, su, ısınma, güvenlik, elektrik, şehirden izolasyon gibi pek çok yetersizlik ve risk faktörü barındırmaktadır. Bölgede gözlemler yapılırken çadır alanlarının hala çok yetersiz düzeyde olduğu, gönderilen çadırların ise içerisinde soba olmadığı ve mevsime dayanıklı çadırlar olmadığı kaydedilmiştir. Malatya’da gece eksi 25 dereceye ulaşan hava sıcaklığı gibi iklim koşullarının zorluğu çadırlarda ısınma problemi yaşanmasına neden olmaktadır. Depremden etkilenen kişiler, çadırların su aldığını ve çocuklarının ıslandığını anlatmıştır. AFAD tarafından dağıtılan çadırların aynı zamanda çok yetersiz olduğu, 2 ailenin küçücük bir çadırda birlikte barınmaya mecbur bırakıldığı görüşmelerde dile getirilmiştir. Kadınların, çadır kentlerde ve diğer toplu yaşam alanlarında çok fazla problem yaşadığı, taciz ve şiddet riskinin arttığı görülmüştür. Elbistan’da görüştüğümüz bir avukat çadırkentte yaşanan çocuğa taciz vakasının adliyeye taşındığını aktarmıştır. Kadın örgütlerinin ve karma yapılardaki kadınların, depremden etkilenen kadınların hijyen ve giyim gibi acil ihtiyaçlarını karşılamak için çağrılar yaptığı gözlemlenmiştir. Kadınların depremden olumsuz etkilenmesini engellemek üzere yeni tanışıklıklar yaratma ve sohbet etme, emzirme ve giyinme alanları yaratma gibi çözümler üzerine de çalışmalar yapıldığı görülmüştür. Çadırkentlerdeki çocukların temel ihtiyaçlarının karşılanmasındaki büyük eksikler, çocukları hastalıklara karşı savunmasız yapmaktadır. Ruhsal olarak da zor süreçlerle başa çıkmak zorunda kalan çocukların müftülüklerce açılan kuran kurslarına gitmeleri istenmektedir. Buna karşın demokratik kitle örgütleri ve muhalif siyasi partilerin kurdukları çadırkentlerde çocukların hem temel ihtiyaçları giderilmeye çalışılmakta hem de psikososyal süreçlerini destekleyecek grup çalışmaları, oyun ve etkinlikler düzenlenmektedir. Sahada görüştüğümüz gönüllüler AFAD’ın çadırkentlerinin sivil toplumun çalışma yapmasına kapalı olduğu, silahlı kişilerce korunmasının çadırkentte kalanları psikolojik yönden olumsuz etkileyebileceği ve baskı yapabileceklerine ilişkin aktarımlarda bulundular.

Kentlerde genel anlamda şebeke suyunun olmaması, kanalizasyon sistemlerinin çökmesi ciddi hastalık ve hijyen sorunlarını birlikte getirmektedir. Türk Tabipler Birliği (TTB)’nin saha çalışmalarını yapan gönüllü sağlık ekiplerinin gittiği bölgelerin ve köylerin bazılarına hala daha yardım ulaşmadığı, üst solunum yolu enfeksiyonlarının, uyuz ve az da olsa ishal vakalarının olduğu söylenmiştir. Bazı bölgelerdeki gönüllülere yine gönüllü sağlık çalışanları tarafından tetanoz aşısının yapıldığı öğrenilmiştir.

AFAD’ın kurduğu çadırkentlerin yer seçimi Diyarbakır ve Hatay Samandağ örneklerinde olduğu gibi büyük problemlere kapı aralamaktadır. Çadırkentlerin sulak alanlara, su baskınının olabileceği, soğuk iklim koşuluna sahip yerlere ve şehir dışına kurulduğu görülmüştür. Dicle Nehri kenarında kurulan çadırkentin altyapı yetersizliğinin bulunduğu, 4200 çadırın atıklarının da Dicle Nehri’ni kirletebileceği gözlenmiştir. Telle etrafı çevrilmiş, korucular ve polis denetiminde olan çadırkentte havalar ısındıkça sivrisinek vb nedeniyle hastalıkların yayılması da kaçınılmaz olacaktır. 

Çadırkentlerin bu sorunlarının yanısıra bölgede pek çok yerde insanların evlerinin bulunduğu yerleri terk etmek istememeleri ve bu nedenle çadırkentler yerine evlerinin yanlarına tekil çadırlar kurdukları gözlemlenmiştir. İnsanların, hayvanlarından, samanlarından, bahçelerinden uzaklaşmaları mümkün olmadığı için çadır-konteyner kentlere haklı olarak göç etmek istememişlerdir. Kimi yerlerde bu çadırlar birkaç komşunun çadırlarını yan yana kurması şeklini almıştır. Bu tekil çadırlara dayanışma için bölgeye gelen demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler aracılığıyla gıda, hijyen malzemesi götürülmektedir.

ANALİZ: Çadırkentlerde kadına yönelik şiddet vakaları ve çocuk istismarı artmaktadır. Çadırın kendisi geçici, akut dönem çözümü iken; bu geçici yardımın dahi yapılmadığı, bu konuda da çok geç kalındığı gözlemlenmiştir. Çadırkent koşullarının sağlıklı olmaması ve toplumsal iyileşmeye uygun bir şekilde olmaması büyük bir sorunken yine dayanışma gruplarının kurdukları çadırlar devletinkilerine alternatif olarak insanların yaşam alanlarının iyileştiği alanlar olarak öne çıkmaktadır. Deprem bölgesinde yaşanan travmatik süreç, insanların sosyal yaşamdan koparıldığı, psikolojik destek alamadığı, kendi mahallesinden, sokağından şehir dışlarına sürülerek izole edildiği çadırkentlerde daha da büyüyecek, sosyal ve psikolojik sorunlara neden olacaktır. Su baskını riskinin olduğu noktalarda kurulan çadırkentler hem insanların yaşamını zorlaştıracak hem de su ekosistemlerine olumsuz etki edecektir. Kalıcı yerleşimlerin planlama esasında yapılması gerektiği baz alındığında geçici yerleşim alanlarının çadırkentlerin ve konteyner alanlarının nitelikli yapıya kavuşması şarttır.

