Çarşamba, Mayıs 29, 2024
Google search engine

Hatay Deprem Çalıştayı Sonuç Bildirgesi: “Umudu ve Dayanışmayı Büyütüyor, Kentlerimizi Yeniden Kuruyoruz!”

İktidarın Ekolojik Yıkım, Rant, Talan ve Özelleştirme Politikaları Öldürüyor!

6 Şubat ve 20 Şubat depremlerinde; sonuçların ağır olmasının ve müdahalede geç kalınmasının ölümcül sonuçlar doğurmasında; devletteki neoliberal dönüşüm politikalarının, kamu hizmetlerinin piyasaya açılmasının, özelleştirmelerin, devletin bir şirket gibi yönetilmesinin, iktidarın devleti adeta inşaat şirketlerine teslim etmesinin, denetimsizliğin, KÖİ (kamu özel işbirliği) projelerinin, kamuya ve yatırımlara yeterince bütçe ayrılmamasının temel faktör olduğu görülmüştür. Eğer bugün kamu hizmetleri çökme noktasına gelmişse ve müteahhitler bu kadar pervasızca ve kontrolsüzce binalar dikmiş, bu binalar on binlerce insanımıza mezar olmuşsa, bu yıkım ve ölümlerde her şeyden önce bu sistemi kuranlar ve bu sistemden nemalananların kar hırsları ve iktidarın ranta dayalı politikaları sorumludur.

Bilim insanlarının bölgeye yönelik yıllardır dile getirdikleri deprem tespitlerine rağmen deprem gerçeğini görmezden gelen kent planlaması, imar ve yapı denetim çalışmaları, iktidarın çıkardığı imar afları, yaşadığımız büyük felakete adeta davetiye çıkarmıştır.

Yine iktidarın izlediği neoliberal politikalar tarım alanları, dere yatakları ve biyoçeşitlilik açısından önemli olan alanların imara açılması felakete çağrı olmuştur. Yıllardır izlenen rant-talan ve betona dayalı inşaatlar ekolojik yaşam alanlarını yok etmiştir.

En son 1999 depremi sonrasında oluşan toplumsal duyarlılığı da değerlendirerek ülke genelinde deprem gerçeğine uygun kentleşme politikaları ile buna bağlı imar planları ve yapı denetim faaliyetlerinin hayata geçirilmesi gerekirken; depremden sonra iktidara gelen AKP hükümetleri bunun tam tersini yapmış, kentlerimizi deprem gerçeğinden uzak sadece ranta dayalı plansız yapılaşma ve imar uygulamalarıyla beton yığınlarına dönüştürmüş, göstermelik yapı denetim faaliyetleriyle inşaat sektörünü gerekli bilimsel denetimden adeta muaf tutmuştur. Bu anlamda deprem nedeniyle yaşadığımız bu acılar takdiri ilahi değil takdiri siyasidir.

Kamu adına gerekli düzenleme ve denetimleri yapmak yerine TOKİ eliyle rant odaklı yapılaşmalara öncülük eden siyasi iktidar, her üç dört yılda bir ilan ettiği “imar af”larıyla kentlerimizin plansız yapılar çöplüğüne ve beton yığınları halinde dönüştürülmesine göz yumarak depremin büyük bir felakete dönüşmesine sebep olmuştur. 2002 yılından bugüne, 2023 yılına kadar tam 9 defa imar affı yasaları çıkarılmıştır. En sonuncusu 2018 yılında yapılan imar aflarının ağır sonuçlarını deprem bölgesinde görmek mümkündür. Hatay-Gaziantep, Adıyaman ve Kahramanmaraş başta olmak üzere 300 bine yakın binaya yapı kayıt belgesi verilmesi, fen ve yapı tekniğiyle ilgili zorunlu statik projeleri ve zemin etütleri gibi zorunlu teknik incelemelerin göz ardı edilmesi, sonuçların bu kadar ağır olmasını doğurmuştur.

Devletin denetim yetkisinin özele devri ile mühendislik hizmetlerinin hiçleştirilmesi sadece rant üzerine kurulu bir yönetsel anlayışın coğrafyamıza ve insanlarımıza yaşattığı bu acı tabloyu bir kez daha yaşamamıza neden olmuştur.

