Çarşamba, Mayıs 29, 2024
Google search engine

6 ŞUBAT DEPREMİ –DEPREM SONRASI YENİDEN İNŞA FAALİYETLERİ 

Ekolojik yıkım, mülksüzleştirme, insansızlaştırma

Söyleşi: Bekir Avcı

11 Nisan 2023Halk ve çevre sağlığı hiçe sayılarak yaşam alanlarına yığılan molozlar, yapılaşmaya açılan tarım alanları, “riskli alan” ilanları… Deprem bölgesindeki bu aceleciliğin nedeni, “yeni kentleşmeden” iktidarın muradı ne? Depremin ardından Adıyaman’da dayanışma ağlarına katılan harita mühendisi, TMMOB Mardin İl Koordinasyon Kurulu ve Mardin Ekoloji Derneği üyesi Agit Özdemir’e kulak veriyoruz.

Antakya’da Samandağlı depremzedeler “depremden ölmedik, asbestten öleceğiz” diyor. Şu an deprem bölgesinde enkazların kaldırılması, molozların depolanması konusunda yapılan ne, yapılmaması gereken ne? Asbest nasıl bir tehlike oluşturuyor?

Agit Özdemir: Asbest bir mineral. Gözle görülmeyen lifli yapısından dolayı, kırıldığında çevreye milyonlarca lif yayılır ve solunum yollarında ciddi hastalıklara neden olur. Dünya Sağlık Örgütü asbesti birinci derece kanserojen ilan etti. 2011 yılında Türkiye’de yasaklandı. Avrupa’da da yasaklı. Fakat birçok yapıda asbest olduğunu biliyoruz. Bugün deprem bölgesinde çıkarılan molozlarda da mevcut olabilir. Bir asbest yönetmeliği var, ama o yönetmeliğe uyulmuyor. Bilinçsiz ve kontrolsüz bir şekilde kaldırılıyor enkazlar. Bunlarda asbest var mı, yok mu, asbest depolama alanları ne kadar, depolama alanı olarak kullanılan yerlerin zemin etütleri yapıldı mı, bu yerlerde asbestin yeraltına sızmasını engelleyecek önlemler alındı mı, hepsi muamma. Oysa molozların döküleceği alanların toprak yapısının geçirgenliğinin kontrol edilmesi lâzım. Yeraltı sularına karışmaması gerekiyor. Ama depremin hemen ardından ilan edilen OHAL ve çıkarılan 126. kararnameden dolayı kimse “neden böyle yapıyorsunuz?” diyemiyor.

Agit Özdemir

Asbestli molozlar yeraltı sularına karışırsa ne olur?

Bu molozlar yeraltı sularına karışırsa ve bu yeraltı sularıyla tarımda sulama yapılırsa –ki yapılacaktır– asbestin sadece deprem bölgesine değil, tüm Türkiye’ye yayılma ihtimali var. Yapılan bir araştırmaya göre 1999 depreminde 13 milyon ton enkaz kaldırılmış, bu sefer kaldırılacak tahmini enkaz miktarı 210 milyon ton. Bunun için depolama alanlarının tespiti gerekiyor, ama devlet bunu yapmıyor. Çünkü hızlıca kentleşme yapmak istiyor ve bu yüzden en yakın alana, ne bir etüt ne de bir çalışma olmadan enkazlar için depolama yapıyor. Antakya’da zeytinlik bölgesine, Kuş Cenneti’ne dökülüyor molozlar. Kamyonların bu molozları kaldırırken brandayla gitmesi gerek, ama o da yapılmıyor. Sonuç olarak o toz solunuyor. Adıyaman’da “moloz dökmek yasaktır” tabelasının olduğu dere yatağına yığma yapılıyor. Dere yatağının hemen arkasında Atatürk Barajı var. Bu baraj bölgenin içme suyu kaynağı. Öyle bir acelecilik var ki, asbest gündeme bile girmiyor. Çünkü eğer gündeme girerse iktidar mevcut enkazı kaldıramaz, o zaman da hedeflediği yapılaşmayı başlatamaz.

Konut ihtiyacı acil, fakat iktidardaki bu aceleciliğin nedeni ne sizce?

Devlet depremi “lütuf” olarak görüyor. Hem ekonomik krizle durgunlaşan inşaat sektörünü yeniden canlandırmak ve buradan rant elde etmek istiyor, hem de depremzedelerin “devlet nerede?” sorusuna yeni ve hızlı bir kentleşmeyle yanıt olmak istiyor. Yerle bir olan kentlerin planını kendi istediği gibi yaparken de buraları kontrol altında tutabileceği, toplumu gözetleyip dönüştürebileceği şekilde inşa etmeyi amaçlıyor. Bu yüzden deprem sonrası yeniden inşa bir planlama değil, bir dizayn bence. Biz bunu Sur, Nusaybin ve Cizre’deki kent savaşlarında gördük.

Antakya’da zeytinlik bölgesine, Kuş Cenneti’ne dökülüyor molozlar. Adıyaman’da “moloz dökmek yasaktır” tabelasının olduğu dere yatağına yığma yapılıyor. Dere yatağının hemen arkasında Atatürk Barajı var. Bu baraj bölgenin içme suyu kaynağı. Molozlar yeraltı sularına karışıp tarımda sulama yapılırsa asbestin tüm Türkiye’ye yayılma ihtimali var.

O bölgelerdeki dönüşümle depremden sonraki inşaat hamlesini nasıl kıyaslayabiliriz?