BÖLÜM 5: TOPLUMSAL ÖRGÜTLÜLÜK, HUKUKİ DEĞİL “MEŞRU” EYLEMLİLİK HALİ

“Bu sobaları alın, siz ihtiyacı olanlara verirsiniz nasılsa ”(Askerlerden kriz masası deposuna)

“Bize yine halkımız koştu”(Depremden etkilenen kişi-Adıyaman)

TESPİTLER: Kentlerde halk dayanışmasını ören kurumlardan sendikalar, partiler ve depremden etkilenen kişilerle yaptığımız görüşmelerde bürokratik, hiyerarşik devlet yapısının yardımının dokunmadığı ve bu kurumlara her kesimin güveninin azaldığı bir zamanda; halk tarafından örgütlenen bu dayanışmanın hayat kurtarıcı etkileri görülmüştür. Bununla birlikte şehirlerin yerel dayanışma biçimleri ve örgütlenme şekillerinin kriz durumlarını atlatmada etkili olduğu gözlenmiştir.

Diyarbakır/Amed deneyimi, deprem başta olmak üzere toplumsal örgütlenme pratiği üzerine oldukça etkileyici bir örnek oluşturmuştur: depremin yaşanmasından hemen bir saat sonra Kent Koruma ve Dayanışma Platformu olarak toplanan kurumlar; çok hızlı bir koordinasyonla kentte söz sahibi olan her iradeyle ortaklaşarak bir dayanışma örmüş, kentin, devlete ve devletin kurumlarına ihtiyaç duymadan kendine yetebilmesini sağlamıştır. İlk birkaç gün kendi şehrinde yardımları ulaştırmak adına koordinasyonu sağlayan ve barınma alanlarını oluşturan Amed gönüllüleri depremin ikinci gününde diğer şehirlerin yardımına koşmaya başlamıştır.  Malatya’da yaptığımız görüşmelerdeyse; yardımların meslek odaları boyutuyla eksik kaldığı dile getirilmiş, sendikalar, partiler ve gönüllülerle birlikte çalışmalar yürüten bir kriz masasının da oluştuğu söylenmiştir. İlk günler gıda ve su sorunu olduğu fakat sonrasında yardımların geldiği kriz masaları tarafından aktarılırken, depremin iki hafta sonrasında ise artık yardım tırlarının gelmemeye başladığı söylenmiştir. Farklı şehirlerden gelerek çalışmalara destek sunan gönüllüler ve parti çalışanları şehirde demokratik toplum örgütlenmesinin zayıf olduğunu aktarmıştır. Nurhak’ta depremin ilk günlerinde kış şartlarından dolayı kapalı olan yolların normal zamanlarda da açılmadığı ve bu sebeple yardımların ulaşamadığı  öğrenilmiştir. Fakat belediyenin de katkısıyla yerelde ve dışarıda kurulan dayanışmayla insanların diğer şehirlere tahliye edildikleri, kalanlara ise çadır ve gıda sağlandığı ifade edilmiştir. Tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlayan insanların mutlaka bahar aylarında geri dönecekleri, yerel dayanışmayla da dönmeleri için uygun koşulların yaratılacağı aktarılmıştır. Hatay’da belediyenin, koordinasyon krizine hızlı bir çare bulamadığı yönünde eleştiriler aldığı görülmüştür. Adıyaman örneğinde ise kurulan örgütlülük ve koordinasyonun şehir merkezinden  köylere  kadar, devletin gitmediği  her yere ulaşarak işbirliğine dayalı bir çalışmayla depremden etkilenen yurttaşlarla dayanışma sergiledikleri görülmüştür. Burada bulunan gönüllüler kendileri de deprem travması yaşarken daha fazla zarar gören halkla dayanışma gücünü göstermiştir. Sol-devrimci parti ve örgütlenmelerin farklı alanlarda dayanışma alanlarının olması oldukça önemliyken bu örgütlenmeler arasında genel bir koordinasyonun olmaması/zayıf olması mahallede ve köylerde bulunan kişilerin kimi yerlerde yardıma ulaşmalarını zorlaştırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkmıştır. Ziyaret edilen tüm bölgelerde görüşme yapılan kriz masası gönüllüleri ya da demokratik kitle örgütü ve parti temsilcileri, depremin kendi üzerilerinde yarattığı travmayı atlatmadan halkın ihtiyaçlarına koşmak zorunda olmanın zorluklarından bahsetmiş ancak bununla birlikte dayanışmanın kendi “iyi olma hal”lerini desteklediğini vurgulamışlardır.

ANALİZ: Afetin ilk günlerinde arama-kurtarma ve gıda-çadır yardımlarında ciddi eksiklikler gösteren, hiç olmayan devlet mekanizması karşısında halkın kendi örgütlenmesini sağladığı ve hızlı refleksler geliştirerek dayanışmayı ördüğü somut bir gerçektir. Egemen güçler dışında muhalif halk hareketleri ve kent üzerinde söz hakkı olan herkes yaşanılan felaket karşısında ekolojik, demokratik, onurlu bir yaşamı isterken ve yardımlaşırken koordineli bir şekilde çalışmakta, dayanışma gösterdikleri şehirlerde yardım çalışmalarını daha iyi yürütmekte ve dayanışmayı daha güçlü örmektedir. Kriz durumları; yerelden toplumsal birlikteliğin örülebildiği küçük kentlerde, metropolleşme ve merkezileşmenin arttığı büyük kente göre daha az hasarla atlatılabilmektedir. Afet alanlarında görülen gerçek; devletsiz de yaşamın mümkün olduğudur.

BÖLÜM 6: ENKAZ KALDIRMA VE YIKIM ÇALIŞMALARI HALK SAĞLIĞINI VE DOĞAYI TEHDİT EDİYOR

“Çöpler buraya döküldü, üstü de bu taşlarla kapatıldı” (Mileyha Sulak Alanı’nda arazisi olan bir kişi-Hatay)

“Şehrin içi özellikle ilk hafta çöplük doluydu, gelen bazı yardımlar bile bir köşeye atılıyordu. Şehrin içinden geçen Asi nehri, rengi hep koyu renkte akıyordu. Muhtemelen tüm atıklar nehre akıyordu. Hızlıca başlanan enkaz kaldırma çalışmalarında ise molozların nereye götürüldüğü hakkında bir bilgiye ulaşamadım.” (Ekoloji aktivisti-Hatay)

TESPİTLER: Adıyaman’da merkezde resmi kayıtların aksine 5000’in üzerinde bina yıkımı ve enkaz olabileceği söylenmektedir. Bu devasa  molozların Adıyaman’da dökülmeye başlandığı yer, Adıyaman Belediyesi imzalı ‘Moloz dökmek yasaktır’ tabelasının olduğu bir dere yatağıdır. Molozların boşaltıldığı dere yatağındaki su, Antep ve Urfa halkının içme suyunun karşılandığı Karakaya Barajı’na karışmaktadır. Molozların biriktirildiği alan aynı zamanda yerleşim yerlerine yakın olup oradaki halk sağlığını da tehdit etmektedir.