Bilim insanlarının yıllardır dile getirdiği deprem tahminlerinin umursanmaması kentlerimizin altyapı olarak deprem gerçeğine göre hazırlıklı hale getirilmemesinde de görülmüştür. Deprem sonrasında elektrik, içme suyu, kanalizasyon ve doğalgaz şebekelerinin çökmesi hem can kayıplarının artmasına hem de enkazdan çıkanların sağlıksız koşullarda kalmasına neden olmuştur.

Deprem gibi doğal afet durumlarında devletin hızlı ve aktif müdahalede bulunabilmesi için kurulmuş AFAD’ın bilim insanlarının yıllardır dile getirdiği deprem tahminlerine rağmen hemen hiçbir ciddi hazırlığının olmaması deprem sonrası müdahalelerin gecikmesine ve yetersiz kalmasına bağlı olarak can kayıplarının çok daha fazla olmasına neden olmuştur.

İktidarın kadrolaşma politikasının ve liyakatsizliğin 85 milyonun canının emanet edildiği AFAD’da da yaşanmasının ağır sonuçlarını bugün canımızla, yıkılan binalarımızla, haritadan silinen kentlerimizle ödüyoruz.

Doğal afetle de dayanışma faaliyetlerinde bulunması gereken Kızılay, ilk günlerde afet illerine gelmemiş, sonrasında kamuoyuna da yansıdığı üzere yardım kuruluşlarına çadır satmış, soğuk kış günlerinde depremzedelerin barınma, ısınma, giyecek, yiyecek başta olmak üzere en temel insani ihtiyaçları deprem illerine ilk ulaşan gönüllü demokratik kitle örgütlerinin oluşturduğu dayanışma çalışmaları ile karşılanmıştır.

Depremden hemen sonra ülke genelinde halkların dayanışma ruhuyla başlatmış olduğu yardım toplama ve destek kampanyaları karşısında kamu adına bu yardımların ihtiyaç olan yerlere ulaşması konusunda koordinasyon görevi ve desteği vermesi gereken siyasi iktidarın bunun yerine, AFAD eliyle bu yardım araçlarına el konulması, demokratik kitle örgütlerine ve yerel yönetimlere müdahalelere varan engellemelerde bulunması, başta köyler ve ilçeler olmak üzere deprem nedeniyle yıkılmış birçok yere yardımların ulaşmasında gecikme ve yetersizliklerin yaşanmasına neden olmuştur.

Deprem bölgesindeki arama, kurtarma ve yardım faaliyetlerinin tek elde AFAD üzerinden yürütülmeye çalışılması, AFAD’ın ve valiliklerin demokratik kitle örgütleri hatta belediyelerle dahi yeterli koordinasyon ve işbirliği içinde olmaması; hem bölgeye giden sivil arama kurtarma ekipleri, sağlık çalışanları ve yardım kuruluşlarının etkin çalışma yürütememesine hem de yardım faaliyetlerinin gerekli yerlere zamanında ulaşamayıp, zayi olmasına neden olmuştur.

AFAD ve Kızılay özellikle Hatay, Maraş ve Adıyaman da köylere ve mahallelere yardım götürürken ayrımcılık yapmış ve özellikle Alevi köyleri başta olmak üzere kendisince öteki gördüğü kesimlere yardım ve hizmet götürmekte yetersiz kalmıştır.

Deprem sonrasında karşı karşıya kalınan en acı ve çaresizlik dolu durumlardan biri de yıkılan binalardan çıkarılan cenazelere dairdir. Bölgedeki cenazeler, günlerce sokakta bekletilmiş, cenazelerden örnek alınmadan, çoğunun kimlik tespiti yapılmadan ve bazen toplu olarak defnedilmiştir. Yakınlarını kaybetmiş aileler açısından geçen onca güne rağmen halen cenazelere ulaşamamış olmak, en az deprem kadar ağır bir yük olmuştur. Birçok yere arama kurtarma ekiplerinin çok geç gelmiş olması enkaz altında onlarca yurttaşımızın soğuktan, açlıktan ve havasızlıktan ölmesine neden olmuş, cenazelerin örnek alınmadan defnedilmesi tüm bu bulguların yok olmasına ve ilerde olası hukuksal süreçlerde ciddi hak kayıplarının yaşanmasına neden olmuştur. Günler sonra başlayan enkaz kaldırma çalışmalarındaki özensizlik de birçok cenazenin bulunmasını güçleştirmiştir.

Mültecilere Yönelik Linçe Karşı Yaraları Birlikte Sarmak

Deprem bölgelerinden sadece depremden kaynaklı ölümler, acılar, trajik haberler gelmedi. Deprem illeri aynı zamanda çok fazla mültecinin de yaşadığı bir bölge. Depremde hayatını kaybeden, yaralanan ve evleri yıkılan çok sayıda mülteci olmuştur.

Depremzede mülteci ve göçmenler çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştır:

Nefret Söylemi Ve Düşmanlaştırma

Deprem sonrasında mültecilere karşı tetiklenen nefret söylemi, özellikle sosyal medyada kışkırtılmış, barınma ihtiyacı ve yardımlar konusunda mültecilerin dışlanması söz konusu olmuştur. Depremin ardından mülteciler ilk günlerde, Gaziantep ve Diyarbakır’da camilere, Mersin’de otogara sığındılar. Daha sonra Göç İdaresinin yol izin belgesini kaldırarak seyahat serbestisi vermesiyle, mülteciler de diğer depremzedeler gibi başka illere gitmeye başladılar. Ancak gittikleri illerde barınma sorununu kendilerinin çözmesi beklenmiş, geçici barınma yerlerinde ve çadır bölgelerinde mülteciler dışlanmıştır. Deprem sonrasında karşı karşıya kaldıkları nefret söylemleri ve ötekileştirme karşısında evleri yıkılan mülteciler yardımlara erişim noktasında da ciddi sorunlar yaşamışlar, olası saldırı ve çatışmalardan çekindikleri için yardım talebinde bulunurken geri planda durmayı tercih etmişlerdir.

Deprem İllerinde Emek Ve Çalışma Hayatı

Deprem bölgesinde 3,8 milyon insan çalışmaktaydı ve bu toplamın 1,5 milyonu kayıt dışı istihdamdaydı. İstihdamın çoğunluğu tarım, imalat ve ticaret ve düşük katma değerli hizmetler sektörlerindeydi (HHİA 2021).

Depremle birlikte, deprem illerinde; kitlesel işsizlik, istihdam yetersizliği, kayıt dışı istihdamda artış, sosyal güvenlik açıkları ve hane halkı yoksulluğunun artması gibi durumlar açığa çıktı.

Konut ve işyerlerinin yıkımı, kiralardaki aşırı artış, işçilerin göçü ve özellikle inşaat işçileri için insani barınma ihtiyacını ortaya çıkardı

Ücretli çalışanların sayısı %23,6 (226 bin), işyeri sayısı %20,2 (66 binden fazla) düşmüş, (TEPAV) En yüksek düşüşler ise; Adıyaman, Hatay, Malatya ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşmiştir.

Enkaz kaldırma, yıkım ve inşaat işlerinde ciddi İSG (işçi sağlığı ve iş güvenliği) riskleri (asbest, zararlı kimyasallar ve gazlara maruz kalma, elektrik kaynaklı tehlikeler, ergonomik riskler), engelli birey sayısında artış, kadınlar, gençler ve çocuklara özgü kırılganlıklar, kentsel ve kırsal alanda değişen yoksulluk etkisi ve istenmeyen baş etme mekanizmaları: çocuk işçiliği, kayıt dışı istihdam, çalışma standartlarında düşüş, kilit çalışma hayatı kurumlarının gördüğü hasar ve hizmetlerin sekteye uğraması (İŞKUR, SGK, işçi ve işveren örgütlerinin yerel şubeleri) gibi birden fazla sorun derinleşmiş durumdadır.

İktidar, Ekolojik Yıkım Ve Talan Politikalarına Deprem Sonrasında Da Devam Ediyor!

Deprem bölgesinde deprem öncesi açılan maden ocakları ve enerji santralleri için ÇED (çevresel etkileri değerlendirme) raporu alamayan firmalar deprem sonrasında ilan edilen OHAL’i fırsat bilerek çevre bakanlığının oluru ile maden ocaklarını ve enerji santrallerini kurduklarını gördük. Maden ocakları ve enerji santrallerinin Tarım alanları ve halk sağlığı üzerinde yarattığı risklerin dikkate alınmadığı bilinmektedir.

Hukuk Sistemi, Sağlığa Erişim ve Sağlık Hakkı Enkaz Altında Kalmıştır!

