İsmet Papila
1 Eylül, insan eliyle yaratılan yıkımın en karanlık biçimi olan savaşın başlangıcının anmasıdır. Faşizmin 1939’da Polonya’yı işgali, milyonlarca insanın, bitkinin, hayvanın ve yaşam alanlarının yok oluşunun fitilini ateşlemişti. Bugün, bu tarihi anarken, barışı sadece silahların susması olarak değil; insanın doğa ile, birbiriyle ve gezegenle kurduğu uyumlu, “ekolojik bir varoluş” biçimi olarak düşünmek zorundayız.
Ancak, bu ekolojik barış hali, küresel ölçekte benzeri görülmemiş bir tehdit altında. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybı, kirlilik ve doğanın hoyratça sömürülmesi, gezegenimizin dört bir yanında bir “savaş” yürütüyor. Bu savaş, cepheleri belli orduların değil, çok uluslu şirketlerin, sömürücü ekonomik modellerin ve onların yasalaştırıcıları olan hükümetlerin yürüttüğü, topyekün bir yaşam alanı işgalidir.
Küresel Bir Tehdidin Yerel Tezahürü: Kapımıza Dayanan Yıkım
Bu küresel ekolojik savaş, dünyanın her köşesinde farklı biçimlerde tezahür ediyor. Türkiye’de tam da bu günlerde, bu tehdidi somutlaştıran bir kararname ile karşı karşıyayız. 22 Ağustos 2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Orman Kanunu’nun 16. Maddesinin Uygulanması Hakkında Yönetmelik’te Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”, küresel ekolojik krizin yerel bir cephesini açıyor. Bu değişiklikle, maden ruhsatları şirketler için bir tür “garanti belgesine” dönüşmüştür.
Şirket kârları mı, toplumun ve doğanın yaşam hakkı mı?
Amazonlar’da yağmur ormanları kesiliyor, Afrika’da toprak ve su varlıkları özelleştiriliyor, Avrupa’da endüstriyel tarım toprağı öldürüyor ve Türkiye’de madenler yaşam alanlarımızın içine kadar giriyor. Görünüşler farklı olsa da mücadele aynıdır: Doğayı meta olarak gören bir sisteme karşı, barışın ekolojisini savunmak.
Savaş ve Ekolojik Yıkım: Aynı Küresel Paradigmanın Ürünü
“Ekolojipolitik” perspektifinden baktığımızda, geleneksel savaşla endüstriyel ekolojik yıkım aynı kökten beslenir: Sınırsız büyüme hırsı, doğanın yağmalanması ve yaşamın piyasa değeri üzerinden tanımlanması.
İkisi de;
Toprağı zehirler: Bombalar ve siyanürlü altın madeni aynı amaca hizmet eder: yaşamı sonlandırmak.
Küresel bir krizi besler: Savaşların yarattığı göç dalgaları ile iklim krizinin yaratacağı iklim mültecileri, aynı adaletsiz sistemin kurbanlarıdır.
Ortak varlıkları yok eder: Bir savaş gemisinin denizi kirletmesi ile bir maden şirketinin su kaynağını kurutması, hepimizin ortak mirası olan doğal varlıklara yönelik bir saldırıdır.
Dolayısıyla, Türkiye’deki bir maden kararnamesine karşı çıkmak, Amazon’da bir ağacın kesilmesine karşı durmak veya Avrupa’da bir termik santralin kapatılması için mücadele etmek, aynı evrensel direnişin farklı cepheleridir.
Barışın Ekolojisi: Küresel Dayanışma ile Örülecek Bir Ağ
“Barışın Ekolojisi”, sınır tanımayan, yerelden küresele örülen bir dayanışma ağıdır. Tıpkı bir ekosistem gibi birbirine bağlı olan bu ağın ilkeleri şunlardır:
Yerel Mücadeleler, Küresel Etki: Bir Honduras köylüsünün toprak gaspına direnişi, bir Türkiyeli yurttaşın maden projesine itirazı ve bir Avrupalı aktivistin karbon emisyonlarını düşürmek için verdiği mücadele, aynı nehrin farklı kollarıdır. Hepsi aynı okyanusa akar.
Sınırlar Değil, Yaşam Öncelenir: Bu yeni ekoloji, ulus devlet sınırlarının ötesine geçer. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybı ve kirlilik hepimizi etkiler. Çözüm, ancak sınır ötesi dayanışma ve işbirliğiyle mümkündür.
1 Eylül: Küresel ve Yerel Direniş İçin Bir Çağrı
Bu 1 Eylül, sadece geçmişin savaşlarını anma günü değil, bugünün ve geleceğin ekolojik savaşına karşı küresel bir uyanış ve yerel bir direniş günü olmalı.
Bu, hem Türkiye’deki yıkım kararnamesine karşı hukuki ve toplumsal mücadeleyi büyütmek, hem de dünyanın dört bir yanındaki benzer mücadelelerle dayanışmak anlamına gelir. Yapabileceklerimiz:
- Yerel olarak örgütlenmek,
- Küresel olarak bağlantı kurmak,
- Tüketim alışkanlıklarımızı sorgulamak,
- Küresel şirketlere değil, yerel topluluklara ve kooperatiflere destek olmak,
- Doğanın haklarını ve ekosistemlerin değerini savunan küresel hareketlerin bir parçası olmak.
Barış, artık sadece insanlar arasında değil, insanlıkla gezegen arasında da tesis edilmek zorundadır. Bu Dünya Barış Günü, sınırların değil, yaşamın; şirket kârlarının değil, toplumsal ve ekolojik adaletin öncelendiği bir dünya için hep birlikte haykırma günü olsun. Barışın ekolojisini, küreselden yerele hep birlikte savunalım ve inşa edelim.
Unutmayın, yerel bir zafer, hepimizin zaferidir.