Savaşın ekolojik boyutları, bölgesel yansımaları ve COP31 süreci üzerine disiplinlerarası bir analiz.
Ortadoğu’da süregelen çatışmalar sadece siyasi veya askeri krizler değil, aynı zamanda ekosistemlerin geri dönülemez bir yıkıma uğradığı bir “ekokırım” (ecocide) sürecidir. Bu yıkım bölgesel bir çevre sorununun ötesine geçerek derin bir adalet, güvenlik ve sürdürülebilirlik krizi teşkil etmektedir.
Savaşın Ekolojik Boyutları: Görünmez ve Kalıcı Tahribat
Geleneksel savaş muhasebesi insan kayıplarına odaklansa da, çatışmaların toprak, su ve hava üzerindeki etkisi kalıcıdır.
- Orman Tahribatı ve Yangınlar: Ormanlar askeri stratejinin bir parçası olarak hedef alınmaktadır. Özellikle Irak Kürdistanı’ndaki Zagros Dağları ve Türkiye’nin Dersim bölgesinde çıkan yangınlar ile askeri operasyonlar/çatışmalar arasında istatistiksel ve gözlemsel bir bağ olduğu tespit edilmiştir.
- Su Kaynaklarının Silahlaştırılması: Su altyapısı stratejik bir hedef haline gelmiştir. Suriye’nin kuzeydoğusundaki Tişrin Barajı‘na yönelik saldırılar, barajın çökme riskini doğurarak Fırat Vadisi’nde devasa bir sel felaketi ve biyolojik çeşitlilik kaybı tehdidi yaratmaktadır.
- Toprak ve Su Kirliliği: Hava saldırıları ve petrol tesislerine yönelik operasyonlar, nehir yataklarını zehirlemektedir. Örneğin, Habur Nehri’ne sızan petrol tarımı imkansız hale getirmiş ve biyoçeşitliliği tehdit etmiştir. Ayrıca modern savaş makinelerinin (tank, jet, mühimmat) yüksek karbon ayak izi ve patlayıcılardan sızan ağır metaller toprağı nesiller boyu zehirlemektedir.
Türkiye’ye Yönelik Riskler: Sınır Tanımayan Kriz
Ekolojik krizler sınır tanımaz ve Türkiye bu tahribattan doğrudan etkilenme riski altındadır.
- Çevresel ve Sağlık Etkileri: Sınır ötesindeki yangınlar ve petrol kuyusu saldırıları sonucu oluşan hava kirliliği, rüzgarlarla Türkiye’nin güney ve doğu illerine taşınmaktadır. Bu durum, tarımsal verimliliği düşüren “kara yağmurlara” ve solunum yolu hastalıklarının artmasına yol açabilir.
- Sosyo-Ekonomik Baskılar: Su altyapısının çökmesi veya suyun bir silah olarak kullanılması, milyonlarca insanı etkileyecek kitlesel ekolojik göçleri tetikleyebilir. Bu durum Türkiye’nin toplumsal dokusu ve barışı için ciddi bir sınav niteliğindedir.
COP31 Süreci: Bir Tutarlılık ve Meşruiyet Sınavı
Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31, ülkenin “yeşil prestiji” ile çatışma bölgelerindeki uygulamaları arasında bir tutarlılık sınavı olacaktır.
- Yeşil Boyama (Greenwashing) Eleştirileri: Bir yanda iklim liderliği iddiası varken, diğer yanda askeri operasyonların neden olduğu ekolojik yıkım haberlerinin gelmesi, Türkiye’nin uluslararası imajına zarar vermekte ve “yeşil boyama” eleştirilerine zemin hazırlamaktadır.
- Finansal ve Diplomatik Engeller: Savaş ortamı, iklim değişikliği için ayrılması gereken fonların savunma sanayisine kaymasına ve fosil yakıtlardan çıkış takvimlerinin ertelenmesine neden olmaktadır.
- Hukuki Sorumluluk: BM’nin Çevrenin Silahlı Çatışmalarda Korunması İlkeleri (PERAC) çerçevesinde, çatışma bölgelerindeki çevre politikaları sivil toplum kuruluşları tarafından sorgulanabilir ve hesap verebilirlik talepleri COP31 platformuna taşınabilir.
Bütüncül Yaklaşım: Barış ve Ekolojik Adalet
Ekolojik yıkım en çok, geçimini topraktan sağlayan kırsal kesimdeki kadınları ve çocukları etkilemektedir. Savaş, patriarkal kapitalizmin en çıplak halidir ve bakım emeğini zorlaştırarak kadınların üzerindeki yükü artırır.
Öneriler ve Sonuç:
- Gerçek bir iklim liderliği için çatışmaların ekolojik mirasıyla yüzleşilmeli ve sınır ötesi operasyonların çevresel etkileri durdurulmalıdır.
- Barış müzakereleri mutlaka ekolojik restorasyonu içermelidir.
- Bölgesel su yönetimi ve ekoloji politikalarında işbirlikçi, adil ve kapsayıcı bir diplomasi geliştirilmelidir.
Ekoloji mücadelesi barış mücadelesinden ayrı düşünülemez; Ortadoğu’da silahlar susmadığı sürece COP31 kararları sadece kağıt üzerinde kalma riski taşımaktadır.