Kent savaşlarından önce Sur ve Nusaybin’de uzun süredir devam eden komşuluk ilişkileri dayanışmayı mümkün kılıyordu. Çoğu mahallede sokak muhalefetine imkân sağlayan fiziki bir yapı vardı. Mahallelerin dar sokaklı yapısı, TOMA, panzer ve akrep gibi polis araçlarının kolayca ilerlemesini engelliyordu. Sur’da “kentsel dönüşüm” sonrası o dar sokaklı mahalleler yok artık. Bu mahallelerin yerini geniş caddeler, yollar, işletmeler aldı. Komşuluk ilişkilerinden ve yılların tanışıklığından gelen kolektif hareket kayboldu. Bu sadece Türkiye’ye özgü de değil. Paris’ten de biliyoruz, Paris Komünü sonrası barikatlar kurmaya elverişli Paris sokaklarının yerini geniş bulvarlar aldı. Bu bulvarlar gelecekteki barikatlara ve halk ayaklanmalarına karşı askeri birliklerin, topçuların daha hızlı hareket edebileceği uzun ve geniş koridorlar yarattı. Verdiğim örnekleri kentin “güvenlikleştirilmesi” üzerinden okumak lâzım. Bu sadece askeri bir kavram olarak anlaşılmamalı. Devlet kentleri kontrol altına almak, gözetlemek, biçimlendirmek, dönüştürmek üzere kullanıyor. Neredeyse tamamen yıkılan deprem bölgesindeki aceleciliğin önemli bir nedeni ve aslında konuşulmayan boyutu bu.

Adıyaman’da “Moloz dökmek yasaktır” tabelasının olduğu dere yatağına dökülen molozlar. Fotoğraf: Evrensel

Devlet deprem bölgesindeki kentlerde böylesi bir “dizayna” neden ihtiyaç duyuyor?

Yıllara dayanan kolektif dayanışmanın mekânlarını, halkların, inançların bir arada yaşayabilme olanaklarını her zaman yıkmak, yok etmek ister devlet. Depremin etkilediği yerlerden Adıyaman, Kürt-Alevi nüfusun yoğun yaşadığı bir yer. Hatay da halkların ve inançların bir arada yaşayabildiği, kendi kültürünü, kısmen kendi mimarisini koruyabilmiş bir kent. Hatay’da “Türkiye’nin son Ermeni köyü” diye bildiğimiz Vakıflı Köyü de var. Orası şu an tehdit altında, göç tehdidi var. Devletin kolektif dayanışma mekânlarını imha etme politikalarının başında göçertme ve mekânı dönüştürme gelir. Kent savaşlarındaki yıkımdan dolayı çok büyük göçler yaşandı. Deprem sonrası da büyük göçler yaşandı, yaşanıyor.

Bu göçler aynı zamanda teşvik mi ediliyor sizce?

Evet. Adıyaman ve Malatya arasında, yüksek dağların yamaçlarında Kürt-Alevi köyleri var. Örneğin Çelikhan ilçesine bağlı Recep ve Aksu’da (Avasipî) yıkım çok büyüktü. Ulaşım çok zordu bu köylere. Aynı şekilde merkeze bağlı Yaylakonak’ta (Balyan) da yıkım çok büyüktü. 280 hanenin olduğu yerleşim yerinde sadece on yapı ayakta kalmıştı. Buraya üçüncü gün ilk yardım tırlarından birini götürdük. Beldeye bağlı altı köy vardı. Köylerin yolları kardan dolayı kapalıydı. Bu köylerden Çatdere’nin yolu depremin ancak beşinci günü açılabilmişti mesela. Depremin onuncu gününde konuştuğum Zivar köyünden biri ise AFAD’ın köylere hâlâ çadır götürmediğini söylüyordu. Malatya’da üç Alevi köyünün tam ortasına moloz yığınları döküldü. Battalgazi ilçesine bağlı Mamurek mahallesindeki bu köylerde (Söğüt, Elmalı ve Balıklıdere) Kürt ve Alevi yurttaşlar yaşıyor. Moloz yığınları oradaki tarımı, yeraltı sularını, kayısıyı etkiliyor. Bu da insanların yaşam imkânlarını elinden almak, onları göçe zorlamak anlamına geliyor. Deprem sonrası pratikler yeni bir zorla yerinden etmeye neden oluyor.

Arama-kurtarma, temel ihtiyaç malzemelerinin temini, çadırların kurulması… Dayanışma temelli tüm bu faaliyetler devletin ve kurumlarının yokluğunu daha görünür kılıyordu. Bu yüzden yardım depolarına kayyumlar atandı, depolardaki gönüllüler tehdit edildi, yardım tırlarına el kondu, vinçler engellendi.

Cumhuriyetle beraber Adıyaman ve Maraş başta olmak üzere Kürt-Alevi nüfusa dönük sürekli bir göçertme politikası başladı. 1925’te Şark Islahat Planı’nda net olarak “Fırat’ın batısında meskûn bulunan Kızılbaş Kürtlere” dönük politikalar olduğunu biliyoruz. Bence bu demografik operasyon deprem bahane edilerek devam ettirilmek isteniyor. Müdahale edilmemesinin bir sebebinin bu olduğunu söyleyebilirim. Mevcut imkânların kullanılmadığını da Adıyaman’da yaşadığımız bir örnekle anlatmak istiyorum. Orada iletişim kurduğumuz insanlar depremin hemen ertesinde Adıyaman Belediyesi’ne gittiklerini, belediyenin bahçesinde 15 tane vinç, kepçe, kamyon olduğunu, “deprem yaşandı, niye bunlar kullanılmıyor?” diye sorduklarını anlatıyorlardı. İlk etapta belediyenin yanıtı “kullanacak şoför yok” oluyor. Gönüllüler arasında bunları kullanabilecek insanlar vardı. “Bize verin, biz kullanalım, enkaz altından sesler geliyor” dediler. Ben şahit oldum buna. Ama o zaman da “anahtarlar kayıp” dendi. Bu imkânlar kullanılmadı.

Depremin ilk günlerinde Adıyaman’daki manzara nasıldı? Engellemelere, imkânsızlıklara karşın siz nasıl hareket ettiniz?