Deprem öncesi de kötü olan hukuk anlayışı deprem sonrasında çok daha kötü durumu gelmiş durumda. Mahkeme kararların uzaması, yoksulluk karşısında hukuka erişimin maliyetinin çok artmış olması, yasaların çok hızlı değişmesi, fiziki ortamların yetersizliği, yurttaşların hak arama ve hukuksal süreçleri işletme ile ilgili ciddi güvensizlik yaşamalarına neden olmuş, yüksek maliyet ve hukuka olan güvensizlik davaların açılmasında, hak arayışlarında düşüklük arz etmiştir.

Yıkılan hastaneler, verilemeyen koruyucu sağlık hizmetleri, kaotik çalışma rejimi vb. sağlık sisteminin depreme dayanıklı olmadığının göstergeleri olmuştur. Sağlıksızlığı yaratan her şey halk sağlığı sorunu olup sağlıklı olma hali de toplumsal sağlıkla doğrudan ilişkiliyken 9. Aya geldiğimiz bugünlerde barınma, beslenme, alt yapı, hijyen sorunları ilk günkü gibi devam etmekte. Deprem sonrasında toplumsal sağlık hizmetlerinin halka ulaşabilmesi için sağlık emekçilerinin yanı sıra; barınma, beslenme, temiz su, giyim, ulaşım, eğitim konularında yerelde oluşturulan dayanışma ağları, demokratik kitle örgütleri de ciddi katkılar koymuş, yeni ve alternatif bir kamusallığın öncüleri olmuştur. Neoliberal sağlık reformları iflas etmiş olup sağlık toplumun öz gücü ve dayanışma ile vücut bulmuştur. Demokratik kitle örgütleri tarafından yürütülen her türlü deprem çalışmaları yerelliğin önemini ortaya koyarken çalışmalarımızda ön açıcı olan geçmiş deneyimlerimizin belleğini oluşturmakta bir kez daha önemini ortaya koymuştur.

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Depremde Daha Da Derinleşmiştir!

Depremin en dezavantajlı gruplarından biri olan kadınların sağlık hakkı, erkek devlet aklıyla kurgulanmaya bağlı olarak karşımızda ciddi bir sorun olarak durmakta.

Kadınlar için kamu otoritesi tarafından üreme politikalarına sıkıştırılmış kurgu, kadınlar açısından ciddi bir sağlık krizi yaratmakta. Güvenli ve hijyen olmayan tuvalet kullanımı, temiz suya ve yeterli temiz iç çamaşırına erişememeye bağlı kadınlarda vajinit sistit gibi sorunlar çok sık ortaya çıkmakta, kamu otoritesinin üreme politikasına sıkıştırılan kurgunun devamında takipsiz gebe, takipsiz bebeklerin yarattığı kaygı ile kadınların kendi kendine başa çıkması beklenmekte.

Çocuk, engelli ve yaşlı bireylerin bakımının kadınların sırtına bırakılmış olması her temasta kadınların kendileri için değil bakım verini olduğu bireyin yaşamı için soru sormasına neden olmakta. Hem bakım veren kişi olmak hem gözetilmeme hali öz bakımda yetersizlik ve devamında depresyonun oluşması ve derinleşmesine neden olmaktadır. Kadınlar bir yandan depremde yaşadıkları travmatik durum, kayıplar ve yıkımların etkisiyle baş etmeye çalışırken, bir yandan da bakım sorumluluğunu üstlendikleri tüm aile bireylerinin de kaygılarını taşımaktadır.

Yetersiz ve güvenliksiz olarak sağlanan barınma imkânları kadınların zaman zaman boşandıkları ya da boşanma aşamasında oldukları erkeklerin yanına dönmesine neden olup kadınları tekrar bir şiddet sarmalının içine çekmektedir. Şiddete maruz kalan kadınların başvurabilecekleri bir mekanizmanın olmaması ve kadınların geçici sığınacağı yerlerin olmaması ise kadınların şiddet sarmalının içerisinden çıkamamasına neden olmaktadır. Depremin üzerinden geçen bunca zamana rağmen kadınların hala yaşam hakkı güvence altına alınabilmiş değil.

Depremin dezavantajlı olan bir diğer grubu LGBTİ+ ‘lar ise; depremden önce resmî kurumların, üst düzey yetkililerin ve Diyanet Başkanlığı’nın hedef gösteren, nefret yayan açıklamalarının sonucu olarak deprem döneminde barınma ve sağlık hakkı başta olmak üzere pek çok ayrımcılığa maruz kaldılar. Beraber yaşamı paylaştıkları bireylerle yaşadıkları derin çatışmalara maruz kaldılar.

