7 Mart 2026 tarihli Resmî Gazete kararlarını, bir araştırmacı, sosyalist ve feminist perspektifle incelediğimizde; karşımıza sermaye birikimini hızlandıran “hukuki otobanlar” ile ekolojik krizin yarattığı toplumsal maliyetler arasındaki derin çelişki çıkıyor.
Bugünkü kararlar, Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 (BM İklim Değişikliği Konferansı) hazırlıklarıyla paralel bir seyir izlerken, “kamu yararı” kavramının nasıl yeniden tanımlandığını gözler önüne seriyor.
1. Hukukun Araçsallaştırılması: İhtisas Mahkemeleri ve Acele Kamulaştırma
Bugünün en kritik gelişmesi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) 5 Mart’ta aldığı ve bugün etkileri netleşen kararıdır. Acele kamulaştırma, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) ve özelleştirme davaları artık **”İhtisas İdare Mahkemeleri”**nde görülecek.
- Sosyalist Eleştiri: Bu adım, yargıyı “hızlandırma” adı altında sermayenin önündeki yerel dirençleri ve ekolojik itirazları baypas etme girişimidir. Acele kamulaştırma, mülkiyetin el değiştirmesini bir güvenlik meselesine dönüştürerek köylünün ve emekçinin toprağı üzerindeki tasarrufunu elinden alır.
- Ekolojik Etki: Yerel mahkemelerin, bölgenin özgül ekosistemini (flora, fauna, su havzaları) gözetme yetisi, merkezi ve “uzmanlaşmış” bir yapıya devredilerek zayıflatılmaktadır. Bu, doğanın bir “hammadde havzası” olarak görülmesinin hukuki tescilidir.
2. Tarım Arazilerinin “Etkinleştirilmesi” ve Gübre Paradoksu
Resmî Gazete’de yayımlanan 11004 sayılı Karar, tarım arazilerinin kullanımının etkinleştirilmesi için hibe desteği öngörüyor. Aynı gün, üre (gübre ham maddesi) ithalatında gümrük vergisinin sıfırlanması da yürürlüğe girdi.
- Feminist Bakış: Tarımsal üretimde kadın emeği, görünmez ve güvencesizdir. “Etkinleştirme” projeleri genellikle endüstriyel tarımı ve teknoloji yoğun yatırımları desteklerken, küçük ölçekli, aile tipi ve kadın odaklı sürdürülebilir tarımı dışarıda bırakmaktadır.
- İklim ve Kamu Yararı: Gübre ithalatındaki kolaylık, kısa vadeli gıda enflasyonunu baskılama amacı taşısa da (kamu yararı gibi sunulan bir popülizm), uzun vadede toprağın kimyasallarla zehirlenmesine ve karbon salımının artmasına neden olmaktadır. Ekolojik dengeyi bozarak “gıda egemenliğini” çok uluslu şirketlere devreden bir sistemin “kamu yararı” iddiası sakattır.
3. Antalya ve Turizm Odaklı Acele Kamulaştırmalar
Özellikle Antalya-Alanya Çenger Turizm Merkezi sınırları içindeki taşınmazların acele kamulaştırılması kararı (Karar Sayısı: 10826), kıyı ekosistemlerinin rant odaklı dönüşümünün bir parçasıdır.
- Ekolojik Yıkım: Kıyıların kamulaştırılarak “turizm yatırımı” adı altında özel sektöre tahsisi, ekolojik dengeyi bozarken halkın kıyılara ücretsiz erişim hakkını (müşterekleri) yok eder.
- Sosyalist Perspektif: Burada söz konusu olan “kamu yararı” değil, “sermaye yararı”dır. Kamulaştırılan araziler, toplumun değil, kâr odaklı turizm devlerinin hizmetine sunulmaktadır.

COP31 Yolunda Çelişkili Tablo
Türkiye bir yandan Antalya’da gerçekleşecek COP31 ile küresel iklim liderliğine soyunurken (bkz. İklim Ağı raporları), diğer yandan fosil yakıt odaklı enerji projeleri ve ekosistemi parçalayan acele kamulaştırmalarla bu iddiayı zayıflatmaktadır. Sivil toplumun (İklim Ağı vb.) “Kömürü zirvede bırak” çağrısına rağmen, acele kamulaştırma süreçlerinin hızlandırılması, bir “yeşil boyama” (greenwashing) riski taşımaktadır.
Değerlendirme Özeti: 7 Mart 2026 kararları, devletin iklim krizine karşı “teknokratik ve otoriter” bir çözüm modeli benimsediğini kanıtlıyor. Halkın ve kadınların karar süreçlerinden dışlandığı, yargı süreçlerinin sermaye lehine budandığı bir ortamda ekolojik denge korunamaz.