Depremin ikinci günü, gönüllülük esasıyla gitmiştim Adıyaman’a. On güne yakın orada kaldım. Amacım tamamen yardım organizasyonlarının içinde yer almaktı. Ben mühendisim, harita mühendisiyim ve yıllardır ekoloji mücadeleleri içerisinde yer alıyorum. Bu yüzden dayanışmanın yanısıra mühendislik ve ekoloji açısından da kenti gözlemlemeye çalıştım. Gider gitmez ilk duyduğum şey “devlet yok, AFAD yok, asker yok, yardım yok” lafıydı. Herkes bunu söylüyordu. Buna karşın muazzam bir dayanışma vardı. Kendiliğinden gelişen, devlet dışı organizasyonların katıldığı bir dayanışmaydı bu. Bu denli büyük bir yıkımın içinde umut veren şey buydu. Dayanışmayı sadece oraya gönüllü gelen insanlarla sınırlamıyorum ama. Oraya gelip yardımların tasnif ve dağıtımında görev alanların yanında, örneğin deprem bölgesine gelemese de bu dayanışmayı ören, çevirmeninden yazılımcısına, tandırda ekmek pişiren annesine kadar birçok kişi vardı. Biz de TMMOB’un, KESK’in, HDP’nin organize ettiği yardımları depolardan kent merkezine ve köylere ulaştırmaya çalışıyorduk.

Kontrolsüzce toplanan ve yaşam alanlarına dökülen enkazlara karşı Samandağ’da “Yaşam Nöbeti”

Köylerin birçoğuna ilk günlerde gidilemedi, bilgi alınamadı, yardım ulaştırılamadı. Adıyaman’ın köylerinde manzara nasıldı?

Depremin ikinci günü gelen AFAD ekipleri sadece AKP Adıyaman milletvekili Yakup Taş ve ailesinin olduğu yerlerde çalışma yapmıştı. Onların cenazelerine ulaşmak için bütün imkânlar seferber edildi. Üçüncü günden sonra çok yetersiz de olsa AFAD ekipleri Adıyaman merkeze geldiler. Gelen ekipler yine AKP ve MHP camiasının olduğu enkazlarda çalışmalar yaptı ağırlıklı olarak. Yani yoksul, emekçi, köylü, Kürt, Alevi insanların olduğu mahallelerde arama-kurtarma çalışmaları doğru düzgün yapılmadı. Sınırlı imkânlarla da olsa bu mahallelerde gönüllüler çalıştı. Aynı şekilde buralara ilk günlerde yardım da götürülmedi. Adıyaman merkezde ancak üçüncü-dördüncü gün başlayan arama-kurtarma çalışmaları köylerde hiç yoktu. Köyler sahipsizdi. Biz gitmek istediğimiz zaman bazı köy yolları kardan dolayı kapalıydı. Oralara yardım tırlarını götürmek imkânsızdı. Bir şekilde imkânları seferber edip bu köylere gitmeye çalıştık. Köy yollarının durumuna dair bilgimiz çok az olduğundan yardımlarda gecikmeler yaşanıyordu.

Nasıl ulaştınız köylere?

Tırları götüremediğimiz için ufak kamyonetler, pikaplar ayarladık. Mardin’den, Urfa’dan pikaplar geldi. Ana yollar ve köy yollarına dair bilgimiz olmadığından çoğu zaman rehberimiz navigasyondu. Navigasyon bizi hangi yoldan götürüyorsa o yolu takip ediyorduk. Bu nedenle köy yollarında bir yardım tırımız devrildi. Devrilen tırı düzeltmek için köylerden insanlar gelse de tırımız 12 saat kadar devrik kaldı. Tırı düzeltmek için vinç gerekiyordu, vinçler de enkazlarda çalışıyordu. Arkadaşlarımız saatlerce vinç aradılar. Böyle bir durumda vinç getirmenin de mahcubiyetini yaşadık. Neyse ki gece yarısı tırımızı çıkarıp yardım depomuza getirebildik. Köylerle iletişime geçip temel yaşam malzemelerini belirledik ve pikaplara yükleyip oralara götürdük.

Devlet depremi “lütuf” olarak görüyor. Yerle bir olan kentlerin planını kendi istediği gibi yaparken buraları kontrol altında tutabileceği, toplumu gözetleyip dönüştürebileceği şekilde inşa etmeyi amaçlıyor. Bu yüzden deprem sonrası yeniden inşa bir planlama değil, bir dizayn bence. Biz bunu Sur, Nusaybin ve Cizre’deki kent savaşlarında gördük.

Köylerin çoğu tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. İnsanlar bir yandan kendi imkânlarıyla yakınlarını çıkarmaya çalışırken, bir yandan da enkaz altından hayvanların sesleri geliyordu. Bu beni çok etkilemişti. Küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık oradaki insanların temel geçim kaynakları sonuçta. Hayvanlarını enkazdan çıkarsalar da bu kez hayvanların yem ihtiyacını karşılayamıyorlardı. İnsanlar için temel yaşam malzemelerinin götürülemediği yerde hayvanlar için bu ihtiyaç hiç karşılanmıyordu. Yem ve barınma ihtiyacı karşılanamayan hayvanların birçoğu soğuktan öldü zaten. Bu ilerleyen zamanlarda buradaki insanlar için ciddi bir yoksullaşma demek. Konuştuğum depremzedeler bunun altını çiziyorlardı.

Ne diyorlardı?

Gittiğimiz bir köyde temel ihtiyaç malzemelerini indirirken köylüler “bize yardım malzemesi indirmeyin, varsa hayvan yemi gerekiyor” diyorlardı. Zaten evlerini, her şeylerini kaybettiklerini, temel geçim kaynaklarının hayvancılık olduğunu, en azından hayvanlarına yem istediklerini söylüyorlardı. Bu noktaya kimse odaklanmıyordu. En büyük mesele de buraların çok soğuk olmasıydı. Biz eksi 20 dereceleri görüyorduk. Bir hayvan dışarıda bu soğuğu kaldıramazdı. İnsanların hayvanları için ağıt yaktığına da şahit oldum.

Bu süreçte sizde en çok yer eden başka neler oldu?