Kadınların ve LGBTİ+’ların yaşadığı sorunlarının temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadınlar özelinde devletin üreme politikalarına sıkıştırılmış sağlık politikaları yatmaktadır. Bu nedenle kadınların ve LGBTİ+’ların güçlendirileceği, istihdam olanaklarının yaratılacağı, karşı karşıya kaldıkları şiddet, taciz ve ayrımcılığa karşı çözüm üreten mekanizmaların kurulması elzemdir.

Engelsiz Yaşamı Birlikte Örelim!

Deprem bölgelerinde afete bağlı engelli birey sayısının artmış olmasını da bilmekteyiz. Toplumsal yaşamın olanaklarından eşit düzeyde faydalanmak, toplumsal yaşama tam ve etkin katılım sağlamak her yurttaş gibi engelli bireyler için de en temel anayasal haklarından biridir. Engelli bireylerin, toplumsal yaşama etkin katılımı çoğunlukla diğer bireylerle aynı ve eşit gerçekleşmemekte; sosyal ve kentsel yaşam alanlarının engelli bireylere sunduğu eşitsizlikler ve engeller, afet gibi kriz durumlarında engelli bireylere yönelik etkin çözümlerin ortaya konulmasını zaruri hale getirmektedir.

Deprem Sonrası Eğitim

Maraş merkezli depremler öğrenciler, veliler, aileler, öğretmenler ve eğitim kurumları üzerinde uzun süreli etkiler bırakmaya devam etmektedir. 2020 yılında başlayan pandemi dünya genelinde tüm okulları etkilerken, iklim kriziyle birlikte yaşanan seller, anormal sıcaklık artışları, insan merkezli afetler çoklu krizler karşısında eğitim sisteminin dayanıklılığını ölçen ölçütler haline gelmiştir. Teknolojisi ve araçlarıyla yaşadığımız modern çağ çoklu krizlere çözüm üretmemekte ve yeni krizlerin de kapısını açmaktadır. Kara dayalı sermaye üretimi, servet bölüşümündeki adaletsizlikler, sanayi üretimlerinin doğayı hiçe sayan uygulamaları, barınma hakkının apartman imparatorluklarına dönüşmesi eğitim alanını parçalamaya devam etmektedir. Yaşanan son depremler diğer birçok alanda olduğu gibi eğitim alanının da krizlere karşı hazırlıklı olmadığını ortaya çıkarmıştır. Afet dönemleri çocukların nitelikli eğitime ulaşma imkânlarını kısıtlayan ortamlardır. Çocukların eğitim hakkından mahrum kalması çocuklara dönük ihmal, istismar gibi vakaların artmasına sebep olacaktır. Okulların, yurtların barınma alanına dönüşmesi, çocukların ve gençlerin (deprem bölgesinde olmayanlarda dâhil) eğitim hakkına ulaşımını engellemiştir. Bu engel kız çocuklarının hane içindeki emek sömürüsünü arttırmış, kadınların yeniden toplumsal üretime kaynak sağlayan emeklerini görünmez kılmıştır. Okulların, hastanelerin birçok kamu kurumlarının fiziki altyapısının yetersiz oluşu eğitime katılımı olumsuz yönde etkilemiştir.

Yıkılan okulların yerine depreme dayanıklı okullar inşa edilmeden, hasarlı binalar onarılıp eğitim öğretime uygun fiziki koşulları sağlanmadan ve en önemlisi başta eğitim emekçileri olmak üzere barınma, hijyen sorunları çözülmeden bir normalleşme sürecine girip okulların eğitim öğretime başlaması çocukların psikososyal gelişim ve deprem sonrası travmalarla baş etme konusunda içinde bulunulan durumu daha da bir çıkmaza sokmuştur. Bir yandan enkaz kaldırma çalışmalarında sorumsuz davranışlar çocukların okul yollarında güvenliksiz binaların içinden veya yanından geçmelerine neden olmakta, çadırkent ve konteynır kentlerin şehir merkezinden uzakta olması ulaşım konusunda ciddi sorunlar açığa çıkarmakta ve fahiş servis ücretleri karşısında depremzede aileler, veliler zor durumda kalmaktadır.