7 Mart 2026 tarihli Resmî Gazete’de yer alan ve çevre hukuku literatüründe “sessiz devrim” olarak sunulan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği değişikliğinin derin katmanlarına inelim.
Bu değişiklikle “ÇED Gerekli Değildir” kararı (Ek-2 listesi) kağıt üzerinde kaldırılmış gibi görünse de, yerine getirilen “Stratejik Hızlı Değerlendirme” (SHD) sistemi, ekolojik yıkımı meşrulaştıran yeni bir bürokratik zırh sunuyor.
1. “ÇED Gerekli Değildir” Gitti, “Hızlı Onay” Geldi
Yönetmelik değişikliğiyle artık her proje için bir dosya sunulması zorunlu hale getirildi. Ancak, sosyalist bir perspektifle baktığımızda, bunun çevreyi korumaktan ziyade sermaye projelerine hukuki dokunulmazlık kazandırma çabası olduğunu görüyoruz.
- Teknokratik Tuzak: Projeler artık “İhtisas Kurulları” tarafından kapalı kapılar ardında, yerel halkın katılımı olmadan 15 gün içinde karara bağlanacak. “ÇED Gerekli Değildir” ibaresinin yarattığı toplumsal tepki, “Bilimsel İhtisas Onayı” gibi daha steril ve itiraz etmesi zor bir kavramla ikame ediliyor.
- Ekolojik Bütünlüğün Parçalanması: Yeni sistem, projeleri havza bazlı değerlendirmek yerine “mikro ölçekli” parçalara ayırarak kümülatif etkiyi gizliyor. Bir nehir üzerindeki 10 ayrı HES, sanki birbirine etkisi yokmuş gibi bağımsız SHD süreçlerinden geçirilerek ekosistemin topyekûn çöküşü “yasal” hale getiriliyor.
2. Yerel Direnişlerin ve Yargının Devre Dışı Bırakılması
Bu yeni süreç, doğrudan yerel çevre davalarını hedef alıyor. Özellikle son yıllarda İkizköy, Akbelen ve Kazdağları gibi direnişlerde gördüğümüz “yürütmeyi durdurma” kararlarının önü kesiliyor.
- Hukuki Daralma: SHD kararlarına karşı dava açma süresi 30 günden 15 güne indirildi. Bu, köylülerin, çevre aktivistlerinin ve avukatların teknik bir dosyayı inceleyip dava açmasını imkansız kılan bir **”hız suikastı”**dır.
- Sınıfsal Boyut: Dava açma harçlarının “karmaşık projeler” kategorisinde artırılması, ekolojik savunmayı sadece finansal gücü olanların yapabileceği bir lüks haline getiriyor. Bu, toprağını savunan emekçinin ve köylünün adalete erişiminin sınıfsal bir bariyerle engellenmesidir.
3. Feminist Perspektif: Yaşamın Savunucuları Sessizleştiriliyor
Ekoloji mücadelesinin en ön safında her zaman kadınlar yer alır. Bu yönetmelik değişikliği, kadınların doğayla kurduğu bakım emeği odaklı ilişkiyi ve direniş biçimlerini doğrudan etkiliyor.
- Kadınların Karar Mekanizmalarından Dışlanması: “Halkın Katılımı Toplantıları” yeni SHD sürecinde “dijital görüş toplama” aşamasına indirgeniyor. Kırsal bölgelerde teknolojiye erişimi sınırlı olan veya ev içi emek yükü nedeniyle dijital süreçlere dahil olamayan kadınların sesi, “kamuoyu görüşü” kategorisinden siliniyor.
- Yaşam Alanının Gaspı: Kadınlar için su, toprak ve orman sadece birer “kaynak” değil, yaşamın sürdürülebilirliğinin temelidir. Hızlı onay süreçleri, kadınların yerel bilgisini (tohum, şifalı bitkiler, su yolları) “bilimsel değil” diyerek değersizleştiriyor ve yaşam alanlarını birer “şantiye sahasına” dönüştürüyor.
4. Kamu Yararı mı, “Proje Yararı” mı?
7 Mart kararlarıyla “kamu yararı” kavramı, halkın ortak çıkarlarından koparılıp proje bazlı karlılığa endekslenmiştir.
“Bir maden projesinin getireceği döviz, o bölgedeki bin yıllık zeytinliklerin ve o zeytinle geçinen insanların geleceğinden daha ‘kamusal’ bir yarar olarak tanımlanmaktadır.”
Bu durum, iklim krizi çağında yapılması gerekenin tam tersidir. İklim adaleti, kamu yararını “karbon yutak alanlarının korunması” ve “müştereklerin savunulması” olarak tanımlar. Ancak bugünkü Resmî Gazete, doğayı metalaştıran bir mülkiyet rejimini tahkim etmektedir.