Yardım malzemelerinin olduğu bir araçla üçüncü gün bir köye gittim. Temel ihtiyaçları indirirken köylülerden yaşlı birinin gelip “kefen var mı?” diye sorması beni en çok etkileyen şeydi. Biz temel yardım malzemelerini indirirken bizden kefen istedi. Olmadığını söyledim. “Bunun için ne yapabilirsiniz, elinizde ne var?” dedi. Battaniye olduğunu söyledim. “Poşet var mı?” diye sordu bu kez. Yardımları tasnif etmek için kullandığımız poşetler vardı. Bu poşetleri insanlar ölülerini gömebilmek için istiyorlardı. Beni en fazla etkileyen şeylerden biri buydu. Hayatımda ilk defa bu kadar çaresiz hissettim. Çok büyük bir yıkım vardı. Enkaz altından sesler geliyordu. Yardım ulaştırılması gereken insanlar bizi arıyordu, ama biz olanaksızlıktan onlara ulaşamıyorduk. Hayatımda çaresizliği yaşadığım başka bir an olmamıştı.

1975’teki Lice depreminden sonra yamaçlarda yaşayan Licelileri alıp yamaçların 1,5 kilometre aşağısında düzlük bir alana indirdiler. Daha rahat kontrol edebilecekleri, kuşatabilecekleri, müdahale edebilecekleri şekilde inşa ettiler Lice’yi. O günden bugüne devlet aklı çok değişmedi.

Bir de Bağımsız Maden-İş Sendikası başkanı Gökay Çakır’ın “geciktik, halkımızdan özür dileriz” açıklaması beni çok etkiledi. Oysa madenciler geldiler, onların Adıyaman’da nasıl hızlıca organize olduklarını enkazlarda çalışan arkadaşlar anlatıyorlardı. Gelip hemen enkazların altına girerek insanları kurtardıklarına şahit olduk. Madenciler meslekleri gereği bunu yapabiliyordu. Ama AFAD onlara da müdahale ediyordu. Kendisi çalışmıyordu, madencilerin, gelen gönüllülerin çalışmasını da engelliyordu. Enkazdan canlı biri çıkarıldığı zaman AFAD yanına yandaş basını alarak enkaz başına gidip müdahale ediyordu. Gönüllüler vinç ya da kepçe getirdiğinde buna el konuyordu.

Bunu neden yapıyorlardı, gerekçeleri neydi?

Çünkü gönüllülerin, madencilerin çalışması devletin yokluğunu görünür kılıyordu. Bana kalırsa bu yüzden ısrarla engelliyorlardı. Arama-kurtarma, temel ihtiyaç malzemelerinin temini, çadırların kurulması… Dayanışma temelli tüm bu faaliyetler devletin ve kurumlarının yokluğunu daha görünür kılıyordu. Bu yüzden yardım depolarına kayyumlar atandı, depolardaki gönüllüler tehdit edildi, yardım tırlarına el kondu, vinçler engellendi. Adıyaman’a bilinçli bir şekilde müdahale edilmediğini düşünüyorum. Var olan imkânlar hem kullanılmadı hem de kullandırtılmadı.

Neden sizce?

1975’te yaşanan Lice depremini hatırlatmak isterim. 6.6 büyüklüğündeki depremde 2 bin 385 kişi yaşamını yitirdi. O zaman da devletin müdahalesi geç ve yetersizdi. Bu gecikmenin neden olduğunu biliyoruz; Lice devlet aklına, fikrine, düşüncesine göre yaşayan bir yer değildi ve bir cezalandırma yöntemi olarak geç müdahale edildi. O dönemin belediye başkanı can kaybının yüksek oluşunun dönemin İmar ve İskân Bakanlığı’nın ihmallerinden kaynaklandığını söylüyor, devletin bilinçli bir şekilde Lice’ye yönelmediğini vurguluyordu. Lice’yi özellikle hatırlatma nedenim şu: Devlet deprem sonrası yeniden inşaları fırsat olarak görüyor. Devlet aklıyla yönetebileceği kentler kurabileceğini düşünüyor. Lice depreminden sonra yapılan buydu. Yamaçlarda yaşayan Licelileri alıp yamaçların 1,5 kilometre aşağısında düzlük bir alana indirdiler. Daha rahat kontrol edebilecekleri, kuşatabilecekleri, müdahale edebilecekleri şekilde inşa ettiler Lice’yi. O günden bugüne devlet aklı çok değişmedi. İktidarların elinde deprem bir cezalandırma yöntemine dönüşebiliyor kolayca.

TOKİ kentleri tek tipleştiren, halkı mülksüzleştiren, insanları uzun yıllar boyunca devlete borçlandıran bir sistem. Toplumu kontrol edebilmenin bir aracı. Yeni yapılaşmanın hepsi TOKİ eliyle gerçekleştirilecek.

Sur, Nusaybin, Cizre’nin yıkımı ve dönüşümüyle deprem bölgesinde hedeflenen “dönüşüm” arasındaki ilişkiye dikkat çektiniz. Aralarında nasıl bir koşutluk var sizce?

Kent savaşlarının yaşandığı 2016 yılında Afet Yasası’na iki ek madde eklendi. O maddelerden biri şöyleydi: “Kamu düzeni ve güvenliğinin olağan hayatı durduracak şekilde yaşanabileceği yerlerde, ilçelerde doğrudan devletin burayı riskli alan ilan etmesi ve buna göre hareket etmesi…” Sur ve Cizre’de yapılan buydu. Riskli alan ilan edildiler. Böylece acele kamulaştırma yapıldı ve halk mülksüzleştirildi. Acele kamulaştırma dediğimiz şey sadece savaş süreçlerinde yapılabilen bir uygulamayken bu maddeyle beraber olağan hale getirildi. Afet Yasası’ndaki bu madde bir “güvenlik” maddesi aslında. Yani depremin felakete dönüşmesini engelleyecek bir yasa devlet eliyle “güvenlik” meselesine eklemlendi. Ayrıca yasaya ek olarak konan bir diğer maddede yer alan “üzerindeki toplam yapı sayısının en az yüzde 65’i imar mevzuatına aykırı olan…” ibaresi önemli.

Antakya kent merkezinde 307 hektarlık bölge “riskli alan” ilan edildi

Geçtiğimiz günlerde “eski Antakya” olarak bilinen Antakya’nın tarihi merkezi “riskli alan” ilan edildi. Bu kararın akıbeti bir mülksüzleştirme süreci mi olur?