Kültürel Zenginliklerimizi, Halklar Mozaiğini Ve Şehirlerin Hafızasını Yeniden İnşa Edeceğiz!

Deprem bölgesi tarihe beşiklik etmiş gerek kültürleri gerek manevi değerleri açısından çok farklı özelliklere sahip kentlerden oluşmakta halklar ve kültürler mozaiği tarihi ve kültürel niteliği olan kentlerin, somut ve somut olmayan varlıklarıyla korunmasının yolu, onları tanımak ve sahiplenmekten geçmektedir. Depremin yıkıcı etkisi başta Antakya olmak üzere şehirleri ve kültür mirasımızı yerle bir etmiştir. Ancak asıl mesele, sit alanlarında enkaz kaldırma çalışmalarında iktidarın, binlerce yıllık kültür mirasını ve kentlerin hafızasını, kültür ve inanç mozaiği olan yapıları yok eden yaklaşımıdır. Kent halklarında özellikle SİT alanından kepçe ve kamyonlarla kaldırılan molozun ait olduğu yere bir daha geri dönmeyeceği endişesi, bunlardan yalnızca biridir. Farklı dil, din, mezhep ve statüden insanlardan oluşan yurttaşlar, kültürlerinin zenginliği ve çeşitliliği ile birlikte yaşamaktan gurur duyan, kadim kentleri üzerinden ortak bir noktada buluşan topluluklardır. Kültürel miraslarımız farklılıklarımızın kabulü, geçmişimizin, müşterek tarihimizin zenginliğinin ifadesidir. O yüzden kültürümüzün, üzerine titrediğimiz yapılaşmaya ve bu yapılaşmanın çevresine daha hassas yaklaşılmalıdır. Çünkü deprem sonrasında şehri terk etmek zorunda kalanların geri dönüşü ve şehri yeniden ayağa kaldırma inancı için en güçlü motivasyon kaynaklarından biri de kadim kentlerin muhtevası, özgünlüğü ve dokusu ile korunmuş olmasıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın paylaştığı bilgilere göre Hatay Antakya kent merkezinde hasar tespit çalışmaları sonrasında Vakıf eserleri de dâhil olmak üzere 587 Tescilli Kültür Varlığı yapının; 186’sı yıkık, 175’i ağır hasarlı, 84’ü orta hasarlı, 67’si az hasarlı, 72’si ise hasarsız durumdadır. Söz konusu yapıların enkazı yerinde korunup, etrafı çevrelenmiş ve korunaklı hale getirilmiş, ihaleleri yapılmış olup restorasyonlarına başlanmıştır. Ancak aynı özenin tescilli birçok kültür varlıkları için gösterilmediğini görüyoruz. Ağır hasarlı ve yıkık durumdaki her yapının sadece rekonstrüksiyonu yapılmak üzere enkazının kaldırılması koruma ve mimarlık açısından doğru bir yaklaşım olmamakla birlikte, mülk sahiplerinin bu süreçler içerisinde çok yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalacağının da bilinmesi gerekmektedir.

Ağır iş makinelerinin, enkaz kaldırma çalışmaları sırasında “kültür yıkıntısı” olarak nitelendirilen yığının üzerinde çalışmasının korumak gerektiğinde tüm kurumların uzlaştığı, değerlerin yok olmasına sebebiyet verdiği unutulmamalıdır. Ayrıca birçok yapının zemin kotunun altında hem kendi dönemlerine hem de kendinden önceki dönemlere ait mahzenleri ve bodrum katları, su kuyuları ve sarnıçları da mevcuttur. Yapıların zemin katlarının üzerinde çalışan ağır iş makineleri, toprak altındaki arkeolojik yapılara ve bu yapıların alt kotlarındaki uzantılarına zarar vermektedir. Bu alanlardaki enkaz kaldırma çalışmalarının hassasiyetle ve bilimsel yöntemlerle gerçekleştirilmesi hem bugünün hem de binlerce yıllık tarihi tanıklıkları, medeniyetin inşası ve kadim kültürlerin yaşaması ve geleceğe aktarılması açısından hayati önemdedir.

Kentlerimizi Yeniden Kuracağız!