Hatay Samandağı’nda bulunan, kuşların göç yolu ve endemik bitkilerin üreme alanı olan Mileyha Sulak Alanı’na yine moloz ve atıkların boşaltıldığı, canlı çeşitliliğinin ve insan sağlığının, hava ve su varlığının tehlikeye atıldığı görülmüştür. Oluşan kamuoyu baskısı sonucu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkililerince yapılan ‘doğal alanlara döküm olmayacak’ açıklamalarına rağmen enkazların bu alanlara dökülmeye devam edildiği gözlenmiştir.

ANALİZ: Tüm ekosistemi zehirleyebilecek asbest, kimyasallar ve diğer zararlı maddeler havayı, suyu, toprağı, besinleri etkileyerek olumsuz etkilerini nesiller boyu yaşayacağımız bir duruma neden olmaktadır. Deprem esnasında yıkılmayan binaların takip eden günlerde yıkılması çalışması insanların yaşam alanı olmaya devam eden bu bölgelerdeki halk sağlığı riskini daha da arttırmaktadır. Ayrıştırma ve geri dönüşüm yapılmadan enkaz molozları taşınamaz. Binalar yapım yıllarına göre ayrıştırılmalı, asbest ve kirleticiler açısından bir analiz gerçekleştirilmeli,asbestli binalar için asbest uzmanları görevlendirilmelidir. Asbest bertaraf tesisleri hızlıca çoğaltılmalı, asbestin bertarafı sağlanmalı, hafriyat taşıyan kamyonların üstü kapatılmalıdır. Enkazlardan çıkan plastiklerin çoğunluğu PVC ve poliüretan ya da kompozit dış kaplamadır. Bu ürünlerin geri dönüşümü yoktur, bu ürünleri yakmak ise başka ekolojik maliyetler doğuracaktır. Yıkılmış binalarda ayrıştırmalar yapılmalı, henüz yıkılmamış olanlarda ise tekrar kullanılabilir malzemeler, izolasyon malzemeleri, pencereler ve diğer aksamlar sökülerek yıkılmalı ardından da tozuma için önlem alınmalıdır.  

Atık yönetmeliğine göre hafriyat ve yıkım alanlarının atıklarının boşaltılacağı alanlar önceden belirlenmelidir. Bu alanların gelişi güzel seçilmesi, kontrolsüz bir biçimde boş alanlara, vadilere, su havzalarına dökülerek devasa moloz yığınları yaratılması, hem doğaya hem de insan sağlığına yönelik ciddi hasarlar yaratmaktadır. Bu, ilgili kişi ve kurumların görevi kötüye kullanma, görevi ihmal etme, halk sağlığını, doğayı ve biyoçeşitliliği tehdit etme suçlarını oluşturmaktadır. Beton yapılaşmanın yükü sadece can kaybıyla ödenmemiştir, nesiller boyu olumsuz etkisini yaşayacağımız bu süreç doğaya içkin olmayan ve bertarafı mümkün olmayan hiçbir maddenin üretilmemesi gerektiğini zorunlu kılmaktadır.

BÖLÜM 7: HAYVAN HAKLARI YOK İKEN … YİNE DE HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ  

AFAD: “Önceliğimiz insan”

Köylü: “Önce kuzularımız için çadır getirin”

TESPİTLER: 10 ilde yaşanan bu depremle birlikte hayvanların çoğu öncelikli olarak enkaz nedeniyle, enfeksiyon ve fiziksel yaralanmalarla can vermiştir. Köylere çok geç giden yardım ve köylerde hiç yapılmayan arama-kurtarma durumu özellikle geçim kaynağı hayvancılık olan yerelde ahırların enkaz altında kalmasına ve  çok fazla hayvanın ölümüne neden olmuştur. Köylerde yaşayan insanlar hayvanlar için yardım istemiş, kendilerinden önce onlar için çadır talebinde bulunmuşlardır. Kimi yerlerde büyükbaş hayvanlar köylülerden normaldeki değerlerinin beşte birine satın alınmış ve bu mağduriyette de fırsatçılık yaşanmıştır. Çoğu kentte binalarda hayvanlar varken kepçeyle binalar yıkılmış ve bazı yerlerde “önceliğimiz insan” denilerek canlıların yaşamı yok sayılmıştır.

Malatya’da kent merkezinde ifade edilen “pek çok evcil hayvan evlerde mahsur kaldı. Evlerini terk eden insanlar sonrasında hasarlı evlere giremedi. Sokak hayvanları açlık ve susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya ve hayvanlar için yardım çalışması yürüten bir devlet kurumu yok. Gönüllüler ve STK’lar gelirse ancak bir şeyler yapılabiliyor.” olmuştur.

Hatay’da gönüllülerle yapılan görüşmede; insanların evlerde çok fazla kanarya, kuş beslediği ve kurtarıldıkları iletilmiştir. Depremden sonraki günlerde veterinerlerde ciddi bir yoğunluk olduğu görülmüş  ve günde en az 300 hayvanın sağlık desteği için kendilerine getirildiği ifade edilmiştir. Hayvanların kurtarılması, bölgeden taşınması ve veterinerlerle müdahale edildikten sonra yeniden yuvarlandırılması çalışmaları pek çok gönüllü örgütlenme tarafından yürütülmektedir.

ANALİZ: Evlerde kafeslere konulan ve bireylerin estetik -sevgi-nesne ihtiyacıyla dairelere hapsettiği kuşlar ve hayvanlar deprem anında evlerde bırakılmış ve ölüm riskiyle bırakılarak yalnızlaştırılmıştır. Kırsalda bazı alanlarda “mal” diye ifade edilen hayvanlar konusunda da etik bir politikanın ve ekolojik bakışın olmadığını görmek mümkündür.

Hayvanlar için arama-kurtarma mekanizmaları çalışmamış, devlet aklı türcü davranarak hayvanları kırsalda ve kentte ölüme terk etmiştir. Bu nedenle hayvanlar için arama kurtarma ekipleri olmalı ya da kurumlarda canlı kurtarmanın ilk gereklilik olduğu ilkesi uygulanmalı; uygulanmadığında cezai yaptırımları olmalıdır.

Doğal yaşam alanları sağlamak yerine kafeslere ve dairelere hapsedilen  hayvanlar kriz durumlarda kaçmak adına doğal yeteneklerini kullanamazken onları kurtaran bir vicdan ve akıl mekanizması da ne yasal anlamda ne zihniyet anlamında iktidar aklında bulunmamaktadır. Doğal yaşam alanlarından uzaklaştırılan ve beslenme sistemi endüstri tarafından belirlenen canlılar mamadan başka bir gıda yiyemez hale getirildiğinden bu durum kriz anlarda ihtiyacı karşılayamama riski doğurmuştur.

Kentlerden  göç eden nüfus sonrasında insansızlaşan şehirlerde hayvanlar için mama ve su dağıtımına devam etmek hayati öneme sahiptir. Kopan elektrik kablolarının da tehlike saçtığı hayalet şehirlerde dayanışmayı tüm türler için sürdürmek mücadelenin devamlılığı açısından çok değerlidir. İnsanlar için travma yaratan süreçler aynı şekilde yerlerinden edinen, türlerinden uzaklaştırılan ve günlerce aç-susuz kalan hayvanlar için de travma sonrası stres tepkilerine yol açmaktadır. Hayvanlarla birlikte yeni bir toplumsal düzenin inşasına gidilerek  yaşam alanları çoğaltılmalı, hayvan hakları yerine hayvan özgürlüğü etik ve politikası geliştirilmelidir.

BÖLÜM 8: BİR DEVLET POLİTİKASI OLARAK; İNSANSIZLAŞTIRMA

Bu durum bir kültür ve hafıza yıkımıdır aynı zamanda. İnsanların geri dönebilmesi ve hafızaya sahip çıkmak adına yaşam şartları oluşturmalıyız.“

“Arap Alevi varlığının bir arada olabildiği tek şehirdi ve şimdi dağılmaya mecbur edildik.”

“Bizim insanımız döner, köyüne geri döner”

TESPİTLER: Görüştüğümüz kişiler yardımlar için deprem alanında kaldıklarını ve ailelerini başka yerlere gönderdiklerini anlattılar. Tüm uğrak noktalarımızdaki görüşmelerden çıkan ortak sonuç ise depremden sonraki günlerde milyonlarca insanın bulundukları şehirlerden göç etmek zorunda kaldığıdır. En az 50 bin çocuğun ebeveynleri ile birlikte farklı şehirlere göç ettiği bilinmektedir. Depremin hemen ardından imkanı olanlar ve enkazda cenazesi olmayanlar başka şehirlere ya da köy/yazlık evlerine ya da akraba, eş, dost yanına yerleşmeye gittiler ve buralarda fazla nüfusla bir arada yaşamaya başladılar. Yıkım alanlarında kalanlar gidecek yeri olmayanlar ve yoksullarla, yaşadıkları yerleri ne olursa olsun terk etmemek isteyenler oldu.

Göç olgusunun kimi yerler için kalıcı bir hal alacağı, kimi yerler için ise geçici olabileceği gözlemlenmiştir. Yapılan görüşmelerde, Kürt-Alevi nüfusun yoğun olduğu yerler için devletin insansızlaştırma politikasının daha hissedilir olduğu, yardımların ulaştırılmasında bu yerleşim yerlerine uygulanan ayrımcılığa bağlı olarak bunun çok net görülebilir olduğu iletilmiştir. Hükümet yanlısı, MHP’li olarak bilinen Sünni köylerine çadır vb yardımların görece sağlandığı, bu köylerde hiç yıkılmış ve hasarlı ev yokken neredeyse her evin bahçesinde AFAD çadırının olmasının dikkat çektiği sahadaki gönüllülerce paylaşılmıştır.. Nurhak’ta depremin ilk günlerinde kendi çabalarıyla çoğu insanın başka şehirlere tahliyesinin sağlandığı dile getirilirken, yerelin tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlaması ve kendi içlerindeki dayanışmaya dayanarak hepsinin bahar aylarında mutlaka döneceği ve kalıcı göçün bu küçük yerleşim alanı için geçerli olmayacağı dile getirilmiştir. Aynı durum Hatay’da toprakla ve kendi kadim kültürüyle bağı olan insanlar için de ifade edilmiştir.

ANALİZ: Hem bir ekokırım hem de güvenlik-savaş politikası olarak bölgede baraj yapımlarının Alevi-Kürt nüfusu köyden kente göç ettirdiği şimdi de acımasız rant politikaları sonucunda depremden sonra da zorunlu bir diğer göçe tabi tutuldukları gerçeği gözler önünde durmaktadır. Maraş’ta katliam zamanında da yaşanan kaygılar ve şehirde zor tutunma durumu; yaşanan bu zor zamanların devlet eliyle daha zor hale getirilmesi, devletin yerelde geçici ve nitelikli bir yaşam alanı oluşturmaması göçü sonuç haline getirmektedir. Özellikle Hatay Samandağ’ın çok kimlikli yapısı yaşanan büyük göç ve kimliksiz acele kent inşası politikalarıyla bir kültür ve hafıza yıkımı riskini doğurmaktadır. Depremin meydana geldiği 10 ildeki toplam nüfus 13 milyonu bulmaktadır. Sayıyı henüz tam olarak bilmesek de depremden etkilenen insanların yaşam alanlarını terk ettiğini hesaba kattığımızda demografik yapıların oldukça değişeceğini, kentlerin kimlik ve hafıza kaybına uğrayabileceğini söylemek mümkündür.

Bölgenin demografik yapısının değişimi bununla sınırlı kalmayarak aynı zamanda bir sınıfsal değişimi de beraberinde getirmektedir. Göç eden insanlar gittikleri yerlerde ucuz işgücü olarak çalışmak zorunda kalacak, şehirden köye ya da bir başka şehre yerleşenler ve geride bir ev ya da arazi vb.leri olmayan kişiler için geriye dönüş oldukça zorlu olacaktır. Özellikle deprem bölgesinde bir süre sonra yeniden yerleşim maddi olarak herkesi zorlayacaktır.  Tüm bunlara rağmen yaşadıkları yerleri terk etmeyenlerin ve dayanışma ağlarının varlığı göçün etkisini ve yıkımını en aza indirgeyecek faktörlerdir.

BÖLÜM 9: YAŞAM MÜCADELESİ VERİLEN BÖLGEDE ÖZEL SAVAŞ VE DÜŞMANLAŞTIRMA POLİTİKALARI, SALDIRILAR

“Maraş merkeze giremiyoruz, sivil faşist gruplar şeklinde görülen çeteler ve yağmacılar var”

Genç erkeklerin yüzlerini çekiyorlar ve jandarma tarafından gençlere dayak-linç olayları çok fazla.” (KESK üyesi, depremde  yakınlarını, evini kaybeden bir öğretmen-Hatay)

“Silahlı siviller gördük,  100-150 kişilik silahlı gruplar Allahu ekber nidalarıyla şehirde gezdi. Militarist bu gruplar zaten travmatize durumda olan halkı çok korkutuyor. Hatay’da müthiş bir sessizlik ve korku hali var ki kaçabilen kaçmış.”