Aynen öyle. Sur’un başına gelenin Antakya’nın başına da gelmesi kaçınılmaz. Burada yaşayan insanlar Sur’dakiler gibi mülksüzleşecek. Çünkü acele kamulaştırma yapılacak. “Riskli alan” kararıyla rant kapısı sonuna kadar açılmış oldu. Bu alandaki yapıların kültürel, tarihi ve mimari yapısının gözetilmesi gerekiyor, ama gözetilecek şeyin rant olacağını geçmişteki örneklerden biliyoruz. Kültürel ve tarihi yapıların yerini lüks işletmeler alacaktır. Mülksüzleştirme beraberinde insansızlaştırmayı getirecektir. Bunlar tesadüf değil. Devlet yoksulların ve emekçilerin yaşadığı, soylulaştırmayı düşündüğü yerleri doğrudan kendisi seçip belirliyor ve buraları rant alanına açıyor. Antakya’da yapılan da bu. Mardin’in Yeşilli ilçesinde halkın tüm itirazlarına rağmen kentsel dönüşüm yapılabiliyorsa, bunun nedeni de bakanlar kurulu kararıyla ilan edilen riskli alan kararıdır. Devletin istediği yerde, istediği şekilde, istediği şirkete ihale vermesinin altında “riskli alan” kavramı var. Bu konunun üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğini düşünüyorum.

Deprem bölgesindeki yeni kentleşmede esas aktörlerden biri TOKİ…

TOKİ kentleri tek-tipleştiren, halkı mülksüzleştiren, insanları uzun yıllar boyunca devlete borçlandıran bir sistem. Toplumu kontrol edebilmenin bir aracı. Yeni yapılaşmanın hepsi TOKİ eliyle gerçekleştirilecek. Erdoğan “mart itibariyle 11 ilde 200 bin konut inşasına başlayacağız” dedi. TOKİ, iktidar döneminde kurulmuş, iktidarın tüm desteğine rağmen yirmi senede toplam bir milyon yapı üretmiş. Yirmi sene boyunca bir milyon yapı üreten bir kurum bir sene içerisinde 200 bin yapı üreteceğini söylüyor. Bu imkânsız. Tamamen seçim yatırımı. Bunu yapamaz. Yapılacak yapılar çok aceleye getirildiği için zemin etütleri düzgün yapılamıyor, mimar-mühendislik işlemleri dikkate alınmıyor. 126. kararnameyle meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve halkın devre dışı bırakıldığı yerde hızlı bir kentleşmeye gidiliyor. Bu, yeni felaketlere kapı aralıyor.

Nedir onlar?

Deprem bölgesinde kentleşme zaten sorunluydu. Birçok yapı imar rantları sebebiyle yapı-zemin ilişkisi gözetilmeden yapılmıştı. Aynı şekilde, hiçbir mühendislik, mimarlık, planlama hizmeti dikkate alınmadan yapılan binlerce yapı İmar Barışı’ndan faydalanmıştı. Yeni kentleşme depremin yarattığı yıkım göz önüne alınarak yapılmalı. Bilim insanlarının, meslek odalarının, halkın katılımı gerekiyor. Ama devlet kendi bildiğini okuyor. Ciddi zemin etütleri yapılması gerekirken, bunlar ne kadar yapılıyor, biz bilmiyoruz, ulaşamıyoruz, yapıldığını da düşünmüyoruz. Yapılıp yapılmadığını kontrol edecek bir mekanizma yok, çünkü OHAL var. Tek sorun sanki yüksek yapılarmış gibi konuşuluyor. Tek mesele bu değil ki. Siz deprem bölgesindeki zemin yapısına göre kat sayısını belirliyorsunuz. Bu kat sayısı da belli mühendislik, mimarlık hesaplamalarına göre yapılıyor. Zemin-yapı ilişkisi hiçbir şekilde kurulamıyor. Bilim insanları deprem bölgesindeki tarım arazilerinin yapılaşmaya açılmaması konusunda uyarıda bulunuyor. Çünkü buralarda sıvılaşma çok yoğun ve daha büyük yıkımlara neden olacak. Depremin, yıkımın yaşandığı yerlerin analizleri, zemin etütleri doğru düzgün yapılmadan yeni bir kentleşmeye geçmek enkazın üzerine yeni bir kent inşa etmek demek. Daha enkazı kaldırabilmiş değilsiniz ki. Enkazı kaldırmak sadece binalardan çıkan beton yığınlarını kaldırmak değildir. Enkazı kaldırmak, kentleşme politikalarından tutun kanundaki, mühendislikteki sıkıntılara, kullanılan malzemelerin cinsine kadar her şeyin ince ince analizini yapmaktır. Bu da en az bir yılı alabilecek bir süreç bence.

6 Şubat depremleri beş bin köyü etkiledi. Buralarda resmi rakamla 300 bine yakın çiftçi yaşıyor, Türkiye’deki çiftçi sayısının yüzde 15’i. Deprem bölgesinde dört milyon hektarlık alanda tarım yapılıyor. Ovasıyla, zeytiniyle, bitkisel üretimiyle Türkiye’deki tarımın yüzde 21’ini karşılıyor bölge.

Bir harita mühendisi tam olarak ne yapar, bu konuştuğumuz bağlamda katkısı ne olabilir?

Harita mühendisliği deyince gündelik hayatta kullandığımız haritalardan ibaret bir algı oluşuyor. Ancak farkında olmadan toplum gündelik hayatın birçok noktasında harita mühendisliğinin verilerini, uygulamalarını kullanır. Bu açıdan toplumsal bir meslektir. Çalışma alanı çok geniş. Mekânsal verinin tüm aşamalarında yer alır. Kentlerin planlama aşamasından önce harita mühendisi oranın haritasını çıkarır. Mekândaki tüm verileri üretir. Yollar, yapılar, dereler, ağaçlar vb. aklınıza gelebilecek tüm detayları haritalar. Plancı da bunun üzerinden planını çizer. Tabii plancı jeoloji mühendislerinin zemin etüdünü dikkate alarak kat sayısını belirler. Yapılaşmanın tüm aşamalarında yer alır. Yapıların projeye uygun bir şekilde, uygun bir zeminde inşa edilmesi noktasında görev alır. Burası çok kritik, çünkü yapılaşma dediğiniz şey, bilimsel hesaplamaları olan bir şeydir ve harita mühendisi, tüm mühendislik hesaplamaları yapılan projeyi zemine uygular. Mühendislik dediğimiz şey dengedir. Siz binaları projeye göre değil de kendi kafanıza göre yaparsanız, kolonu kendi kafanıza göre dikerseniz, noktaları kendinize göre belirlerseniz, bu, yapıyı dengesizleştirir. Harita mühendisi tam da burada devreye girer, kolonların yerlerinden yapının inşasına kadar görev alır. Sadece mekânsal veri üretmez, üretilen verilerin görselleştirilmesinden görüntülenmesine, verilere dayalı risk analizine varana dek birçok konuda çalışır. Bu açıdan mekânsal düşünmeyi de sağlar.