İki gün olarak gerçekleştirdiğimiz çalıştay sonucunda açığa çıkan en temel nokta; iktidarın neoliberal politikalarla kamusal hizmetleri tasfiye ettiği gerçekliği ile var ettiği kamusuz devletin yapmadığı/ yapamadığı; sağlık, eğitim hakkı, barınma, gıda, hijyen ve temiz suya ulaşma gibi en temel insani ihtiyaçların depremin üzerinden tam 9 ay geçmesine rağmen yeterince karşılanmadığı tespit edilmiştir. Yine ranta dayalı politikalar sonucunda enkaz kaldırma çalışmaları belli şirketlere verilmiş bu faaliyetler insan hayatını tehdit eden tarzda devam etmekte, kaldırılan moloz yığınları yaşam alanlarına boşaltılarak tarım arazileri yok edilmektedir. İktidarın çıkardığı zorunlu kamulaştırma düzenlemeleri ile yüzlerce yıllık zeytinlikler yerine binalar yapılmak suretiyle, depremin ağır faturası iktidarın bu rant politikaları ile bir kez daha bölge halkına kesilmek istenmektedir.

İktidarın bu yaklaşımı karşısında depremin ilk anından itibaren dayanışma çalışmaları demokratik kitle örgütleri, sendikalar, emek meslek örgütleri ve yerel inisiyatifler tarafından yürütülmüştür. Yürütülen her türlü çalışmanın gerek belleğini oluşturmak gerek ortak mücadeleyi yükseltmek gerekse daha sonrasında oluşacak olağanüstü afet süreçlerinde de işbirliği kurulması için demokratik kitle örgütleri ve yerel inisiyatiflerle koordinasyon kurulması elzemdir.

Bilimsel ve teknik esaslar çerçevesinde yürütülmediği için deprem bölgesinde yaşayan insanlara, bölgenin bitki örtüsüne, su kaynaklarına, tarım alanlarına ve doğal yaşamına telafisi imkansız zararlar verecek enkaz kaldırma ve depolama çalışmalarına derhal son verilmeli, bu çerçevede devam eden çalışmaların teşhiri kamuoyunda yapılmalı ve sorumlular hakkında hukuki süreç başlatılmalıdır.

Deprem ve depreme dayanıklı bina, binaların deprem sonrası hasar durumu çalışmalarında farklı bilim dalları önemli katkılar sağlarlar. Depreme dayanıklı bina tasarımı için yer incelemeleri, yapı imalatı sırasında yapının denetiminde beton dayanımın ve donatıların projeye uygunluğunun hasarsız incelemesinde, deprem sonrası bina incelemesi gibi problemlerin mühendislik çözümünde, merkezi ve yerel yönetimlerin ilgili kurum ve kuruluşlardan oluşan koordinasyon ile yeniden yapılaşma çalışmaların yürütülmesi gerekmektedir.

Deprem bölgelerinde hukuksal mücadele ortaklaştırılmalı bütünlüklü bir süreç yürütülmeli diğer deprem bölgelerindeki yerellerle ortak bir çalışma yürütülmeli ve açılan davaların paylaşımı ve bilgilendirilmesi yapılmalıdır.

ÇED raporunun kaldırılmasına dair bir ortak çalışma yapılmalı ekoloji örgütleri ile birlikte buna dair bir eylemlik programı oluşturulmalı, hukuksal takibi için ortak bir koordinasyon kurulmalıdır.

Toplumsal hafıza, ileriye dönük yaşamın taşıyıcısıdır. Yaşadığımız deprem dahil öncesi ve sonrasındaki tüm toplumsal hafızanın yok edilmemesi gerekmektedir, bunun için tarihi ve kültürel yapılar korunmalı ve yaşam alanının tarihi yapısına uygun mimari anlayış benimsenmelidir.

Meydanlar kentlerin hafızası ve ortak yaşam ve mücadele alanları olan meydanlar yapılmalı, bu meydanlar toplumlar arası kültürel çeşitliliği korumak, etkileşimi sağlamak ve demokratik işleyişi çoğaltmak için kullanılmalıdır.

Kırsal alanlarda yaşayan köylüler geçici barınma gerekçesiyle bile olsa topraklarından koparılmamalı, doğayla organik bağları zedelenmemelidir. Köydeki yaşamın sürdürülebilirliği için köylerdeki hayvanlara yem teminine öncelik verilmelidir.