TESPİTLER: Deprem bölgesinde güvenlik güçlerinin kentteki varlığının, yıkım merkezlerinde depremin etkisindeki insanların tedirginliğini arttırdığı gözlemlenmiştir. Sokaklarda devriye dolaşan, bir savaş görüntüsü çizen bu birliklere mensup olanların bölgede uyguladıkları işkence ve şiddet görüntülerinin sosyal medyaya düştüğü gerçeğiyle birlikte yıkım alanlarında bir gerginlik havasının hakim olmuştur. Özel harekat birliklerinin tanınmayacak şekilde üstlerinde bomba, silah ve ekipmanla gezmesi bu durumu pekiştirmektedir. Bu durum çocukları oldukça korkutmaktadır. Buna ilaveten; Hatay’da geceleri, insanları tedirgin edecek helikopter uçuşu yapılmaktadır. Görüşmelerimiz esnasında, jandarmanın arama noktalarında özellikle genç erkeklerin yakın plan fotoğraflarını çekip, kayıt altına almasının özellikle gönüllüler üzerinde baskı yaratma tehdidi olarak algılandığına yönelik aktarımlar yapılmıştır. Diyarbakır’daki çadırkentin de tel örgülerle çevrili olduğu, polis ve korucular denetiminde olduğu aktarılmıştır.

Bölgede mülteciler, göçmenler üzerinden yaratılan gerginliğin yine göçmenlerin geçici yerleşim alanlarında bile ayrımcılığa ve saldırıya uğramalarına neden olduğu aktarılmıştır. Hatay’da yapılan görüşmelerde mültecilerin olduğu çadırda dayak yemeyenin olmadığı ve göçmenlerin dışarı çıkmaktan dahi korktukları anlatılmıştır. Kendi evlerindeki eşyaları bile alamadıkları, yerleştikleri çadır kentin dışına her an çıktıklarında şiddete uğrayacaklarını göze alarak çıktıklar söylenmiştir. Bu şiddeti kimin uyguladığı sorulduğunda ise Hatay’da yaşayanların yaptığına ihtimal vermediklerini daha çok jandarma, asker ya da devletin yönlendirdiği radikal İslamcı gruplar olduğunu dile getirmişlerdir. Bölgede göçmen olamayan ancak ana dili Arapça olan yerli halkın da bu saldırının hedefinde olduğu söylenmiştir. Şehirlerde “Allahu Ekber” nidalarıyla dolaşan gruplardan bahsedilmiştir.

ANALİZ: Depremin ardından yardıma koşmayan ve yardımları engelleyen devlet OHAL ilan etmiş, askerler, jandarma ve diğer kolluk kuvvetleri  enkazlarla dolu sokaklara arama-kurtarma için değil travmatize olmuş halka daha da korku salmak için girmiştir. Medyada yaratılan yağmacı, talancı algısıyla toplumdaki öfke ise göçmenlere yönlendirilmek istenmektedir. Depremden etkilenenler için uzatılmayan el; kolluk kuvvetleri tarafından halktaki öfke unutturulmak istenircesine ötekiye, mülteciye ve bazen Suriyeli denilerek Kürde, Aleviye  şiddet olarak geri dönmektedir. Depremin etkileri sınırlar ötesi bir yıkım yaratmışken, halklar arası dayanışmayı da hem göçmenlerle hem de Suriye’de depremden etkilenenlerle dayanışarak kurmak bir zorunluluktur. Suriye’de de binlerce insan enkaz altında hayatını kaybederken, devlet desteği alamayan Suriyeliler arama-kurtarma çalışmalarında tamamen yalnız bırakıldılar. Ülkelerindeki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyeli mülteciler de daha savaşın acılarını saramadan yakalandıkları depremden çok ağır etkilendiler; binlerce Suriyeli Türkiye’de enkaz altında kalarak can verdi. Çok sayıda mülteciye acilen gıda, barınma, eğitim, sağlık konularında destek olunması gerekiyor.

10.BÖLÜM: SONUÇ: YENİ YAŞAMI NASIL VAR EDEBİLİRİZ, EKOLOJİK BİR YAŞAM MÜMKÜN

Burada insanlar tarım yaptığı, aidiyet hissettiği toprağının yakınında bir ev ister. İhtiyaç kriterini belirlememiz gerekir, büyük evler siteler ihtiyacımız değildir. Ekolojik küçük evler bahçelerimizin yanında olmalı.” (Nurhak)

“Ekolojik bir kent için asıl örgütlememiz gereken zihni doğadır. Zihniyet değişimi; ahlaki ekolojik bir duruşu getirir. Ahlaki duruş ise yaşam alanı seçimlerimizi belirler. Bu ahlaki duruş kapitalizmde olmayandır.” (Maraş-Narlı)

“Kenti hafızaya, kültüre kavuşturacak bir şeyler yapmalıyız. Çadır mahallelerimiz olsaydı..İrade bize bırakılsa, kendi elimizle yaparız inşa ederiz gerekirse.”(Hatay)

“Yaşam alanı olarak mı ticaret-rant odaklı mı inşa edilecek? Yaşam alanı değilmiş belli ki yıkılan hiçbir ev.. bize yaşam alanı lazım.” (Hatay)

Hiyerarşik, bürokratik ve etik anlayışı olmayan işlevsiz kurumlarıyla devletin halka koşmadığı noktada yerelin ve kentin kendi örgütlülüğüyle etik bir kent yaşamı örmesi neden mümkün olmasın?

Bu perspektiften hareketle önermelerimiz:

> Deprem sonrası başka illere göç etmek zorunda kalan insanların konut ve arsalarına kesinlikle el koyulmamalı, depremle yıkılan alanlar insansızlaştırılmamalı, yeniden kurulum sırasında özellikle farklı etnik yapı ve mezheplerden gruplar ile mülteciler ayrımcılığa maruz bırakılmamalıdır.

> Kırsal alanlarda yaşayan köylüler geçici barınma gerekçesiyle bile olsa topraklarından koparılmamalı, doğayla organik bağları zedelenmemelidir. Köydeki yaşamın sürdürülebilirliği için köylerdeki hayvanlara yem teminine öncelik verilmelidir.

> Depremin yaralarını sarmaya yönelik tüm politikalar, mevcut sosyal dokuyu korumaya ve yeniden kazanmaya yönelik olmalıdır. İşyerlerini kaybeden ve mülksüzleşen esnafın, yarı köle koşullarında, kayıt dışı sektörlerde sömürülmesine engel olunmalı, işlerini yeniden kurmak için yeterli ve karşılıksız devlet desteği sağlanmalıdır.

> Depremin bir felakete dönüşmesinin gerçek sorumluları tüm idare kademeleri atlanmadan gerçek yargılanmaya tabi tutulmalıdır.

> Yeni imar alanları içinde tarım alanları, dere yatakları ve biyoçeşitlilik açısından önemli olan alanlar kesinlikle yer almamalıdır.