“Mekânsal veri kullanmak” ne demek?

Mart ayında deprem bölgesinde sel oldu, insanlar öldü, çadırlar sular altında kaldı. Bu yüzden deprem bölgelerinde kurulan çadır kentlerin yer seçimleri üzerinden anlatayım. Eğer mekânsal veri analizleri kullanılmış olsa taşkın alanlarına çadırlar kurulmazdı mesela. Urfa’da selin felakete dönüşmesinin sebeplerinden biri de taşkın analizleri dikkate alınmadan alt geçidin yönünün belirlenmesi idi. Hava akımından en az etkilenebilecek alanlardan tutun, eğimin dikkate alınarak yerleştirilmesine kadar birçok soruna cevap bulunabilirdi. Aynı şekilde deprem bölgelerinde güncel, doğru ve güvenilir mekânsal verileri altlık olarak kullanan uygulamalar geliştirebilseydik, daha hızlı, daha az maliyetle depremzedelere ulaşabilirdik. 6 Şubat depremleri mekânsal verinin kullanımı açısından bir sınavdı, fakat başarılı olamadığımızı düşünüyorum.

Ayrıca, sosyolojik açıdan şunu söylemeliyim. Kent dediğimiz şey boş bir kap ya da sınırları, metrekareleri belli bir alana yapı inşa etmek değildir. Kent dediğimiz şey canlı bir şeydir, toplumsaldır. Bir kenti inşa etmek için toplumsal dinamikleri göz önünde bulundurmak lâzım. Oranın hafızası, kültürü, insanların daha önceki hatıraları vs. bunların hepsi bir bütündür. Tüm bunlar dikkate alınarak bir kent inşa edilebilir. Şu an yapılan en büyük hatalardan biri, bir kent sadece binalardan oluşuyormuşçasına hareket edilmesi. Hayır, kent, orada daha önce yaşayan insanların hatıralarından, sevdiklerinden, yapıp ettiklerinden oluşur, o insanların eylemleri ve düşünceleriyle bir bütün oluşturur. Bunların hepsi gözetilmeli. Bunun için bir kere halkın yeni kentleşme sürecine katılması lâzım. Ama ne yazık ki devlet bunu engelliyor.

Samandağ’da kontrolsüz moloz dökümünü protesto eden depremzedelere 4 Nisan’da jandarma müdahale etti, onlarca kişi gözaltına alındı

Depremin hemen ardından ilan edilen OHAL bu engellemelerde nasıl işlev görüyor?

OHAL’le beraber deprem bölgesinde moloz ve enkaz kaldırma, yeni yerleşim yerlerinin belirlenmesi, inşaat çalışmaları gibi hayati konuların hepsi Çevre ve Şehirciliği Bakanlığı’na bağlandı. Tüm aktörler devre dışı bırakıldı. 24 Şubat’ta çıkarılan Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (126 sayılı kararname) ile de bunun yasal zemini oluşturuldu. Yıkılan kentlerin inşasında tek yetkili bakanlık. Buradaki meslek odaları, yerel yönetimler, halk, mimarlık-mühendislik uygulamaları devre dışı bırakıldı. Ne itiraz yolu var, ne de yargı. Örneğin, deprem bölgesindeki tüm illerde orman ve meralar herhangi bir engele takılmadan direkt yapılaşmaya açılabilecek. Tamamen bakanlığın keyfine kalmış her şey.

Tarım alanlarının yapılaşmaya açılmasının zemin açısından risklerinden bahsettiniz. Bir de tarımsal üretim boyutu var…

Yıkımla beraber tarım alanları zaten zarar gördü. Buralara yeni yapıların yapılması tarım alanlarına daha da zarar verecek. 6 Şubat depremlerinin vurduğu illerde toplam beş bin köy etkilendi. Buralarda yaşayan 300 bine yakın çiftçi var. Bunlar resmi rakamlar. Bu da Türkiye’deki çiftçi sayısının yüzde 15’ine denk geliyor. Yine deprem bölgesinde dört milyon hektar tarım alanında üretim yapılıyor. Yani ovasıyla, zeytiniyle, bitkisel üretimiyle Türkiye’deki tarımın yüzde 21’ini karşılıyor bölge. Deprem sürecinde çiftçilerin tarım makinaları enkaz altında kaldı. Tam da gübreleme, aşılama, ilaçlama döneminin olduğu bir dönemde oldu deprem. İnsanlar canını kurtarmaya çalıştı, yakınlarının peşindeydi. Hayatını kaybeden, göç eden binlerce çiftçi oldu. Doğal olarak kimse ilaçlama falan yapamadı. Tarım alanlarının zarar görmesi ve yazın yaşayacağımız büyük kuraklıkla beraber ciddi bir gıda krizi bizi bekliyor.

Buralarda sulu tarım yapılıyordu. Yapılan açıklamalara göre, inşası uzun yıllar gerektiren sulama kanalları da zarar gördü. Depremle beraber, özellikle çiftçiler bazında ciddi yoksullaşma var. Bu da insanları mülksüzleştirecek. Yarın buralarda büyük tarım şirketlerinin tarım alanlarına el koyup koymayacağını bilmiyoruz. Çiftçinin kendisini sürdürülebilir kılabilmesi için bu olanaklara ihtiyacı var, ama bunların hiçbiri karşılanmıyor. Bu da göç demek aslında. Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Göç Örgütü’ne (IOM) göre mülteciler dahil bu sayı en az üç milyon. Depremin etkilediği 11 kentte 15 milyon insan yaşadığını biliyoruz. Üçte biri göç ederse bu sayı beş milyon demek. Dediğim gibi, deprem sonrası pratikler yeni bir zorla yerinden etmeye neden oluyor.

Depremlerin ardından Malatya’nın Akçadağ ilçesinde bulunan Sultansuyu Barajı üzerinde oluşan yarıklar. Fotoğraf: İHA

Sizinle daha önce barajlar üzerine konuşmuştuk. Deprem-baraj ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?

Düşünsenize, milyarlarca ton su bir yerde depolanıyor. Binlerce, belki milyonlarca yıldır bir dere doğal yatağında akarken siz bir anda önüne set çekiyorsunuz, ekosisteme, iç işleyişe müdahale ediyorsunuz. Sadece derenin aktığı yeri etkilemiyorsunuz ki, büyük bir alana müdahale etmiş oluyorsunuz. Ben yıllarca Ilısu Barajı’nı çalıştım. Bu büyük barajın depreme etki etme olasılığı olduğunu da dillendirdim. Türkiye’nin en büyük barajlarından biri Ilısu Barajı ve deprem bölgesinde yer alıyor. Buna dair bir çalışma yok maalesef, ama olması lâzım.

Baraj, HES ve maden meselesine iki yönlü bakıyorum. Birincisi bunların yeni bir felakete kapı aralayıp aralamadığı, ikincisi de deprem sürecinde bunların depreme bir katkı sunup sunmadığı, yani depremi tetikleyip tetiklemedikleri. Deprem bölgesi aslında GAP bölgesi. Adıyaman bunun içerisinde mesela. Bu bölgede 150 kadar HES, baraj ve gölet var. Dünyanın hiçbir yerinde deprem riski altındaki bir bölgeye bu kadar baraj, HES yapılmaz. Bilimsel çalışmalar buna işaret ediyor. 150 yıldır, özellikle son elli yıldır büyük barajların depremi tetikleyip tetiklemediğine dair çalışmalar yürütülüyor dünya çapında.

Bu çalışmalar ne söylüyor özetle?

Dört temel esas üzerinde duruyor bilim insanları. En temel mesele büyük barajların yapımı. Yani insan kaynaklı depremlerde ilk sırayı büyük barajlar çekiyor. İkincisi, yeraltında yapılan çalışmalar, maden çıkarılması gibi. Üçüncüsü, petrol ve gaz aramalarında çok derin kuyuların açılması ya da yeraltından su veya gaz basılması. Örneğin kaya gazı çıkatılması sürecinde çok büyük basınçlı su pompalanıyor. Bu Silvan’da denenmişti. Dördüncüsü de, çok büyük binaların yapımı.

Birinci derece deprem kuşağında yer alan bir bölgeye bu kadar çok baraj yapılması başlı başına bir sorun, bunca büyük depremlerin ardından bunların kontrollerinin yapılıp yapılmadığına dair soru işaretleriyse başka bir sorun.

Dünyada en fazla baraja sahip olan ülkelerden biri biziz, ama barajların bu tetikleyici etkisine dair bir çalışma yok. Amerika, Çin, Hindistan gibi ülkeler bu çalışmaları yapıyor. Dünyada yapılan çalışmalara bakarsak, Cezayir’de 1932 yılında yapılan Qued Fodda barajı var. 1933 yılında sismik hareketler gözlemleniyor ve bunu barajla ilişkilendiriyorlar. Yine Amerika’da Colorado bölgesindeki Boulder Barajı: Barajın yapıldığı 1935 senesine kadar bölgede hiçbir şekilde sismik hareket ölçülememişken, 21 milyar ton su taşıyan barajın yapımından hemen bir sene sonra sismik hareketlere yaklaşılmış. İki sene içerisinde 100 tane artçı deprem kaydedilmiş. Yunanistan’da Kremesta baraj gölünün 4.700 milyon ton su ile dolmasından sonra 6.2 büyüklüğünde deprem ve devamında artçılar yaşanmış. Asya bölgesinde de çalışmalar var. Hindistan’da Maharashtra bölgesinde 1967 yılında 6.3 büyüklüğünde deprem yaşanıyor. Bu deprem de bölgedeki baraj yapımından sonraya denk geliyor. Yine Sismolojik Araştırma Mektupları dergisinde barajlara gönderme var büyük barajların depremi tetiklediğine dair. Şu örnek veriliyor: Çin’in Sichuan bölgesinde 2008 yılında meydana gelen 7.9 büyüklüğündeki depremde merkez üssünün birkaç kilometre ötesinde bir deprem yaşanıyor. Zipingpu rezervuarında bir baraj var. Araştırmacılar bunu araştırmış ve sonuçta depremi tetikleyen süreçler tespit etmişler. Burada 320 milyon tonu bulan barajın bunu tetikleyebileceğine dair emareler bulunmuş, bunu yayınlamışlar. Tekrar söyleyeyim: Benim iddiam, buradaki barajların depremleri tetiklediği ya da öncü depremler yarattığı noktasından ziyade, bu konu üzerine bir çalışma yapılıp yapılmadığıyla ilgili.

Ürdünlü jeolog Ahmed Malabeh de Maraş merkezli depremlerde Fırat Nehri boyunca inşa edilen barajların etkisinün olduğunu iddia ediyor“Belki baraj gölleri olmasaydı depremin büyüklüğü 7.7 değil de 7.0 olurdu ve daha az insan yaşamını yitirirdi” diyor.

Evet. Belki baraj yapımları 7.5 şiddetinde bir deprem üretmez. Ama öncü olabilecek depremlere neden olabilir. Az önce anlattığım çalışmalar bunu yer yer doğruluyor. Deprem dediğimiz şey sadece bir anda 7.5 ya da 7.8 şiddetinde bir hareketlenme değildir. Öncü depremler vardır, uzun yıllara dayanan yer hareketleri vardır. Büyük barajların bunlara neden olabileceğine dair çalışmalar bu yüzden yapılıyor.

Jeoloji Mühendisleri Odası depremlerin ardından baraj ve HES’lere dair uyarılar yapmıştı. Bölgedeki barajların durumunu, hasarı net olarak biliyor muyuz?

Depremden sonra Tarım Bakanı açıklama yaptı, “sadece birkaç barajda sızıntı olduğunu” söyledi. Bu yeterli değil. Bu barajların bağımsız bilim heyetlerince incelenmesi lâzım. Çok büyük iki deprem, ardından yüzlerce artçı deprem yaşandı. Her ne kadar “depreme dayanıklı yapıldı” dense de inanmıyorum ben. Çünkü barajlar da inşaat sektörü gibi iktidar için bir “büyüme” alanı. Bunlara da rant amaçlı bakılıyor. Deniyor ki, “baraj 8.0 şiddetindeki bir depreme hazırlıklıdır”. Ama bunu resmi ağızlar söylüyor. Acaba yapım süreci nasıldı, ne uygulandı? Projeye uygun yapıldı mı? Periyodik bakımları ne kadar sıklıkta yapılıyor? Bunları bilmiyoruz ne yazık ki. Bu yüzden bağımsız heyetler mutlaka barajları incelemeli.

Hangi barajlar için sızıntı olduğunu söylüyor bakan?

Malatya’daki Sultansuyu Barajı kretlerinde çatlak, sızıntılar olduğunu söyledi. Risk görmediklerini açıklamıştı. Ama tahliyesini öngörüp devamındaki Karakaya Barajı’na su akışı başlattılar. Bir kişinin sözüne bırakılacak bir mesele değil bu. Birinci derece deprem kuşağında yer alan bir bölgeye bu kadar çok baraj yapılması başlı başına bir sorun, bunca büyük depremlerin ardından bunların kontrollerinin yapılıp yapılmadığına dair soru işaretleriyse başka bir sorun.

Şu notu da aktarmak isterim: Erzincan’ın İliç ilçesinde altın arama şirketi var. Fay hattı üzerinde kurulan altın madeninin 66 milyon tonluk atık havuzu olduğunu biliyoruz. Hatırlayalım, geçen sene “Fırat’a siyanür mü karıştı?” tartışmaları yapılmıştı. Bilim insanları burada da bir deprem bekliyor. Deprem beklenen bölgeye 500 metre uzaklıkta Fırat Nehri. Atık havuzunun patladığını, bunun Fırat Nehri’ne karıştığını düşünsenize? Bir bütün olarak Mezopotamya coğrafyasını mahveder bu. Sadece Türkiye de değil, Suriye, Irak, İran, birçok ülke büyük bir tehditle karşı karşıya kalır. Ne yazık ki İliç altın madeninde böyle bir risk var, ama dikkate alınmıyor.

Son söz?

Deprem doğal bir tehdit, ama bunu felakete dönüştüren temel şey ranta dayalı neoliberal kapitalist kentleşme politikaları ve merkezileşme, yani tek adam rejimi. Tek adam rejiminde bir kanun kimsenin sürece katılımı olmadan çıkarılabiliyor. Bu rejimde tüm kararlar bir kişinin iki dudağının arasında. Son yirmi yılda yerel yönetimler yeni yapılaşma süreçlerinden dışlandı. Depremin etkilediği Diyarbakır ilinin belediyesine kayyum atandı. Merkez buna karar veriyor. Bunun aşılması gerekiyor her şeyden önce. Bilim insanlarının, akademilerin, halkın katılabileceği bir süreç işletilmesi lâzım. Çünkü merkez, yereli bilmiyor. Yerelin dinamikleri bu sürece katılmalı.

Ve denetim: Son yıllarda yapı denetimleri özelleştirildi.  Ama denetim özelleştirilecek bir şey değil. Yapıyı özel bir firma yapabilir, ama denetimi devletin ya da devletin bir kurumunun yapması lâzım. Bu, özel bir şirketin yapacağı iş değil. Çünkü para karşılığında yapıyor. Bu nedenle denetimsizlik de üretiliyor. TMMOB, 2011 ve 2013 yıllarında çıkarılan yasalarla projelerin onay ve denetim sürecinden dışlandı. Toplumu, bilimi ve doğayı esas alan TMMOB’un denetim süreçlerine kesinlikle katılması gerekiyor.

Kurumsal yapıların yetersizliği, koordinasyonsuzluğu karşısında toplumun dayanışmayı örgütleyebilmesi çok önemli. Ancak AFAD başta olmak üzere devletin diğer kurumlarının beceriksizliğini ve pasifliğini tartışmak büyük bir sorumluluk. Depremin etkilediği Diyarbakır ve Malatya’da her gün onlarca savaş uçağı havalanıyordu. F-16’lardan atılan akıllı mühimmatın tanesi 1,2 milyon dolara kadar çıkıyor. Bugün savaş bütçesi AFAD’ın bütçesinin 55 katından daha fazla. Türkiye toplumunun yüzde 95’i depremden ya doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkileniyor. Ama ne yapılıyor? 2023 yılında AFAD’ın bütçesi yüzde 32 azaltılırken, savaş bütçesi cumhuriyet tarihinin en yüksek bütçesi olabiliyor. Tüm bunların ışığında depremi bütünlüklü bir bakış açısıyla ele almanın elzem ve acil olduğunu düşünüyorum. Devlet aygıtının ve kurumlarının hegemonyasını deşifre ederken, karşı-hegemonik bir mücadelenin de inşa edilmesi bir zorunluluktur. Bugün Türkiye’de deprem konusunda uzman olan Mücella Yapıcı ve Tayfun Kahraman hocalarımız cezaevinde. İkisi de Türkiye’deki deprem sürecine dair bilimsel veriler üreten, deprem süreçlerinde aktif görevler almış, tecrübeli insanlar. Depreme dair çalışan bilim insanlarının, aktivistlerin bu sürece katılması gerekiyor. Bu yüzden Mücella ve Tayfun hocaların, onlar gibilerin daha çok savunulması lâzım.

Related Articles

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son Eklenenler