RESMÎ GAZETE & MECLİS KARARLARI

0
16

12 Mart 2026

Bu haftanın en ağır kararı TBMM’den çıktı. 243 oyla kabul edilen Milli Parklar Kanunu değişikliği, korunan alanlarda özel şirketlere 49 ila 99 yıla uzanabilen kullanım izni açıyor. Sulak alanlar dahil tüm korunan alanları kapsayan düzenleme, döner sermaye işletmeleri kurulmasına da zemin hazırlıyor. Muhalefet “milli parkları rant alanına çeviriyorsunuz” dese de teknik değerlendirmeler geri planda kaldı, ÇED güvenceleri ise belirsiz. Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılması için hukuki zemin güçlü görünüyor.

Aynı gün Resmî Gazete’de yayımlanan Maden Sahaları İhale Yönetmeliği, 2017 tarihli eski düzenlemenin yerini aldı. E-ihale altyapısı ve yaptırım mekanizmaları açısından teknik ilerleme sayılabilir; ancak yönetmelik işçi haklarına ve çevresel etkilere hiç değinmiyor. Taban ihale bedellerini münhasıran MAPEG belirleyecek; bu yetkinin bağımsız denetime tabi olup olmadığı kamuoyuna açık değil.

Her iki karar da ortak bir örüntüye işaret ediyor: Doğal kaynaklar üzerindeki kamusal denetim, idari işlemlerle parça parça geri çekiliyor. Enerji sektöründe EPDK bu hafta da rutin lisans kararları yayımladı; yenilenebilir enerji lisanslarının hangi firmalar arasında nasıl dağıldığı ise hâlâ şeffaf değil.

Yargı cephesinde ise İrfan Fidan AYM Başkanvekilliğine seçildi. Seçim usulü açısından sorun yok; ancak önümüzdeki dönemde özellikle İstanbul Sözleşmesi ve ifade özgürlüğü başvurularında içtihadın ne yönde şekilleneceği, insan hakları örgütlerinin gündeminde tutması gereken bir soru olarak duruyor.

Sonuç olarak: Bu haftanın mevzuatı, ekolojik mirasın özelleştirilmesini, kaynak yönetiminde şeffaflık açıklarını ve katılım hakkının kâğıt üzerinde kalmasını bir arada yansıtıyor. Sivil toplum için öncelikli adım, Milli Parklar değişikliğine karşı hukuki ve parlamenter yolları aynı anda işletmek.

Maden Sahaları İhale Yönetmeliği Değerlendirmesi:

Doğa, Bir “Kaynak” ve “Rant” Alanı Olarak Görülüyor

Yönetmeliğin tamamı, doğayı (maden sahalarını) ekonomik bir girdi, bir “kaynak” olarak tanımlar. Doğanın korunması, ekosistem dengesi, biyoçeşitlilik veya su havzaları gibi kavramlar metnin hiçbir yerinde birincil öncelik olarak yer almaz.

  • Ekolojik Kırılganlık Göz Ardı Ediliyor: Yönetmelik, sahaların ihalesini yaparken bölgenin ekolojik taşıma kapasitesini, su kaynaklarına etkisini veya orman ekosistemine vereceği zararı nasıl değerlendireceğine dair bir kriter sunmuyor. Madde 16’da taban ihale bedeli belirlenirken “rezerv bilgileri ve piyasa şartları” dikkate alınırken, ekolojik maliyet hesaba katılmıyor.
  • “Tahribat Hakkı” İhalesi: Madde 7’deki “tesis şartına bağlı ihale” (ara ve uç ürün üretme şartı), madenciliğin çevresel etkisini katlayarak artıracak entegre tesisleri teşvik ediyor. Bu, doğanın daha yoğun bir şekilde sömürülmesinin önünü açar.
  • Katılımcılık Yok: İhale sürecinde yöre halkının, çevre örgütlerinin veya ekoloji uzmanlarının görüşüne başvurulacağına dair en ufak bir ibare yok. Maden sahasının bulunduğu bölgede yaşayanların “hayır” deme hakkı tamamen yok sayılıyor.

Bu yönetmelik, özel sermayenin önünü açan, devleti ise sadece bir “düzenleyici” ve “tahsilatçı” konumuna indirgeyen neoliberal bir anlayışı yansıtır.