> Hükümetin, depremi kendi yandaş sermayedarları için fırsata çevirmesine izin verilmemeli, sözde enerji ihtiyacıyla başta fosil yakıtlı olmak üzere yeni santraller kurulmamalı, mevcutlarda kapasite artırılmamalı, betona dayalı inşaatlar, yeni çimento ve demir-çelik tesislerinin tam kapasite devreye girmesinin gerekçesi olmamalıdır.

> Yeni yaşam alanlarının oluşturulma süreci aceleye getirilmemeli,  yerelden insanların ortak istek ve kararı ile oluşturulmalıdır.

> Kurulacak yeni yaşam alanı sadece evlerden ve ortak yaşam alanı oluşturacağı söylenilen park vb. yerlerden oluşamaz. Toplumsal yaşamın hayat bulacağı kolektif, dayanışmacı, üretken ve ekolojik yeni yaşam alanları oluşturulmalıdır.

> Yerelde tüm kurulacak yeni yerleşim yerlerinin (kent ya da köy) ihtiyaçları tarihi, kültürü, halkların talepleri gözetilerek gerçekçi planlamalar doğrultusunda mikro bölgeleme çalışmalarıyla rant ve talan politikalarına kapalı olarak  oluşturulmalıdır.

> Yüzyıllar boyunca yaşayacağımız kentlerin aceleye getirilmeden, kimliksizleştirilmeden kurulması gerekmektedir.

> Toplumsal hafıza, ileriye dönük yaşamın taşıyıcısıdır. Yaşadığımız deprem dahil öncesi ve sonrasındaki tüm toplumsal hafızanın yok edilmemesi gerekmektedir, bunun için tarihi ve kültürel yapılar korunmalı ve yaşam alanının tarihi yapısına uygun mimari anlayış benimsenmelidir.

> Yeniden yapılanmada geleneksel meslekleri de kapsayan soyut kültürel miras korunmalıdır.

> Meydanlar kentlerin hafızası ve ortak yaşam ve mücadele alanları olan meydanlar yapılmalı, bu meydanlar toplumlar arası kültürel çeşitliliği korumak, etkileşimi sağlamak ve demokratik işleyişi çoğaltmak için kullanılmalıdır.

> Kentsel alanlar kadın, çocuk, erkek, engelli olarak sınıflandırılmamalı ve yaşam alanları bütünsel olarak ele alınmalıdır. Kentleri, kamusal alan kullanımı toplumsal, politik ve ekonomik olarak sınırlandırılmış kesimlerin erişimine açmak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

> Doğa üzerindeki mülkiyetçilik nasıl rantı doğuruyorsa hayvan üzerinde de mülkiyetçi bakış bireyci kapitalist bakışı ortaya doğurmaktadır.  Hayvanlarla birlikte yaşam, hayvanların bakımı ve beslenmesi toplumsal yaşamın yeniden düzenlenmesini gerektirmektedir. Bu yeniden düzenlenme tüm türlerin yaşam hakkı ve eşitliği gözetilerek inşa edilmelidir.

> ‘Temsili demokrasi’ ve diğer hiyerarşik modellerin yerine, kentler, yaşamın her alanında kendi kendine yeten, radikal demokrasinin ifadesi olan halk meclisleri ve benzeri katılımcı araçlarla kararlar alabilen bir yatay örgütlenme modeline sahip olmalıdır.

Halk sağlığı uzmanı: Enkazın usulsüzce kaldırılması hakikati gizleme çabasıdır

0

SEMSÛR – Enkaz kaldırma işlemlerini değerlendiren Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zincir, “Arama ve kurtarma için hiç acele etmeyen rejimin, enkazı usulüne uygun olmayan transferi trajiktir. Hakikati gizleme çabası ve sağlık açısından skandaldır” dedi.

Depremin harabeye çevirdiği Semsûr’da resmi verilere göre bin 485 bina tamamen yıkılırken, 5 bin civarında binanın ise ağır hasarlı olduğu ve acil yıkılması gerektiği belirtildi. Resmi olmayan verilere göre ise, en az 11 bin kişinin hayatını kaybettiği ve yüzbinlerce kişinin sokaklarda kaldığı kentte, depremin 5’inci gününden sonra enkaz kaldırma çalışmaları başlatıldı. Arama kurtarma çalışmaları bitmeden yıkılan binaların enkazlarının kepçelerle kaldırılması büyük tepkiye neden oldu. Kaldırılan enkazlar ise kentin bitişiğindeki dere yatağına dökülüyor. Adıyaman Organize Sanayi Bölgesi (OSB) yanında bulunan Eğriçay deresinin yan koluna dökülen molozların toplum sağlığı ve ilerleyen süreçlerde kentsel sorunlara yol açacağını söyleyen Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zincir, yaşanacak tehlikelere dikkat çekti.

KENTİN MOZAİĞİNİ DEĞİŞTİRME TEHLİKESİ

Kentin yerle bir olmasının halk sağlığı üzerindeki etkilerine dair konuşan Zincir, şu an daha çok fiziksel sağlık üzerinden değerlendirmeler yapıldığını, bununla birlikte kültürel, sosyal ve siyasal sağlığın çok daha ciddi sorunlara yol açtığını ifade etti. Kentin tarihsel ve kültürel belleğinin yok olduğuna işaret eden Zincir, “Bizler için anlamı olan birçok mekân, anılarımızla birlikte yok oluyor. Dahası restorasyon hedefli toplumdan kopuk müdahaleler asimilasyon başta olmak üzere kentin mozaiğini değiştirme yönlü siyasal tehlikeleri de içinde barındırıyor. Henüz bireysel ve kolektif yas sürecini tamamlamayan yöre halkında kalıcılaşma potansiyeli taşıyan psikolojik sorunlara da yol açabiliyor” diye konuştu.

ENKAZLAR KİMYASAL ATIK BARINDIRIYOR

Fiziksel olarak enkazların çok çeşitli kimyasal atıklar barındırdığını dile getiren Zincir, başta asbest olmak üzere radon gazı gibi kanserojen maddelerin havaya karıştığını, bunların uzun süreli solunmasının akciğer kanseri ve akciğer zarı kanserine (mezotelyama) yol açabildiğini belirtti. Kentte yıkılan binalarda sağlıklı bir tarama yapılmadan alelacele başlatılan enkaz kaldırma çalışalarına dair ise Zincir, “Toplum sağlığı için en önemli kısım cenazelerin inanç ve ritüellere uygun defnedilmemesi, yakınlarının cenazesine erişememe, vücut bütünlüğünün bozulması vb. yaratacağı psikolojik sorunlardır. Yine ertelenmiş ya da uzamış yas süreci de ciddi bir sorundur” dedi.

HAKİKATİ GİZLEME ÇABASI

Enkaz çalışmalarının ayrıştırmadan, cesetlere dahi ulaşılmadan hızla gelişi güzel depolanması ve gözden uzak yere transferinin başlı başına bir sorun olduğuna vurgu yapan Zincir, “Arama ve kurtarma için hiç acele etmeyen rejimin, enkazı usulüne uygun olmayan transferi trajiktir. Hakikati gizleme çabasıdır, delil karartmadır ve sağlık açısından skandaldır. Tabii ki ayrıştırılmayan moloz yığınlarının içinde ilk dikkati çeken tehlike asbesttir. Fotoğraflarda görüldüğü gibi toz yığınları kentin tümü için kanserojen tehdittir. Enkaz çalışanları için bu tehdit kat ve kat daha büyüktür. San Paulo Gemisi de birçok atık yanında asbest ile gündeme gelmişti. Geminin sökümünü engellemek için ciddi bir mücadele verilmişti. Şimdi karşımızda olanın yüzlerce gemi olduğunun altının çizebiliriz” diye konuştu.

WHO VE BM PROGRAMI UYGULANMALI

Enkaz çalışmalarının usulüne uygun, kontrollü depolama işlevi ile yapılması gerektiğini belirten Zincir, şunların altını çizdi: “Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler (BM) Çevre Programı tarafından 2008 yılında hazırlanan teknik bilgi notunda depremden etkilenen bölgelerde temizlik riskinin nasıl kontrol altına alınacağı ve asbest atıklarının güvenli bir şekilde nasıl bertaraf edileceği konusunda bir kılavuz sunmaktadır. Bu konuda işlenmesi gereken yolları başlıklar altında söyleyebiliriz. Asbest tehlikeli atık olarak kabul edilerek bertaraf edilmesi zorunludur. Islatma yoluyla solunabilir asbestin atmosfere salınımını en aza indirmek; insanların asbestle temas etme derecesini en aza indirmek gerekiyor. Asbest içeren malzemeleri düzenli depolama sahalarında bertaraf etmek lazım. Böyle bir sahada bir astar ve sızıntı suyu toplama sistemi ve yeni depolanan atıkların hemen uygun bir inert malzeme tabakasıyla kaplanması için uygun bir sistemin kurulması gerekiyor. Düzenli depolama sahalarının mevcut olmaması veya depremden zarar görmesi durumunda, asbest atıklarının geçici depolanması için sahalar belirlenmek ve hazırlamakta gerekiyor. Asbest atıklarını yakarak bertaraf etmemek gerekiyor.”

ÇALIŞANLARIN KORUNMASI 

Temizlik çalışmalarına katılan kişilere asbestin ne olduğunu, nerede bulunabileceğini, tehlikelerinin neler olduğunu ve güvenli bir şekilde nasıl ele alınıp bertaraf edileceğini açıklayan basit ve anlaşılması kolay bilgilerin anlatılması gerektiğine dikkat çeken Zincir, “Eğitimli personel, asbest içeren malzemelerin bulunabileceği sahaları inceleyerek malzemelerin türünü, arz ettiği tehlikeyi ve en güvenli hareket tarzını belirlemeli. Asgari önlem olarak, işçilere eldiven, gözlük, tek kullanımlık giysi veya yedek giysi (işçilerin kirlenmiş giysileri eve götürmemesi için) ve tek kullanımlık toz maskeleri (FFP3) kullanması gerekiyor. Asbest liflerinin çalışma sahası dışına yayılma riskini en aza indirmek için yemek yemeden, bir şey içmeden veya sigara içmeden önce ve eve dönmeden önce yıkanmaları gerektiğinin farkında olmalarını sağlamalıdır” şeklinde konuştu.

Zincir, çalışanların yanında toplumun geneli içinde alınması gereken önlemleri şöyle sıraladı:

“*İnşaat molozu yığınlarının bulunduğu alanlara, yıkım alanlarına ve atık sahalarına erişimi kısıtlamak, Özellikle çocukları uzak tutmak,

*Asbest içeren malzemelerle kirlenmiş yüzeyleri ıslak yöntemler kullanarak temizlemek; Toz almamak; süpürmemek veya ev tipi elektrikli süpürge kullanmamak;

*Asbest içeren malzeme yığınlarını, güvenli bir şekilde depolanana veya bertaraf edilene kadar, örneğin branda veya plastik levhalarla kapalı tutmak;

*Malzemeleri taşımadan önce iyice ıslatmak; Asbest içeren atık malzemeleri güvenli bir şekilde bertaraf edilinceye kadar sızdırmaz kaplarda saklamak ve konteynerler üzerine tehlike uyarısı eklemek.

*Enkaz çalışmalarını izleyen halkın tek kullanımlık toz maskeleri (FFP2) kullanması gerekir; hatta enkaz çalışmalarının fazla olduğu, etrafta tozun yoğun olduğu bugünlerde FFP2 türü maskeyi düzenli kullanılması önemlidir.

*Toplum sağlığı için ciddi tehdit olan konularda kararların meslek örgütleri ve konun uzmanı derneklerle, toplumun katılımıyla alınması kritik önemdedir. Karar alma sürecinin demokratikleşmesi, alınan kararların uygulamasını da kolaylaştıracak ve kaygıları azaltacaktır.”

MA / Ömer Akın

Ekoloji örgütlerinden açıklama: Hızlı kentleşme sorun doğurur

0

HDP, HDK ve ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi depreme ilişkin açıklama yaptı: Yönetim enkaz altında kaldı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ekoloji Komisyonu, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Ekoloji Meclisi ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi, depremin ekolojik etkilerini, çadır kentlerde yaşanan barınma sorunlarını ve depremde gösterilen dayanışmaya ilişkin HDP Peyas ilçe binasında basın bilgilendirme toplantısı düzenledi.

‘Hiç bir şey yokmuş gibi davranıyor’

Burada konuşan HDP Ekoloji Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Naci Sönmez, deprem sonrası yaşanan politik sürece değindi. Dayanışma ve birlikle süreci aşacaklarını dile getiren Sönmez, “4-5 gündür yaptığımız temaslar sonucunda görüyoruz ki aslında yönetim enkaz altında kaldı ve yeni bir afet yaratıldı. İnşaata dayalı bir çöküşün göstergesidir. Yıkım böyle olmadan önce herhangi bir afetin olması gerekmezdi. Bunu kabul etmiyoruz. İktidar kendi güçsüzlüğünü, ilk günden itibaren sahada olmadığını, sivil topluma dayanışma gösterenlere karşı gösterdiği tavrı da hepimiz gördük” dedi.