COP31 Öncesi “Mevzuat Temizliği”
Tüm bu hamleler, Türkiye’nin COP31’e giderken masaya “hızlı yatırım yapılabilir bir ülke” imajıyla oturma isteğini gösteriyor. Sermaye için “hukuki öngörülebilirlik” sağlanırken, ekosistem ve toplum için “ekolojik güvencesizlik” derinleşiyor.
Ne yapılmalı? Öneriler
7 Mart 2026 Resmî Gazete kararlarıyla getirilen “Stratejik Hızlı Değerlendirme” (SHD) ve acele kamulaştırma kıskacına karşı bu rehber, yerel kooperatiflerin ve örgütlerin elinde politik bir pusula işlevi görebilir.
Antalya Ekolojik Direniş Stratejisi: Sermaye Hızına Karşı “Yaşamın Yavaşlığı”
Antalya, hem COP31 ev sahipliği hem de turizm/maden baskısıyla bu yeni sistemin “pilot bölgesi” seçilmiş durumda. İşte bu kuşatmaya karşı geliştirilebilecek 4 aşamalı strateji:
1. Aşama: “Dijital Nöbet” ve Erken Uyarı Sistemi
SHD süreci 15 güne indirildiği için, bürokratik hıza karşı teknolojik bir ağ kurulmalıdır.
- Hukuki-Dijital Gözlem: Kadın kooperatifleri bünyesinde, her gün saat 09:00’da Resmî Gazete ve ÇŞİDB duyuru sistemini tarayan “Hızlı Müdahale Ekipleri” oluşturulmalı.
- Müşterek Hafıza: Proje dosyası dijital ortama düştüğü an, teknik veriler (su kullanımı, karbon salımı, meraların kaybı) uzmanlar tarafından “basit ve anlaşılır bir yerel dile” çevrilerek kooperatif ağları üzerinden köylere yayılmalı.
2. Aşama: Feminist “Kamu Yararı” Tanımı
Mahkemelerin “ekonomik getiri” olarak sunduğu kamu yararına karşı, yaşamı merkeze alan bir karşı-anlatı inşa edilmelidir.
- Bakım Emeği Bilançosu: Bir maden veya otel projesinin, bölgedeki kadınların ücretsiz bakım emeğini nasıl artıracağı (suya erişimin zorlaşması, sağlık sorunları, gıda güvencesizliği) raporlanmalıdır.
- Gıda Egemenliği vs. Döviz: “Otelin getireceği döviz mi kamu yararıdır, yoksa kooperatifin ürettiği ve halkın ucuza ulaştığı sağlıklı gıda mı?” sorusu üzerinden yerel davalarda “Sosyal Kamu Yararı” savunması yapılmalıdır.
3. Aşama: COP31 ve “Yeşil Maskeyi” Düşürme
Antalya’daki küresel iklim zirvesi, yerel direnişi uluslararası platforma taşımak için bir kaldıraçtır.
- Gölge COP Raporu: Zirve sırasında, “Zirvenin yapıldığı otelin 10 km ötesinde acele kamulaştırma ile köylünün toprağına el konuluyor” gerçeği yabancı heyetlere ve basına sunulmalıdır.
- İklim Adaleti Talebi: Türkiye’nin “Yeşil Dönüşüm” vaatlerinin, yereldeki SHD süreçleriyle nasıl çeliştiği (karbon yutak alanı olan ormanların turizme açılması vb.) somut verilerle teşhir edilmelidir.
4. Aşama: “Müşterekler Alanı” Olarak Kooperatifler
Kadın kooperatifleri sadece üretim değil, direnişin lojistik merkezleri olmalıdır.
- Hukuki Fon: Üretilen ürünlerin gelirinin bir kısmı, SHD kararlarına karşı açılacak davaların yüksek yargılama harçları için ayrılan bir “Ekoloji Savunma Fonu”na aktarılabilir.
- Sokak ve Meclis: SHD toplantılarının dijitalleştirilmesine karşı, köylerde “Fiziki Halk Meclisleri” kurularak, dijital görüş bildirme hakkı kolektif bir eyleme dönüştürülmelidir.
Yerel Örgütler İçin Kritik Not
Unutulmamalıdır ki: 7 Mart kararlarıyla kurulan “İhtisas Mahkemeleri”, davayı sadece evrak üzerinden bitirmek isteyecektir. Bu nedenle, hukuki mücadelenin yanına mutlaka fiili ve meşru direnişi (toprağı terk etmeme, üretimden gelen gücü kullanma) eklemleyen bir hat örülmelidir.