Engele duyarlı afet yönetimi; önleme, risk azaltma, hazırlık, arama-kurtarma, acil yardım, rehabilitasyon, zararları azaltma ve yeniden inşa süreçlerini içeren afet öncesi, afet sırası ve afet sonrasının planlanması ve koordine edilmesi için afet ve acil durum yöneticileri, acil müdahale ekipleri, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar gibi profesyonelleri ve engelli bireye bakım veren yakın çevresini kapsayan çok boyutlu ve bir engelli yurttaşlarımıza yönelik bir eylem planı yapılması zaruridir. Bu nedenle gerek engelli bireylerin katılımı açısından mekânsal düzenlemeler, gerekse engelli bireye bakım veren katılımcıların yaşadığı öznel sorunları gören ve çözüm üreten mekanizmaları kurmanın deprem bölgelerinde yaşamı ve kentleri yeniden kurarken oldukça önemli ve öncelikli duyarlılığımız olmalıdır.

Deprem öncesinde ve deprem sonrasında Ana dilde kamu hizmeti taleplerimizin ne kadar önemli bir ihtiyaç olduğunu gördük. 6 Şubat depremlerinin gerçekleştiği coğrafyada anadili farklı olan yurttaşlarımızın sağlık, eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetlerinden faydalanmada sıkıntı yaşadıkları tespit edilmiştir. Dolayısıyla başta eğitim ve sağlık olmak üzere tüm kamusal hizmetlerin anadilinde sunulması, afet durumlarında daha fazla hayat kurtarmak ve yaşama bağlanmak, dayanışmayı büyütmek açısından kaçınılmazdır.

Deprem sonrasında yardım ve dayanışma faaliyetlerinin organize edilmesi ile ilgili olarak merkezi yönetim kadar yerel yönetimlerin de yetersiz kaldığına tanık olduk. Bu yüzden yerel yönetimlerin güçlenmesi yönünde de çalışmalar yapılması önemlidir.

Deprem illerinde ilk günden itibaren oluşturulan yerel dayanışma ağlarının koordineli çalışabilmesi ve dayanışma faaliyetlerinin daha güçlü kılınabilmesi açısından 11 deprem ilinde bütünlüklü bir mücadelenin örgütlenmesi, yaşanan sorunların ortak çözümü açısından önemlidir. Bu anlamda bu çalıştayı düzenleyen kurumlar olarak deprem illerini kapsayacak şekilde merkezi bir koordinasyonun oluşturulması için bir çağrı yapılmalıdır.

Mevcut çadır kentler ve konteynır kentlerde gerekli güvenlik önlemlerinin alınması noktasında ve mevcut cinsiyet eşitsizliğini gözeten bir yerden kadınlar açısından ücretsiz ulaşım olanaklarının sağlanması için yerel yönetimlerle çalışmalar yürütülmelidir.

Kadınların, çocukların ve LGBTİ+ların şiddet, taciz ve istismara maruz kalmaları durumunda başvurabilecekleri birimlerin oluşturulması ve geçici olarak barınabilecekleri olanakların sağlanması için çalışmalar yürütülmelidir.

Kentlerin inşası tamamlanıncaya kadar ortak yaşam alanlarının oluşturulması önemlidir. Bu ortak yaşam alanlarında çocuk oyun parkları, psikososyal destek birimleri, sağlık hizmetleri ve kooperatifler gibi ortak yaşamı güçlendirecek alanları oluşturulmalıdır.

Kültürel mirasın korunması için her yapının ağır hasarlı veya yıkık da olsa kendi içerisinde bilgi ve detay barındırdığı gerçeği ile hareket edilmeli, sit alanları içerisindeki hiçbir yapıdan, tespitler yapılmadan enkaz kaldırılmamalıdır. Bu yapılar “Tescilli Kültür Varlığı” ya da “Çevre Uyumlu Geleneksel Yapı” da olsa aynı hassasiyet gösterilmelidir. Çünkü Antakya tarihi kent merkezi içindeki her yapı, tarihi dokuyu tamamlayan bir unsurdur. Yapıdan çok dokuyu koruyan bir yaklaşım içerisinde olunmalıdır. 

Her yapı için ayrı kararlar alınmalı, hasar durumuna göre topyekûn enkaz kaldırılmamalıdır. Mümkün olduğunca parsel sınırları içerisinde ayrıştırma yoluna gidilmelidir. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise, son çare olarak enkaz başka bir alana ayrıştırılmak üzere kaldırılmalıdır.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)

Türk Tabipleri Birliği (TTB)

Related Articles

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Eklenenler