Ana SayfaKişisel YazılarGezegeni Kurtarırken(!) Bombaların Altında Kalan Gerçek

Gezegeni Kurtarırken(!) Bombaların Altında Kalan Gerçek

İsmet Papila 24.03.2026

İklim krizine karşı verdiğimiz mücadelede neden en büyük kirleticiyi görmezden geliyoruz?

Dünyanın dört bir yanında iklim aktivistleri sokaklara dökülüyor. Raporlar yazılıyor, taahhütler açıklanıyor, karbon borsaları kuruluyor. Fabrikaların bacaları mercek altında, otomobillerin egzozları hesaplanıyor, hatta evimizde yaktığımız doğalgazın gramı gramı kayıt altında. Her şey hesap kitap içinde… Her şey mi?

Gelin bu “her şey”in dışında kalan dev bir alanı konuşalım. Öyle bir alan ki, eğer tek bir ülke olsaydı, dünyanın dördüncü büyük sera gazı salıcısı olurdu. Öyle bir sektör ki, iklim anlaşmaları onun adını “ulusal güvenlik” bahanesiyle raporlama dışı bıraktı. Öyle bir yapı ki, tam da şu an, siz bu satırları okurken, tonlarca karbonu atmosfere bırakarak ekosistemleri paramparça ediyor.

Bu yapının adı: Savaş sektörü. Ve onun yarattığı ekolojik yıkım, iklim hareketinin odaklanmayı en çok “unuttuğu” konu.

Karşılaştırmalarla başlayalım. Hepimiz sivil havacılığın karbon ayak izini biliriz: küresel emisyonların yaklaşık %2,5’i. Çoktur, sorgulanmalıdır. Peki ya küresel askeri faaliyetlerin barış zamanındaki emisyonu? %5,5. Evet, yanlış okumadınız. Tek başına askeriye, tüm dünyadaki uçakların iki katından fazla karbon salmaktadır. Ama bu sadece başlangıç.

Çünkü “barış zamanı” diye bir şey kalmadı artık. Dünya savaşla yanıp tutuşuyor. Ve her savaş, yalnızca insan hayatını değil, gezegenin geleceğini de katliama sürüklüyor.

Ukrayna’da savaşın ilk 18 ayında yalnızca muharebe kaynaklı (tanklar, uçaklar, patlamalar, yangınlar) salınan karbon miktarı: 77 milyon ton CO₂ eşdeğeri. Bu, Belçika gibi sanayileşmiş bir ülkenin yıllık emisyonuna denk. Gazze’de her bomba, sadece betonu değil, binlerce yıllık toprak örtüsünü de havaya savuruyor. Lübnan’daki yangınlar, Vietnam’da hâlâ toprağı zehirleyen Agent Orange, Irak’ta yakılan petrol kuyuları… Liste uzadıkça uzuyor.

Ama durun. Şimdi bir karşılaştırma yapayım:

Sivil sektörlerde bir fabrika bacası sıkı denetimden geçer. Bir otomobilin emisyon standardı tutmazsa satışı yasaklanır. Bir şirket karbon vergisi öder.

Savaş sektöründe ise bir F-35 savaş uçağı, kalkışta sivil bir uçağın on katı yakıt tüketir. Bir tank, bir saatlik manevrada yüzlerce aracın yıllık emisyonuna eşdeğer salım yapar. Ve bunun tek bir kuralı, tek bir vergisi, tek bir raporlama zorunluluğu yoktur.

Karşılaştırma bu kadar açıkken, soru şu: Hangi mücadeleden bahsediyoruz?

Şimdi can alıcı noktaya gelelim. Savaşın yarattığı karbon izi, resmî iklim hesaplamalarında neden yer almıyor? Cevap hazin: çünkü ona izin veriliyor.

1997 Kyoto Protokolü, 2015 Paris Anlaşması… Hepsinin maddelerinde ortak bir istisna vardır: Askeri emisyonlar raporlama yükümlülüğü dışındadır. “Ulusal güvenlik” bahanesiyle, dünyanın en büyük kirletici sektörü, karbon hesaplarının dışında tutulur. Ülkeler ordularının ayak izini bildirirse “gönüllü” bildirir. ABD gibi birkaç ülke kısmi veri paylaşırken, Çin, Rusya, Suudi Arabistan gibi dev askeri harcamalar yapan ülkeler bu verileri “devlet sırrı” diye saklar.

Bir düşünün: Hangi devlet sırrı, gezegenin solunumunu bu kadar doğrudan etkileyebilir?

Bu sistematik görmezden gelme, bilim insanlarının elini kolunu bağlamaktadır. Savaşın ekoloji üzerindeki yıkımına dair elimizdeki veriler, hep “tahmin” düzeyinde kalır. Çünkü gerçek rakamlar, savaş uçaklarının altında kalmış, sınıflandırılmış dosyalarda gömülüdür.