  • Özelleştirme ve Rant: Yönetmelik, kamuya ait olan madenlerin özel şirketlere devrinin prosedürünü düzenliyor. “Taban ihale bedeli” ve “işletme ruhsat taban bedeli” gibi kavramlar, bu devrin bir bedel karşılığı olduğunu gösteriyor ancak bu bedellerin, madenin çıkarılmasıyla elde edilecek devasa kârın yanında sembolik kalma riski var. Amaç kamu yararı değil, ihale yoluyla rantın sermayeye transferidir.
  • İşçi Sağlığı ve Güvenliği Yok: Metinde, madenlerde çalışacak işçilerin sağlığı, güvenliği veya sendikal haklarına dair tek bir madde yok. Sadece “istihdam” kelimesi geçiyor (Madde 7), o da yatırım koşulu olarak, niteliksiz bir sayısal veri gibi.
  • Rekabetçi Bireycilik: İhale sistemi, şirketleri birbirine rakip olarak konumlandırıyor. Kooperatifçilik, küçük üreticinin korunması veya kamu işletmeciliği gibi alternatif modellere hiç yer verilmiyor. “Aritmetik ortalamanın %50’si” gibi karmaşık formüllerle en yüksek teklifi verenin kazandığı bir yarışma düzenleniyor.
  • Tamamen Cinsiyet Körü: Metinde “kadın”, “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “kadın istihdamı” gibi kavramlar geçmiyor. Madencilik sektörü tarihsel olarak eril bir sektördür; bu yönetmelik bu durumu sorgulamadığı gibi, kadınları görünmez kılarak pekiştiriyor.
  • Eril Dil Kullanımı: Resmî metinlerdeki alışılageldik “müracaatçı”, “kişi”, “sahibi” gibi ifadeler, dilbilgisel olarak eril olarak kodlanmıştır. Bu durum, sektörün “erkek işi” olduğu algısını dolaylı yoldan besler.
  • Etkilenen Topluluklar: Bir maden sahası açıldığında, bu durumdan en çok etkilenen grupların başında genellikle su kaynaklarına ve tarım alanlarına bağımlı olan kadınlar gelir. Yönetmelik, bu toplumsal cinsiyet temelli etkiyi görmezden geliyor. İhale sürecinde yerel kadınların rızası veya görüşü sorulmuyor.
  • Bilgi Edinme Hakkı Kısıtlı: İhale ilanı sadece Resmî Gazete’de yapılıyor (Madde 13). Bu, internet erişimi olmayan veya resmî gazeteyi takip etmeyen yerel halkın süreçten haberdar olmasını imkânsız kılar.
  • Katılım Hakkı Yok: Yukarıda da belirtildiği gibi, ÇED süreci henüz başlamamışken, halkın bir maden sahasının ihaleye çıkıp çıkmaması konusunda söz hakkı yoktur.
  • Mülksüzleştirme Riski: Yönetmelik, ihalesi yapılan sahaların üzerinde veya etrafında yaşayan toplulukların mülkiyet haklarını, yaşam alanlarını koruyacak herhangi bir mekanizma içermiyor. İhale yapıldıktan sonra, buranın bir “ruhsat sahası” haline gelmesi, yerel halk için zorunlu göç ve geçim kaynağı kaybı anlamına gelebilir.
  • İtiraz Mekanizması Muğlak: Madde 26, “hüküm bulunmayan hallerde” diğer yönetmeliklere atıf yapıyor. Bu, hak ihlali durumunda vatandaşın hangi hukuki yola başvuracağını net olarak görememesine neden olabilir. Süreçler son derece merkeziyetçi ve bürokratiktir.

Genel Değerlendirme

Bu yönetmelik, doğayı metalaştıran, kamusal kaynakları sermayenin kullanımına açan, toplumsal cinsiyet eşitliğini tamamen görmezden gelen ve yerel halkın katılımını ve haklarını dışlayan bir anlayışın ürünüdür.

Yönetmelik, “hukuki bir boşluğu doldurmak”tan ziyade, sermaye birikiminin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak bu birikimi hızlandırmayı hedefler. Oysa ekolojik bir toplumda, bir maden sahasının işletmeye açılıp açılmayacağına, o bölgenin ekosisteminin ve o bölgede yaşayan insanların (kadınların, çocukların, yerlilerin) ihtiyaçları ve kararları doğrultusunda, şeffaf ve katılımcı meclisler tarafından karar verilmelidir. Bu yönetmelik, bu idealin tam zıttı bir yerde durmaktadır.

Detaylı incelemek isteyenler için yönetmelik aşağıdadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz