Tarih: 26 Şubat 2026
Analiz Odak Noktası: İklim Diplomasisi, Ekstraktivizm ve Hidro-Hegemonya
1. Giriş: COP31’in Mekânsal Siyaseti ve “Antalya Uzlaşısı”
Son 24 saatin ve haftanın en kritik gelişmesi, Türkiye’nin Avustralya ile girdiği uzun soluklu rekabetin ardından COP31 İklim Zirvesi ev sahipliğini kesinleştirmesi ve bu sürece dair İstanbul’da gerçekleştirilen üst düzey başlangıç toplantılarının yansımalarıdır. Türkiye’nin bu adaylığı, salt bir çevre organizasyonu değil, Ankara’nın küresel iklim rejiminde “Kuzey ve Güney arasında bir köprü” olma iddiasıyla şekillenen hegemonik bir hamledir. Ancak bu hamle, geçtiğimiz günlerde Meclis’te kabul edilen İklim Kanunu ile birleştiğinde, ekolojik modernleşme söyleminin altına gizlenmiş bir sermaye birikim modelini de beraberinde getirmektedir.
2. “Yeşil Büyüme” Paradoksu: Madencilik ve Ekstraktivizm
Raporun en keskin çelişkisi, devletin bir yandan COP31 ev sahibi olarak “net sıfır emisyon” taahhütleri vermesi, diğer yandan ise iç ekolojik krizleri derinleştiren maden projelerine hız vermesidir.
- Sarıalan Altın Madeni Hamlesi: Balıkesir İvrindi’deki Sarıalan altın madeninde deneme üretimlerine başlanması, “stratejik madencilik” adı altında yerel ekosistemlerin nasıl feda edildiğinin güncel bir örneğidir.
- Maden Kazaları ve Emek Rejimi: Zonguldak ve Sivas’ta son iki haftada yaşanan maden göçükleri, ekolojik yıkımın sadece doğayı değil, dezavantajlı sınıfların hayatlarını da nasıl “tek kullanımlık” hale getirdiğini göstermektedir. Politik ekolojik perspektiften bakıldığında, bu kazalar “kaza” değil, kâr hırsının ekolojik ve insani sınırları zorlamasının kaçınılmaz bir sonucudur.
3. Hidro-Politika: Yerel Kirlilikten Sınıraşan Gerilimlere
Türkiye’nin su politikaları, bugün hem yerel hem de bölgesel ölçekte kritik bir krizle karşı karşıyadır.
- Yerel İflas: Ankara’ya içme suyu sağlayan havzadaki kirlilik nedeniyle ASKİ’ye kesilen ceza, büyükşehirlerin su güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.
- Sınıraşan Sular ve Hidro-Hegemonya: GAP kapsamında inşa edilen barajlar ve enerji altyapısı, Türkiye’nin Orta Doğu’daki hidro-hegemonik konumunu güçlendirirken, Suriye ve Irak ile olan “sınıraşan su” krizlerini kronik birer jeopolitik silah haline getirmektedir. COP31 sürecinde Türkiye’nin sunacağı “su yönetimi” modelleri, bölgedeki kuraklık gerçeği ve gıda adaleti ekseninde eleştirel bir süzgeçten geçirilmelidir.
4. Sosyal Adalet: Kadınlar ve Dezavantajlılar
Ekolojik yıkım cinsiyet körü değildir. Özellikle kırsal bölgelerde maden projelerine ve su gaspına karşı en ön safta direnen kadınların mücadelesi, Resmi Gazete’de yayınlanan “acele kamulaştırma” kararlarıyla baskılanmaya çalışılmaktadır. Gıda adaletinin sağlanamaması ve enerji fiyatlarındaki artış, en çok yoksul kesimleri ve insan dışı canlıların yaşam alanlarını vurmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Türkiye’nin COP31 adaylığı, küresel ölçekte bir prestij projesi olarak pazarlansa da, içerideki orman kıyımları, kıyı alanlarının yapılaşmaya açılması ve madencilik odaklı büyüme stratejisi bu vitrinin arkasındaki derin ekolojik krizi gizleyememektedir. Gerçek bir iklim adaleti, salt emisyon ticaret sistemleri kurmakla değil, suyun, toprağın ve emeğin üzerindeki hegemonik baskının sona ermesiyle mümkündür.