Kentleşme bir sorun

HDK Ekoloji Meclisi Üyesi İldem Kibar da, depremin etkilerine ve kurulan çadırlarda yaşanan barınma sorunlarına değindi. İlden, “Sahada yaptığımız incelemelerde, deprem bölgelerinde kurulan çadır alanlarında, 100 kişiye yakın insanın tek bir tuvaleti kullanıldığını gördük. Depremin ardından, iktidarın söylemlerine göre Hatay’da bir yapılaşma kararı var. Yeniden yapılacak olan hızlı bir kentleşme de büyük sorunları doğuracak. Hızlı politikalar yerine, bileme ve doğaya yakın bir perspektif tercih edilmeli. Yaşamını yitirenler ölüye saygı gösterilerek gömülmeli” diye konuştu.

Çadır kentler sorunu

Depremin yaşandığı 11 kentte devam eden, çevre sorunları ve ekolojik etkileri anlatan HDP Ekoloji Komisyon Üyesi Melis Tantan ise yürütülen güvenlik politikalarını eleştirdi. Depremin etkisinin büyüklüğüne dikkati çeken Tantan, şöyle devam etti: “Depremden sonra yapılacak olan binalarda insan hayatını tehlikeye atan projelerden kaçmak gerekiyor. Yaşanan yıkımdan ders çıkarılması gerekiyor. Depremden sonra kurulan çadır kentlerin, özellikle Amed’te Dicle Nehri kenarında, Samandağ da deniz kenarına kurulan çadırlar, yaşam alanlarına uygun yerlerde değil. Kurulan çadır kentler insanı ve yaşamı önemseyecek politikalar bağlamında değil.”

Tüm ülkeyi etkiledi

Depremin 15 milyonu etkileyen bir felakete dönüştüğünü ifade eden Mezopotamya Ekoloji Hareketi Sözcüsü Derya Aykol ise, deprem bölgelerinde yaşana sorunların tüm ülkeyi etkilediğini belirtti. Aykol, sözlerini şöyle sürdürdü: “Deprem, 15 milyon kadar insanı etkileyen bir felakete dönüştü. Hava koşulları, çadır kentlerin kurulmasına uygun değil. İnsanların deprem alanlarında gösterdiği dayanışma da büyüktü. Depremler devam ederken, insanlar farklı şehirlere gidemez. 2 gün önce Hatay’ın Samandağ ve Defne ilçelerinde yaşanan depremler, halkta büyük paniğe neden oldu. Yaşanan depremlerde, birçok depremzede şehirlerini terk etmek zorunda kaldı. Kaç gündür Diyar Galeria’da kurtarılmayı bekleyen hayvanlar var ve o kadar çağrı yapılmasına rağmen göz göre göre yıkıyorlar ve herkes sessiz.”

ÇAĞRIMIZDIR

0

DEMOKRASİ GÜÇLERİNİ, EMEK VE MESLEK ODALARINI, EKOLOJİ ÖRGÜTLERİNİ BİRLİKTE TUTUM ALMAYA, DAYANIŞMAYA, ARA VERMEKSİZİN BU SORUMLULUĞU TAŞIMAYA, BAŞTA KENDİ ÜYELERİMİZ OLMAK ÜZERE DAVET EDİYORUZ.

Çevre Mühendisleri Odası olarak deprem bölgesinde depremin ardından Diyarbakır, Maraş, Adıyaman, Elbistan, Malatya, Nurhak, Pazarcık, Narlı, Gölbaşı, Antakya, İskanserun, Samandağ, Adana ve çevrelerinde dayanışma sırasında, incelemelerimiz, rastladıklarımız
bilime, toplumsal sorumluluğa, bölgede yaşamını yitirenlere ve deprem sonrası hayatta kalmaya çalışanlara bir kez daha borçlu olduğumuzu düşündürmüştür.

Bu amaçla hazırlamakta olduğumuz Gözlem ve Değerlendirme Raporu öncesinde, siyasi iktidarın, kapitalist sistemin bu süreçten çıkar sağlamak için hızla yaptıklarını halklarla paylaşmayı uygun buluyoruz.

Depremler sonrası siyasi iktidarın ve yetkililerin deprem sonrasında yürüttüğü ve tüm canlı yaşamını hiçe sayan süreçleri önlemek için demokrasi güçlerini, emek ve meslek odalarını,
ekoloji örgütlerini birlikte tutum almaya, dayanışmaya ara vermeksizin bu sorumluluğu taşımaya, başta kendi üyelerimiz olmak üzere davet ediyoruz.

Üyelerimize; yetkili olduğu yerel yönetimlerde, kamu görevlerinde bu tutumla yetkilerini kullanmalarının ve sorumluluk almalarının zorunluluk olduğunu hatırlatmak isteriz.

Yineliyoruz;

  • Maraş, Diyarbakır, Antakya, Kilis, Malatya, Urfa, Osmaniye, Adıyaman, Antep İllerinde hızla toplanıp atılmaya çalışılan hafriyat; sadece moloz/ parçalanmış beton yığınları değildir
  • Yıkıma uğramış binaların içinde hala kurtarılmayı bekleyen canların olduğu unutulmamalıdır
  • Kentlerde sürdürülen, yangından mal kaçırır gibi taşınan ve bertaraf edilmeye çabalanan hafriyat seferberliğinin yeni sermaye birikim alanları açılmasına derhal son verilmelidir
  • Dayanışmaya giden halkların; işçilerin, kadınların, gençlerin ve depremden sağ olarak kurtarılanların bu hafriyat seferberliğinde ve bundan sonraki yaşamlarında tedavisi zor/ imkansız hastalıklara mahkum edilmelerinin bugünden itibaren durdurulması zorunluluktur.
    Bu uyarılar çerçevesinde bölgede yaşadığımız, tanık olduğumuz ve önlenmesinin ivedi olduğunu düşündüğümüz öncelikli bilgi notunu sizlerle, içinde olduğumuz ekoloji, emek ve meslek örgütleri ile paylaşmak ve duyurmak istedik.
  • Tüm canlıların yaşam hakkının hiçe sayılmamasını,
  • Yıkımlarda hiçbir canlının kalmadığından emin olunması için tespitlerin yapılmasından sonra hafriyat işlemlerinin aşağıda sıraladığımız şekilde sürdürülmesini,
  • Hafriyatlar üzerinden yürütülmeye çalışılan ihalelere son verilmesini,
  • Kurtarma çalışmalarına katılan ve enkazdan canlı kurtarılanlarının tehlikeli maddelere maruz kalmasının önlenmesini
  • Hafriyat topraklarının su havzalarına atılmamasını

bir kez daha hatırlatıyoruz.

.event-gallery:empty, .td-gallery:empty { display: none !important; }