Şimdi gelelim en acı soruya. Eğer iklim değişikliğine karşı mücadele ediyorsak ama savaşın yarattığı yıkıma “dur” demiyorsak, bu mücadele ne kadar gerçekçidir?

Cevabı kocaman bir Hiç.

Çünkü aynı anda iki şey yapıyoruz:

  • Bir elimizle, karbonu azaltmak için yaşam tarzlarımızı değiştiriyor, sınırlı bütçelerle birşeyler yapmaya çalışıyoruz.
  • Öbür elimizle, dünyanın en büyük fosil yakıt tüketicisine sınırsız kaynak aktarıyoruz.

2022’de küresel askeri harcamalar 2.24 trilyon dolar. Aynı yıl, zengin ülkelerin iklim krizinden en çok etkilenen ülkelere sağladığı iklim finansmanı ise sadece yaklaşık 100 milyar dolar. Yani savaşa ayırdığımız her 22 dolardan sadece 1 doları iklim değişikliğiyle mücadeleye gidiyor. Gerisi, krizi derinleştiren silahlara, tanklara, uçaklara.

Bu bir kaynak dağılımı skandalıdır. Ama aynı zamanda bir zihniyet skandalıdır: Çünkü iklim değişikliği, birçok ülke tarafından “tehdit çarpanı” olarak tanımlanmakta ve bu tehdide karşı askeri çözümler önerilmektedir. Sınırlar askerileştirilir, kaynak savaşlarına hazırlık yapılır, “iklim göçmenleri”ne karşı duvarlar örülür. Yani krizi besleyen sistem, aynı krize karşı “güvenlik” gerekçesiyle daha da büyütülür. Kısır döngü tamamlanır.

Savaşın ekolojik yıkımına dur demeden iklimi kurtarmak, bir elimizle su doldurup diğer elimizle tekneyi delmektir.

Madem bir mücadele vereceğiz, bunu gerçekçi temellerde verelim:

Askeri emisyonlar Paris Anlaşması kapsamına zorunlu olarak alınmalıdır. Ulusal güvenlik bahanesi, gezegenin geleceğini ipotek altına alamaz. Bu, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) en kısa sürede düzeltmesi gereken bir kör noktadır.

2.24 trilyon dolarlık askeri bütçenin yalnızca %10’u (224 milyar dolar) yeşil enerjiye, ekosistem onarımına ve iklim adaletine aktarılsa, dünyanın enerji dönüşümü bir anda hızlanır, en kırılgan toplumlar nefes alır. Bu, hayal değil; bir siyasi tercih meselesidir.

Gerçek güvenlik, dev bir orduya sahip olmak değildir. Gerçek güvenlik; gıda egemenliğidir, temiz suya erişimdir, toprağın zehirlenmemesidir, fosil yakıtlardan kurtulmuş bir enerji altyapısıdır. Savaş sektörü bütün bunları tam tersi yönde besler.

Barış hareketleri ile iklim hareketleri aynı safta olmalıdır. Bugün bir savaş uçağının üretimine harcanan para, yarın kuraklıkla baş edemeyen bir köylünün tarlasını kurtarabilir. Bu iki mücadele, aynı kapitalist-militer sistemin iki yüzüdür.

İklim aktivizmi, eğer anti-militarist değilse, eksiktir. Ekolojik mücadele, eğer silahsızlanmayı talep etmiyorsa, samimiyetsizdir.

Savaşın karbonunu hesaplamak, sadece teknik bir iş değildir. Bir vicdan meselesidir, bir adalet meselesidir, bir gelecek meselesidir. Dünya liderleri “net sıfır” hedefleri açıklarken, aynı anda rekor seviyede silah üretimine onay veriyorlarsa, bu bir aldatmacadır.

Biz aldanmayacağız. Bombaların altında kalan toprağın, zehirlenen suların, yok olan ormanların sesi olacağız. Çünkü biliyoruz ki, barış olmadan ekolojik denge olmaz; ekolojik denge olmadan da gerçek bir barış olmaz.

Mücadelemiz, tankların paletleri altında ezilen fideleri yeniden toprakla buluşturmaktır. Ve bu mücadele, savaşın her türlüsüne “dur” diyene kadar gerçekçi olmayacaktır.

Savaş sektörü ve yarattığı yıkım, iklim değişikliğinin göz ardı edilen en büyük itici güçlerinden biridir. Bu sektörü hesaba katmayan her çevre politikası, eksik ve samimiyetten uzaktır. Mücadelemizin gerçekçi olmasını istiyorsak, sadece bacalara ve egzozlara değil, aynı zamanda silah fabrikalarına ve askeri üslere de odaklanmalıyız. Gezegenin ve insanlığın gerçek güvenliği, silahsızlanma ve ekolojik onarımda yatmaktadır.

Ama biz yine de başlayacağız. Çünkü başka gezegen yok.

Ve bu gezegen, savaşlarla değil, onarımla yaşar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

- Advertisment -
Google search engine

Most Popular

Recent Comments